BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Gözyaşı denince... Atâ esSüleymî

Gözyaşı denince... Atâ esSüleymî

Tâ­bi­în­den olan Atâ es-Sü­ley­mî haz­ret­le­ri Al­lah kor­ku­sun­dan do­la­yı çok ağ­lar­dı. Ya­nı­na ge­len zi­yâ­ret­çi­ler et­râ­fı ıs­lak bu­lur, ab­dest alır­ken su sıç­ra­mış sa­nır­lar­dı...



Atâ es-Sü­ley­mî, Tâ­bi­în­den­dir. Bas­ra’da doğ­du. 757 (H.140) se­ne­sin­den son­ra ve­fât et­ti. Es­hâb-ı ki­râm­dan Enes bin Mâ­lik haz­ret­le­riy­le gö­rüş­tü. Za­mâ­nın ve­lî­le­rin­den ve baş­ka âlim­ler­den ilim ve edeb öğ­ren­di... AĞ­LA­MA­DI­ĞI BİR GÜN YOK­TU!.. Atâ Sü­ley­mî, Al­lah kor­ku­sun­dan do­la­yı çok ağ­lar­dı. Göz­ya­şı­nın din­di­ği gü­nü gö­ren ol­ma­dı. Ya­nı­na ge­len zi­yâ­ret­çi­ler et­râ­fı yaş bu­lur, ab­dest alır­ken su sıç­ra­mış sa­nır­lar­dı. Ağ­la­mak­tan göz­le­ri ra­hat­sız­lan­dı. Va­az din­ler­ken ve­ya bir ce­nâ­ze gör­dü­ğün­de dü­şer ba­yı­lır­dı... Bir gün ateş do­lu bir tan­dır gör­dü. Ce­hen­nem ate­şi­ni ha­tır­la­yıp dü­şüp ba­yıl­dı. Bi­nek üze­rin­de ha­tır­la­sa ye­re yu­var­la­nır­dı. Evi­ne öy­le­ce ge­ti­ri­lir tes­lim edi­lir­di... Bir gün Bişr bin Man­sûr ona; “Bü­yük bir ateş ya­kıl­sa ve bu ate­şe gi­ren kur­tu­la­cak (baş­ka bir ri­vâ­yet­te Cen­net’e gi­re­cek) de­nil­se o ate­şe ken­di­ni atan çı­kar mı?” di­ye sor­du. Atâ haz­ret­le­ri ona; “Kar­de­şim ben o ate­şe ken­di­mi at­ma­yı o ka­dar is­te­rim. Lâ­kin se­vin­cim­den ate­şe yak­la­şa­ma­dan rû­hu­mun çı­ka­ca­ğı­nı tah­min ede­rim” de­di. Be­şir bin Man­sûr Sü­ley­mî an­la­tır: “Atâ ba­na şöy­le de­di: ‘Ey Be­şir! Ölüm pe­şim­de, ka­bir önüm­de, gi­de­ce­ğim yer mah­şer, ge­çe­ce­ğim yol Ce­hen­nem üze­rin­de­ki sı­rât köp­rü­sü­dür. Bi­le­mi­yo­rum ki, Rab­bim ba­na ne mu­âme­le ya­par?’ Son­ra öy­le fer­yâd et­ti ki, dü­şüp ba­yıl­dı... Ayı­lın­ca bak­tım ki ben­zi sol­muş çok za­yıf düş­müş­tü. Sâ­lih el-Mür­rî’ye gi­dip hâ­li­ni an­lat­tım. Be­nim­le bir­lik­te ya­nı­na gel­di. Bel­ki bir şey­ler ye­di­rip içi­re­bi­li­riz de­dik. Bi­ze; ‘Şu ke­çe­yi kal­dı­rın’ de­di. Kal­dı­rıp bak­tık ki al­tın­da bir dir­hem var­dı. Onun­la se­vik (çor­ba­lık) sa­tın alıp, ha­zır­la­dık ve ona içir­mek is­te­dik. Ağ­zı­na al­dı. Fa­kat bir tür­lü içe­me­di. Bo­ğa­zın­dan geç­me­di. Öle­cek di­ye kork­tuk. “DÜN­YA­DA­Kİ GA­RİP­Lİ­Ğİ­ME ACI” De­dim ki: ‘Ey Atâ! Olur mu böy­le? Bu­nu se­nin için al­dık. Ha­zır­la­mak için uğ­raş­tık.’ Ba­na dö­nüp; ‘Ey Be­şir! Onu ba­na içi­rir­ken sı­cak­lı­ğı­nı his­se­der his­set­mez meâ­len; Zî­râ (Âhi­ret­te kâ­fir­ler için) bi­zim ya­nı­mız­da bu ka­pı­lar ve (içi­ne gi­re­cek­le­ri) bir ateş var. Bir de bo­ğa­za ta­kı­lıp ka­lan bir yi­ye­cek var. Ay­rı­ca acık­lı bir azap da var” (Müz­zem­mil sû­re­si; 12-13) bu­yu­ru­lan âyet-i ke­rî­me­yi ha­tır­la­dım. Böy­le yap­ma­mak elim­de de­ğil­dir” de­di. Ve bir gün “Al­lah’ım! Dün­yâ­da­ki ga­rip­li­ği­me acı. Ölüm ânın­da ba­na mer­ha­met ey­le. Se­nin hu­zû­ru­na çık­tı­ğım­da rah­me­tin­le mu­âme­le et” di­ye du­a ede­rek son ne­fe­si­ni ver­di.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT