BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Tayini Selanik yerine Doğu’ya çıksaydı Atatürk olamayacaktı

Tayini Selanik yerine Doğu’ya çıksaydı Atatürk olamayacaktı

Mus­ta­fa Ke­mal, çok genç yaş­lar­da po­li­ti­kay­la il­gi­len­me­ye baş­la­dı. Kur­may­lık sta­jı­nı ya­par­ken bu sebepten tu­tuk­lan­dı an­cak ser­best bı­ra­kıl­dı. Se­la­nik’te kur­may ön­yüz­ba­şı iken İkin­ci Sul­tan Ab­dül­ha­mid re­ji­mi­ne kar­şı giz­li ve ya­sa dı­şı mu­ha­le­fe­tin mer­ke­zin­de bu­lun­du. Eğer ta­yi­ni o dönemde Se­la­nik’e de­ğil, Er­zin­can’a, Bağ­dad’a ve­ya Ye­men’e çık­mış ol­say­dı ta­ri­hin sey­ri ta­ma­men de­ği­şe­cek­ti.



Ata­türk, 1881 yı­lın­da Se­lâ­nik’te doğ­du. Ali Rı­za Efen­di ile Zü­bey­de Ha­nım’ın oğ­lu­dur. Ali Rı­za Efen­di (1839-1893)’de, Hâ­fız Ah­met Efen­di oğ­lu ola­rak Se­lâ­nik do­ğum­lu­dur. Asıl adı Ali’dir, Se­lâ­nik şeh­rin­de va­kıf­lar­da ve güm­rük­te kâ­tip ve mu­ha­fız ola­rak ça­lış­tı. 1876-77’de Rus­ya sa­va­şın­da bir müd­det gö­nül­lü ye­dek üs­teğ­men rüt­be­siy­le bö­lük ko­mu­tan yar­dım­cı­lı­ğı yap­tı. 54 ya­şın­da Ça­yağ­zı’nda öl­dü. Ata­türk, 12 ya­şın­da idi. Zü­bey­de Ha­nım’dan Ata­türk ve Mak­bu­le Ata­dan (Se­lâ­nik 1885-An­ka­ra 1956) dı­şın­da kü­çük yaş­lar­da ölen Ah­med, Ömer, Fat­ma, Na­ci­ye ad­lı 4 ço­cu­ğu da­ha ol­du. 1923’te İz­mir’de ölen Zü­bey­de Ha­nım ise, Se­la­nik çev­re­sin­den Sa­rı­göl­lü Ha­cı So­fu ai­le­sin­den Fey­zul­lah Ağa’nın kı­zı­dır. Ata­türk’e Mus­ta­fa adı ve­ril­di. Ke­mal, 14 yaş­la­rın­da iken ma­te­ma­tik öğ­ret­me­ni ta­ra­fın­dan ve­ril­miş isim­dir. Bu yaş­lar­dan baş­la­ya­rak Mus­ta­fa Ke­mal, hat­tâ sa­de­ce Ke­mal ol­du. ASKERİ ÖĞRENİMİ Ata­türk, 1893’te il­ko­ku­lu bi­tir­di. 1896’da Se­lâ­nik as­ke­rî or­ta­oku­lu­nu ta­mam­la­dı. Ma­nas­tır as­ke­rî li­se­si­ne ya­zıl­dı. Özel ders­ler­le iyi Fran­sız­ca öğ­ren­di. 1899’da li­se­yi bi­ti­rip İs­tan­bul’a, gel­di, 18 ya­şın­da bir Bal­kan­lı genç ve Os­man­lı Tür­ki­ye’si­nin muh­te­şem taht şeh­ri: İs­tan­bul... Mek­teb-i Har­biy­ye-i Şâ­ha­ne’ye (İm­pa­ra­tor­luk Harb Oku­lu) gir­di. 1902’de pi­ya­de teğ­me­ni rüt­be­si ala­rak Har­bi­ye’yi bi­tir­di. O za­ma­nın usu­lün­ce en yük­sek or­ta­la­ma not­la Har­bi­ye’nin için­de ay­rı bir aka­de­mi olan Mek­teb-i Er­kân-ı Har­biy­ye-i Şâ­ha­ne’ye alın­dı. 1905’te Harb Aka­de­mi­si’nden pi­ya­de er­kân-ı harb nam­ze­di (kur­may ada­yı) yüz­ba­şı rüt­be­siy­le me­zun ol­du. Dö­nem usu­lü şöy­ley­di: 3 yıl Aka­de­mi­de oku­yup bi­ti­ren­le­re “kur­may” de­ğil, “kur­may ada­yı” de­ni­yor­du. An­cak 2 yıl kıt’a sta­jın­dan son­ra (bu staj bir yıl ön­ce 3 yıl­dan 2 yı­la in­di­ril­miş­ti) er­kân-ı harbkur­may un­va­nı­nı ala­bi­li­yor­du. Top­çu ve sü­va­ri ise, men­sup bu­lun­ma­dı­ğı di­ğer iki sı­nı­fın ala­yın­da bi­rer yıl gö­rev­len­di­ri­li­yor­du. Ata­türk gi­bi pi­ya­de ise, bir yıl top­çu ve bir yıl sü­va­ri ala­yın­da staj ya­pı­yor­du. Bu staj­la­rı yap­ma­yan Aka­de­mi me­zun­la­rı­na “er­kân-ı harb” de­ğil “müm­taz” de­ni­yor­du (müm­taz bin­ba­şı... gi­bi). Bin­ba­şı’dan aşa­ğı kur­may su­bay­la­ra ve Yar­bay’dan aşa­ğı su­bay­la­ra Efen­di de­ni­yor­du. “Bey” den­mek için kur­may bin­ba­şı ve­ya yar­bay su­bay ol­mak ge­re­ki­yor­du (bü­tün bun­la­rı bil­me­yen ya­zar ve ta­rih­çi­ler, kar­ma­ka­rı­şık bir Ata­türk bi­yog­ra­fi­si yaz­mış­lar­dır). ŞAM’DA KURMAYLIK STAJI Mus­ta­fa Ke­mal Efen­di, Harb Aka­de­mi­si’ni bi­ti­rir bi­tir­mez, ken­di­si gi­bi kur­may ada­yı çı­kan 3 yüz­ba­şı ar­ka­da­şı (bi­ri Ali Fu­ad Ce­be­soy’dur) ile be­ra­ber, po­li­ti­ka ile uğ­raş­tı­ğı suç­la­ma­sı ile tu­tuk­lan­dı. An­cak umûm me­kâ­tib-i as­ke­riy­ye ku­man­da­nı (bü­tün as­ke­rî okul­lar ko­mu­ta­nı) ve Top­hâ­ne-i Âmi­re mü­şî­ri (ma­re­şal) ola­rak na­zır (ba­kan, ka­bi­ne’de­ki iki as­ker ba­kan­dan bi­ri) Mus­ta­fa Ze­ki Pa­şa (1849-1914). Bir­kaç gün son­ra 4 genç su­ba­yı sa­lı­ver­di. Tu­tuk­lan­ma­la­rı­nın si­cil­le­ri­ne iş­len­me­me­si için de emir ver­di. M. Ke­mal, Ali Fu­ad’la be­ra­ber, mer­ke­zi Şam’da olan Be­şin­ci Or­du-yı Hü­mâ­yun (İm­pa­ra­tor­luk Or­du­su)’a bağ­lı 30. sü­va­ri ala­yı­na, kur­may­lık sta­jı­nın ilk yı­lı için gön­de­ril­di. Er­te­si yıl, ge­ne ay­nı or­du­ya bağ­lı bir top­çu ala­yın­da gö­rev­len­di­ril­di. 1907’de ko­la­ğa­sı (ön­yüz­ba­şı) rüt­be­siy­le er­kân-ı harb (kur­may) un­va­nı­nı al­dı. Se­lâ­nik’te Üçün­cü or­du em­ri­ne ta­yi­ni çık­tı. Şam’da iken âsî Dür­zî aşi­ret­le­ri­ni ta­kip­le gö­rev­len­di­ril­miş­ti. Ora­da bir­kaç su­bay ar­ka­da­şı ile giz­li bir ce­mi­yet bi­le kur­du. Bun­dan bir so­nuç çık­ma­dı. Bir ara Gü­ney Fi­lis­tin’de il­çe mer­ke­zi­miz Bî­rüs­se­bî’e gön­de­ril­di, ora­da­ki hiz­me­ti be­ğe­ni­le­rek iyi si­cil al­dı. İTTİHAT VE TERAKKİ SAFINDA 3. Or­du’da Kur­may Ön­yüz­ba­şı olan M. Ke­mal, Se­lâ­nik’te, İkin­ci Sul­tan Ab­dül­ha­mid (1876-1909) re­ji­mi­ne kar­şı giz­li ve il­le­gal (ya­sa dı­şı) mu­ha­le­fe­tin mer­ke­zin­de bu­lu­nu­yor­du. Er­zin­can’da 4. Or­du’ya, Bağ­dad’da 6. Or­du’ya, Ye­men’de 7. Or­du’ya ta­yi­ni çık­sa idi, M. Ke­mal’in Ata­türk ol­ma­sı müm­kün de­ğil­di. Si­ya­sî fa­ali­ye­ti açı­ğa çı­kan su­bay­lar ya Lib­ya, Ye­men gi­bi im­pa­ra­tor­lu­ğun uzak eya­let­le­rin­de gö­rev­len­di­ri­li­yor, ora­lar­da bir im­pa­ra­tor­lu­ğun ne gi­bi me­şak­kat­ler­le yö­ne­ti­le­bil­di­ği üze­rin­de tec­rü­be ka­zan­dı­rı­lı­yor, hak­la­rın­da suç­la­ma ağır­sa ve­ya fa­ali­yet­le­ri ey­le­me dö­nüş­müş­se, or­du­dan tard edi­li­yor­lar­dı. M. Ke­mal, Se­la­nik’te giz­li mu­ha­le­fe­tin güç­lü ce­mi­ye­ti olan İt­ti­had ve Te­rak­ki’ye gir­di. Ba­zı su­bay ar­ka­daş­la­rı gi­bi Ma­son lo­ca­sı­na gir­me­di. 1908 Tem­mu­zun­da İkin­ci Meş­ru­ti­yet (taç­lı de­mok­ra­si) îlân edil­di. M. Ke­mal, bir gö­rev­le Lib­ya’da Trab­lus­garb’a gön­de­ril­di, 1909’da İkin­ci Tü­men kur­may baş­kan­lı­ğı­na atan­dı. Bun­dan son­ra­ki bi­yog­ra­fi­miz­de ve İkin­ci Meş­ru­ti­yet dö­ne­mi ge­ne­ral­le­ri­mi­zin is­tis­na­sız bi­yog­ra­fi­le­rin­de, ta­şı­dık­la­rı rüt­be ile ku­man­da et­tik­le­ri bir­lik­le­rin uyuş­maz­lı­ğı, oku­yu­cu­yu şa­şır­ta­cak­tır. Zi­ra kü­çük rüt­be­li su­bay­la­rın, çok da­ha rüt­be­li­le­rin ku­man­da­sı­na ve­ril­me­si ge­re­ken bir­lik­le­rin ba­şı­na ge­ti­ril­dik­le­ri gö­rü­lür. Ni­te­kim tü­men kur­may baş­kan­lı­ğı ge­nel­lik­le al­bay, ba­zen yar­bay­la­ra ve­ri­lir­ken M. Ke­mal, ön­yüz­ba­şı rüt­be­siy­le bu gö­re­ve atan­mış­tır. İt­ti­hat­çı­lar, ye­ni re­jim­de, hem es­ki re­ji­me bağ­lı san­dık­la­rın­dan, hem de in­kı­la­bı ha­zır­la­yan genç su­bay­la­rı iler­let­mek için, bin­ler­ce de­ğer­li su­ba­yı­mı­zı emek­li­ye ayır­dı­lar. Genç su­bay­lar, bü­yük bir­lik­le­re ko­mu­ta eder ha­le gel­di. Su­bay ek­sik­li­ği Bal­kan ve Ci­han Sa­vaş­la­rı fa­ci­ala­rın­da ken­di­ni bel­li et­ti. HAREKET ORDUSUNDA SUBAY 1909 ni­san ayın­da M. Ke­mal, İs­tan­bul’da çı­kan ve ta­ri­he (Rû­mî ta­rih­le) 31 Mart Vak’ası di­ye ge­çen ih­ti­la­li bas­tır­mak üze­re Se­la­nik’ten ha­re­ket eden Ha­re­ket Or­du­su di­ye anı­la­cak, Bal­kan­lı azın­lık çe­te­le­ri­nin ço­ğun­luk­ta bu­lun­duk­la­rı kuv­vet­te kur­may su­bay ola­rak İs­tan­bul’a gel­di. Ye­şil­köy’de Mec­lis-i Mil­li­yi Umû­mî, ka­tı­la­bi­len Mec­lis-i Meb’ûsân Üye­si mil­let­ve­kil­le­ri ve Mec­lis-i Âyân (se­na­to üye­si) se­na­tör­ler­le top­lan­dı. Mec­lis-i Meb’ûsân 2. baş­ka­nı, İt­ti­had ve Te­rak­ki li­de­ri Tal’at Bey, par­la­men­ter­le­ri teh­did ede­rek, İkin­ci Ab­dül­ha­mid’in hal’i (taht­tan in­di­ril­me­si) ve ye­ri­ne kar­de­şi ve­li­ahd Meh­med Re­şad’ın tah­ta otur­tul­ma­sı için mü­za­ke­re­ler­den ace­le so­nuç al­mak is­ti­yor­du. İt­ti­had­çı ve Ha­re­ket Or­du­su’ndan gel­miş su­bay­lar, mü­za­ke­re­le­ri iz­li­yor, ara­da teh­did eden ke­li­me­ler­le sa­ta­şa­rak taht­tan in­dir­me mü­za­ke­re­le­ri­ni kı­sa kes­me­ye ça­lı­şı­yor­lar­dı. M. Ke­mal’in bi­yog­ra­fi­si ba­kı­mın­dan önem­li olan, bu mü­za­ke­re­ler sı­ra­sın­da, par­la­men­ter­le­re hi­tâ­ben re­püb­lik di­ye ba­ğır­ma­sı­dır (cum­hu­ri­yet). Bu sı­ra­da M. Ke­mal 28 ya­şın­da bir ön­yüz­ba­şı­dır ve cum­hu­ri­yet fik­ri­ni Fran­sız İh­ti­la­li üze­rin­de he­ye­can­la oku­du­ğu ki­tap­lar­dan al­dı­ğı mu­hak­kak­tır. Cum­hu­ri­yet fik­ri o yıl­lar­da ît­ti­hat­çı­lar­da bi­le yok­tur, İt­ti­had ve Te­rak­ki par­ti­si sil­me mo­nar­şist­tir. Hiç­bir yer­de ya­zıl­ma­yan bu re­püb­lik! ola­yı ba­na, o top­lan­tı­da bu­lu­nan­lar ta­ra­fın­dan an­la­tıl­mış­tı. M. Ke­mal’in o yaş­lar­da ra­di­kal (kök­ten in­kı­lâp­çı) ol­du­ğu­nu gös­te­rir. M. Ke­mal’in çok ya­kın ve sı­nıf ar­ka­da­şı Ali Fu­ad Ce­be­soy’un yaz­dı­ğı­na gö­re, da­ha o yıl­lar­da, im­pa­ra­tor­lu­ğu­mu­zun tas­fi­ye­ye mah­kûm ol­du­ğu gö­rü­şü­nü ta­şı­mak­ta­dır. Mil­li bir dev­let ta­sav­vur edi­yor­du. Mu­sul, Ha­leb, Ada­lar, Trak­ya, kıs­men Ma­ke­don­ya’yı içe­ren der­li top­lu ve ko­yu Türk bir Tür­ki­ye... Bu­nun­la be­ra­ber az son­ra Mus­ta­fa Ke­mal, im­pa­ra­tor­lu­ğun önem­li ve so­rum­lu ma­kam­la­rı­na gi­rip nü­fuz et­tik­çe, cum­hu­ri­yet­çi fik­rin­den uzak­laş­mış­tır. An­cak 1918 yı­kı­mı ile cum­hu­ri­yet fik­ri­ne dön­müş, bu de­fa kim­se­ye te­laf­fuz et­me­ye­rek, Bü­yük Za­fer’e ka­dar bir sır şek­lin­de sak­la­mış­tır. Se­lâ­nik’e dö­nen genç M. Ke­mal’in git­tik­çe İt­ti­had­çı­lar­la ara­sı­nın açıl­dı­ğı­nı gö­rü­yo­ruz. On­la­rı ye­ter­siz ve çok muh­te­ris bu­lu­yor­du. Yol­suz­luk­la­ra göz yum­mak­la suç­lu­yor­du. Fa­kat en çok, su­ba­yın po­li­ti­ka­ya gir­me­sin­de­ki çok bü­yük sa­kın­ca­yı vur­gu­lu­yor­du. Mo­dem Türk or­du­sun­da su­bay, ku­rul­du­ğu 1826’dan be­ri ilk de­fa 1876’da ve ikin­ci de­fa 1908’de po­li­ti­ka­ya gir­miş­ti. M. Ke­mal, par­ti­den ay­rıl­dı. Yal­nız mes­le­ği olan as­ker­lik­le uğ­raş­ma­ya ka­rar ver­di. Bu se­bep­le, kah­ra­man-ı meş­rû­tiy­yet (de­mok­ra­si kah­ra­ma­nı) ve ha­lâs­kâr-ı va­tan (va­tan kur­ta­ran) ilân edi­len, ken­di­si ile ay­nı yaş­ta, fa­kat iki yıl da­ha kı­dem­li En­ver Bey’le ara­sı açıl­dık­ça açıl­dı. Az za­man­da iki su­bay, bir­bir­le­ri­nin has­mı du­ru­mu­na düş­tü­ler. En­ver, bir­çok su­bay ar­ka­da­şı­na da­ğıt­tı­ğı yük­sek gö­rev­ler­den Mus­ta­fa Ke­mal’i mah­rum et­ti. LİBYA’DA İTALYANLARA KARŞI Mus­ta­fa Ke­mal’in 1909-12 ara­sın­da ço­ğu Fran­sız­ca’dan ter­cü­me as­ker­lik üze­rin­de 5 ki­ta­bı ba­sıl­dı. 38. pi­ya­de ala­yı ku­man­da­nı ol­du. Ar­na­vud­luk is­ya­nı­nın bas­tı­rıl­ma­sı ha­re­ke­tin­de ge­ne Mah­mud Şev­ket Pa­şa­nın ma­iye­tin­de bu­lun­du. Ar­na­vud­lar’a sert dav­ra­nan pa­şa­sı­nı eleş­tir­di. 1910’da Fran­sız or­du­su­nun ma­nev­ra­la­rı­nı Tür­ki­ye nâ­mı­na res­men gör­mek için Fran­sa’ya gön­de­ril­di. 1911’de İs­tan­bul’da Ge­nel­kur­may­da gö­rev­len­di­ril­di. İtal­ya ile sa­vaş baş­la­dı. En­ver ve Fet­hi Bey­ler gi­bi, eya­le­ti­miz Lib­ya’yı sa­vun­ma­ya koş­tu. Ber­ne cep­he­sin­de ko­mu­ta­yı al­dı. Yer­li Arap­lar’ı çok iyi ör­güt­le­di. İs­tan­bul’a ça­ğı­rıl­dı. 1911 so­nun­da bin­ba­şı ol­du. Bu su­ret­le Su­ri­ye, Fi­lis­tin, Ar­na­vud­luk, Ma­ke­don­ya, Lib­ya gi­bi 3 ay­rı Kıt’ada im­pa­ra­tor­lu­ğu­mu­zun bi­ri­bi­ri­ne ben­ze­mez ül­ke­le­rin­de sa­va­şa ka­tı­la­rak bin­ba­şı rüt­be­si­ne yük­sel­me­si­ni vur­gu­lu­yo­rum. Hiç­bir ha­re­ket­te ba­şa­rı­sız­lı­ğı gö­rül­me­di. Bir­ço­ğun­da ba­şa­rı ka­zan­dı. ÇANAKKALE’DE PARLADI 1912 so­nun­da Bal­kan sa­va­şı pat­la­dı. Bo­la­yır’da­ki ko­lor­du­nun kur­may baş­ka­nı En­ver Bey’in ya­nın­da ha­re­kât şu­be­si mü­dü­rü ol­du. İkin­ci Bal­kan Sa­va­sı so­nun­da, Bul­gar­lar’ın bo­şalt­tık­la­rı Edir­ne’ye En­ver Bey’le bir­lik­te gir­di. Çok po­li­ti­ze olan su­bay ar­ka­daş­la­rın­dan uzak­laş­mak is­ti­yor­du. En ya­kın ar­ka­da­şı Fet­hi (Ok­yar) Bey 1880-1943 , Sof­ya or­ta el­çi­si olun­ca, onun ya­nın­da as­ke­rî ata­şe­li­ği ka­bûl et­ti. Epey Bul­gar­ca bi­li­yor­du. Sof­ya’da Bul­gar Mec­li­si’nde­ki 17 Türk mil­let­ve­ki­li ile iliş­ki kur­ma­sı, Bul­gar hü­kü­me­ti­ni si­nir­len­dir­di. Fa­kat Kral Fer­di­nand ile ta­nı­şıp gö­rüş­tü. Ya­kın yıl­la­ra ka­dar Os­man­lı gö­rev­li­si olan Kral’ı, Türk-Bul­gar ya­kın­laş­ma­sı­nın or­tak fay­da­la­rı üze­rin­de ik­na et­ti. Bun­dan son­ra Ata­türk’ün Ça­nak­ka­le’de­ki as­ke­rî ta­ri­he ge­çen ve adı­nı dün­ya ça­pın­da du­yu­ran po­zis­yo­nu ge­lir ki 34 ya­şın­da­dır. Ge­le­cek Cu­mar­te­si Haf­ta­lık Du­rum ya­zım­da Ça­nak­ka­le’de ve Os­man­lı Ge­ne­ra­li Ata­türk’ü ta­rih­çi gö­rü­şüy­le an­la­ta­ca­ğım. 70. yıl dö­nü­mün­de Ata­türk’ü, ta­rih il­mi çer­çe­ve­sin­de oku­yu­cu­la­rı­ma sun­mak is­te­dim. Çok süs­len­miş, duy­gu­sal, ro­man­tik de­ğil, rea­list bir bi­yog­ra­fi ih­ti­ya­cı ke­sin­di. Os­man­lı su­ba­yı ola­rak ka­rak­te­ri­ni be­lirt­mek ay­rı­ca önem ta­şı­yor du. He­nüz 28 ya­şın­da bir ön­yüz­ba­şıy­dı. Ha­re­ket Or­du­suy­la Se­la­nik’ten İs­tan­bul’a ge­lin­ce. Par­la­men­ter­le­re hi­tâ­ben re­püb­lik (cum­hu­ri­yet) di­ye ba­ğı­rır. İşin ilginci cum­hu­ri­yet fik­ri o yıl­lar­da ît­ti­hat­çı­lar­da bi­le yok­tur.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT