BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Bir tak­tik ile ada­mı dört haf­ta sal­la­dık!”

“Bir tak­tik ile ada­mı dört haf­ta sal­la­dık!”

“Mü­dü­rüm ye­ni ha­ber­dar olu­yor­muş gi­bi dav­ra­nı­yor­du. Te­le­fon­da “cık cık” çe­ki­yor, “Hiç olur mu öy­le şey!” gi­bi be­ce­rik­siz­li­ği­mi (!) onay­lar tarz­da kar­şı ta­ra­fı sa­kin­leş­ti­ri­yor­du...”



Ça­lış­tı­ğım ajans­ta­ki ge­nel mü­dü­rü­mün ta­nış­tır­ma­sıy­la, TRT İs­tan­bul Rad­yo­su’ndan A. Ç. ile bun­dan son­ra ajan­sım adı­na ben mu­ha­tap ola­cak­tım. Gö­rev ge­re­ği, ar­tık A. Ç. Bey ça­lış­ma­lar hak­kın­da be­ni bil­gi­len­di­ri­yor­du. Bu ara­da he­men be­lir­te­yim ki ben de bü­tün ge­liş­me­le­ri mü­dü­rü­me bil­di­ri­yor­dum. Çün­kü o öy­le is­ti­yor­du. An­la­ya­ca­ğı­nız, mü­dü­rüm ba­na bir “yet­ki ro­lü” ver­miş ve oy­na­ma­mı is­te­miş­ti. Ne var ki bu rol­den ne be­nim ne o be­yin ha­be­ri var­dı. Bir gün stüd­yo­da, oyun­da rol alan sa­nat­çı­lar­la ta­nış­tır­mış. “Bun­dan son­ra pat­ro­nu­nuz” de­miş­ti. Bu söz ile bi­zi ne ka­dar önem­se­di­ği bel­li olu­yor­du. İlk ça­lış­ma­mız­da çok şü­kür ak­sak­lı­ğa mey­dan ver­me­den çe­ki­mi ta­mam­la­dık. Sa­nat­çı­la­ra öde­me ya­pı­la­cak­tı. Ta­bi­i ben de söz ko­nu­su öde­me­yi mu­ha­se­be­den ala­cak­tım. Ne za­man öde­me ya­pı­la­ca­ğı­nı da ön­ce­den bil­dir­miş­tim. O gün gel­di­ğin­de mu­ha­se­be­de öde­me ol­ma­dı­ğı­nı öğ­re­nin­ce şa­şır­dım. -Bu in­san­la­ra ne ce­vap ve­ri­rim, de­dim. Pa­ra­mız ol­ma­dı­ğın­dan de­ğil­di. Me­ğer mü­dü­rüm “öde­me bu haf­ta ya­pıl­ma­ya­cak” di­ye ta­li­mat ver­miş, bu­nu ba­na bil­dir­me­ye te­nez­zül bi­le et­me­miş­ti. Ya­nı­na var­dım. Du­ru­mu an­lat­ma­ya ça­lış­tı­ğım­da kıv­rak bir ze­kâ ile be­ni ide­al mü­dür­lük (!) ko­nu­sun­da bil­gi­len­dir­di: “-Mü­dür de­di­ğin öy­le, he de­dim mi ‘evet’ der mi? ‘Ha­yır!’ de­me­yi bi­le­cek­sin!..” Bir in­san ve bir mü­min ola­rak, ve­ri­len sö­zün hiç ehem­mi­ye­ti yok muy­du? Be­nim na­sıl zor du­ru­ma dü­şe­ce­ği­mi dü­şün­mü­yor muy­du? Emir ge­re­ği, o haf­ta ben­den öde­me bek­le­yen A. Ç. Be­ye pa­ra öde­ye­me­miş ve çok mah­cup ol­muş­tum. Da­ha gö­re­ve ye­ni baş­la­dı­ğım için ku­su­ra bak­ma­ma­sı­nı ri­ca et­miş­tim. O da, “Ben önem­li de­ğil, ama ça­lı­şan­la­ra kar­şı çok ayıp ol­du” de­miş­ti. Er­te­si haf­ta cu­ma gü­nü gel­miş­ti. Ar­tık öde­me­nin ya­pıl­ma­sı ge­re­ki­yor­du. Mu­ha­se­be yi­ne öde­me çı­kart­ma­dı iyi mi?.. Ta­bi­i yi­ne mü­dü­rü­mün em­ri dâ­hi­lin­dey­di. Bu kez oda­sı­na git­ti­ğim­de üz­gün­düm. Ba­na de­di ki: “-Cu­ma gün­le­ri öde­me ya­pıl­dı­ğı­nı bil­mi­yor­dum fa­lan de. Ba­ka­lım bu haf­ta da öde­me yap­ma­dan on­la­rı at­la­ta­bi­li­yor mu­sun? O za­man se­nin bu ko­nu­da bu işi ba­şa­ra­ca­ğı­na ina­na­ca­ğım.” Kar­şım­da­ki se­fil man­tı­ğa kah­rol­dum. Ama ami­rim­di. Ne di­ye­bi­lir­dim ki? O ise be­nim ma­ka­ma sa­da­ka­ti­mi saf­lı­ğı­ma ve­ri­yor ol­ma­lıy­dı. Biz de­ğil miy­dik ça­lı­şa­nın hak­kı­nı al­nı­nın te­ri ku­ru­ma­dan ver­me­nin fa­zi­le­tin­den bah­se­den. Biz de­ğil miy­dik kul hak­kın­dan bah­se­den. Biz in­san­la­ra dü­rüst­lü­ğü an­lat­mak için yo­la çık­ma­mış mıy­dık? Yok­sa o öğüt­le­re ih­ti­ya­cı­mız yok muy­du? On­lar baş­ka­la­rı için miy­di? Hay­si­ye­tim yer­le bir ol­muş­tu. Ama be­ni asıl üzen ada­ma ya­lan söy­le­mek zo­run­da bı­ra­kıl­mam­dı. Üçün­cü haf­ta gel­di­ğin­de yi­ne öde­me çık­ma­dı. Ta­bi­i adam bu kez be­ni sı­fır­la­yan bir üs­lup ve öf­key­le “Be­ni mü­dü­rü­ne ak­tar” de­di. Mü­dü­re du­ru­mu ilet­ti­ğim­de “ak­tar!” de­di. Te­le­fo­nu ak­tar­dım. Ar­dın­dan ben de mü­dü­rü­mün oda­sı­na git­tim. Kar­şı ta­ra­fın dert ya­na­rak be­ni şi­kâ­yet et­ti­ği bel­liy­di. Mü­dü­rüm ise ye­ni ha­ber­dar olu­yor­muş gi­bi dav­ra­nı­yor­du. Te­le­fon­da “cık cık” çe­ki­yor ve “Hiç olur mu öy­le şey!” gi­bi be­ce­rik­siz­li­ği­mi (!) onay­lar tarz­da kar­şı ta­ra­fı sa­kin­leş­ti­ri­yor­du. “Ta­mam, onu gö­rev­den al­dım. Haf­ta­ya öde­mi­ni­zi biz­zat çı­kart­tı­ra­ca­ğım” di­ye­rek te­le­fo­nu ka­pat­tı. Gü­le­rek: “Gör­dün mü bak!” de­di. “Bir tak­tik ile ada­mı dört haf­ta sal­la­dık. Mü­es­se­se­nin pa­ra­sı dört haf­ta ka­sa­da kal­dı.” Be­nim sı­fır­la­nı­şı­mı, ve­ri­len sö­zün ha­tı­rı­nı, bir ele­ma­nın pi­ya­sa­da­ki iti­ba­rı­nın bi­ti­ri­li­şi­ni he­sa­ba kat­mı­yor­du. Ma­ka­mı­na olan bağ­lı­lı­ğı­mı bu de­re­ce ba­sit ve süf­li bir tak­tik için is­tis­mar edi­şi­ne çok kı­rıl­dım. Çok geç­me­di, ay­rıl­dım ora­dan... Ara­dan yıl­lar geç­ti. Öğ­ren­dim ki ne mü­es­se­se­siy­le ne mü­dür­lük­le ala­ka­sı kal­mış. Ken­di­si­ne, kıv­rak ze­kâ­sı (!) ve kur­naz­lı­ğı yet­me­miş. Çün­kü üze­rin­de ah var­dı. Kalp kır­mış­tı. Bir ke­re da­ha şa­hit ol­muş­tum ki, ri­ya­kâr­lık­la sa­mi­mi­yet ara­sın­da in­ce bir çiz­gi var­dı. Emin Cey­lan-İs­tan­bul >> Ya­zış­ma ad­re­si: Tür­ki­ye Ga­ze­te­si İh­las Med­ya Pla­za 29 Ekim Cad­de­si, 34197 Ye­ni­bos­na/İs­tan­bul Faks: (0212) 454 31 00
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT