BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Boğazların özerkliği ve Çevre Bakanı

Boğazların özerkliği ve Çevre Bakanı

İstanbul ve Çanakkale boğazlarına eskiden, Karadeniz ve Akdeniz boğazı denirdi.



İstanbul ve Çanakkale boğazlarına eskiden, Karadeniz ve Akdeniz boğazı denirdi. Bu boğazlar, insanlık tarihi kadar eskidir. Dünyanın en kritik su yoludur. Elinde bulunana askeri ve ekonomik büyük avantajlar sağlar. Bin yıla yakındır da Türkler bu yerlerde söz sahibidir. Boğaz sularının, Akdeniz ve Karadeniz’in tuz oran farklarından dolayı, dip ve üst akıntıları ters yönlüdür. Yani buralarda seyreden deniz vasıtaları, dibinin coğrafi yapısı da göz önüne alınırsa; bilgili ve dikkatli yönetim ister. Açıkçası bu denizi tanıyanlara geçit verir. Tanımayanlara büyük sürprizlerle doludur. Kılavuzsuz geçilmez. Bu işin teknik yönü. İşin siyasi yönü ise, bu boğazlar Türkiye Cumhuriyeti’nindir. Türk vatanıdır. Türkiye’ye gelmek isteyen her yabancı, nasıl hudut usullerimize uymaya mecbur ise, boğazlardan geçenler de öyle olmak zorundadır. Bu, egemenliğimizin; olmazsa olmaz şartıdır. Lozan anlaşmasını bahane olarak ileri sürenlere derim ki; Lozan’da boğazlara tanınan statü ile, yine aynı heyetin Türkiye Cumhuriyeti’nin istiklalini kabul etme imzaları farklı durum sergiliyor. Yani Lozan imzacıları, Türkiye’nin o günkü sıkıntılı durumunu istismar ederek, boğazları bir heyetin yönetmesini, karar altına almışlardır. Montrö boğazlar anlaşması da bir ucube haline gelmiştir. Başta gemi tonajları yönünden uygulanma kabiliyetini kaybetmiştir. Bu anlaşma ile, Türkiye’nin elini kolunu bağlamaya çalışmışlardır. Şunu bu sütunlardan ilan etmek istiyorum ki; İstanbul Boğazı tabii su yolu olma özelliğini artık taşımıyor. Neden mi? Karasuları hukuku yönünden, Boğazın iki yakası da Türk vatanıdır. Yani Kapıkule hudut kapısı ne ise, Karadeniz’den karasularımıza giren yabancının durumu da aynı olmalıdır. Türkiye bu boğaz üzerine iki adet köprü ile bir elektrik geçişi yaparak; ara ara da olsa, boğaz kara ile kapatılmıştır. İki yaka birbirine yapma olarak bağlanmıştır.. Yani buralardan geçiş, Süveyş kanalı ne ise aynı duruma gelmiştir. Askeri, sivil, nükleer çöp yüklü, yeni veya çürük-çarık gemiler, kılavuz almadan buradan geçecekse; bari İstanbul’u boşaltalım da gözümüz görmesin, deniz felaketleri de yaşamayalım. Hükümetin bir üyesi Sayın Çevre Bakanı’nın, 4 Ocak 2000’de verdiği beyanat çaresizliklerimize tuz biber oldu. Efendim boğazlar Özerkleşmeli imiş. Yani boğaza devletin birçok kuruluşu karışıyormuş ve kazalar ondan oluyormuş. Zaten öteden beri, devletin bazı kurumlarındaki özerkleşmeyi ben anlayamıyorum. Devlet devlettir. Hangi kurumu olursa olsun hakça yönetmeye mecburdur. Kabinedeki her bakanın müşterek yönetim sorumluluğu vardır. Diyebilir miyiz ki, okul önlerindeki asayişi İçişleri Bakanlığı sağlayamıyor bunu Milli Eğitime verelim. Olmaz. Geçen sene, Türkiye’ye kaçak et girişlerinin boyutlarını gözler önüne serdiğim bir yazım için, o devrin Tarım Bakanı Müsteşarı beni arayarak, bunu önlemek için İçişleri Bakanlığı, Gümrük Sorumlusu, Devlet ve Tarım Bakanlıkları’nın koordinelerinin gerektiğini yana yakıla anlatmıştı. Kendilerine cevabım, Devlet dert yanmaz oldu. Özerkleşme teklifi acz ifadesidir. Bunun için yasal düzenlemeleri derhal yapıp halkın ve çevrenin tehlikelerden korunması Devletin anayasal görevidir. Sayın Bakan kılavuz kaptan alma zorunluluğunu yasalaştırabiliyor mu? İşte o zaman millet sizi baş tâcı yapar. Üniversite özerkleşti. Ne oldu. Bu bilim kuruluşundan siyasi otorite elini çekti mi? Birbuçuk milyon genç sokaklarda kaldı, soru çalanlar bile bulunamadı. Bugün Boğazları yöneten Başbakanlığa ait kuruluş, işi başarı ile götürüyor. Ama bu kuruluş tehlikeli gördüğü akaryakıt naklini önlemeye yetkili değil ki, ancak Boğaza girenlere trafikçilik yapıyor. Fatih Sultan Mehmet 1452 senesinde üçbuçuk ay gibi kısa bir sürede Rumeli Hisarı’nı yaptırdı. Bunun önüne deniz kıyısına da bir küçük hisar, Hisar-ı Beççe yaptırdı ve dünyaya ilan etti. Hoş o zaman internet veya CNN gibileri yoktu ama, herkes duyuverdi. Çünkü otorite vardı. Fatih diyordu ki “Her kim ki buradan Karadeniz’e veya Marmara’ya geçecek olsa; gemi reisi, yelkenlerini suya indirip, Hisar-ı Beççe komutanına, yükü ve nereden gelip gittiği hakkında bilgiler arz edip, Mürur Rüsumunu (Geçiş vergisi) da verip öyle geçecektir”. Bunun yaşandığı zamanda, İstanbul, Silivri’ye kadar daha Türk toprağı değil. Sadece Üsküdar ve Beykoz Türk vatanı. Fatih’in bu emrini ciddiye almayan, daha doğrusu vergi vermemek için izinsiz geçmeye çalışan ve Bizans’a buğday taşıyan bir Rum tüccarının gemisi batırılıvermişti. Ondan sonra mı? Herkes kuzu... Tabii ben batıralım şunları demiyorum. Onların bizi batırmasını önleyelim istiyorum. Son otuz senedir ekserisi yangınlı yüze yakın irili ufaklı deniz kazası yaşadık. İstanbul’un yarısının yanmasını mı bekliyoruz. Türkiye bu kadar canlı şahit ile, milletlerarası deniz kuruluşlarında hakkını elde etmelidir. Kimlerle mi elde edeceğiz. Tabii bu özerklikçi düşüncelerle değil. Bugün zifte bulanmış karabatak ve martıları televizyonlarda seyretmekten yorulduk. Tedbirlerde gecikirsek boğaz kıyılarında yanmış yalıları, kavrulmuş cesetleri ya da denizlerde zifte bulanmış insanları deterjanlarla temizleyen cahilleri; içimiz yana yana daha çok seyrederiz.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT