BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Seneler ne de çabuk geçiyor!..

Seneler ne de çabuk geçiyor!..

Ömrümüzün bir senesi daha gitti, kabir hayatına biraz daha yaklaştık, ömür takvimimizden bir yaprak daha düştü. Bırakın seneleri, nefeslerimiz sayılı, öyle bir hayat yaşıyoruz ki; her an bir nefes daha azalıyor...



Üç gün son­ra Hic­ri 1429 yı­lı­nı bi­ti­rip 1430’a gi­re­ce­ğiz. Bun­dan üç gün son­ra da Mi­la­di 2008 yı­lı­nı ge­ri­de bı­ra­kıp 2009’a gir­miş bu­lu­na­ca­ğız... Öm­rü­mü­zün bir se­ne­si da­ha git­ti, ka­bir ha­ya­tı­na bi­raz da­ha yak­laş­tık, ömür tak­vi­mi­miz­den bir yap­rak da­ha düş­tü. Bı­ra­kın se­ne­le­ri, ne­fes­le­ri­miz sa­yı­lı, öy­le bir ha­yat ya­şı­yo­ruz ki; her an bir ne­fes da­ha aza­lı­yor... Dün­ya ha­ya­tı­nın ne kıy­me­ti var ki; rüz­gâr gi­bi ge­çi­yor. Yu­nus Em­re mer­hum ne gü­zel ta­rif et­miş: “Gel­di geç­ti öm­rüm be­nim/Bir yel esip geç­miş gi­bi/He­le ba­na şöy­le ge­lir/Bir göz açıp yum­muş gi­bi/Bu söz­le­re Hak ta­nık­tır/Can­lar be­de­ne ko­nuk­tur/Bir gün ola uça gi­de/Ka­fes­ten kuş uç­muş gi­bi...” Bu ye­ni se­ne­nin far­kı sa­de­ce du­var­da­ki tak­vi­mi de­ğiş­tir­mek ol­ma­ma­lı, ge­çir­di­ği­miz ve bir da­ha ele ge­çi­re­me­ye­ce­ği­miz al­tın de­ğe­rin­de­ki se­ne­mi­zin mu­ha­se­be­si­ni yap­ma­lı­yız. YE­Nİ YIL NA­SIL KUT­LA­NIR?.. İn­san ha­ya­tı­nın her saa­ti en kıy­met­li mü­cev­her­den da­ha kıy­met­li­dir. Bir mü­cev­he­ri­mi­zi kay­bet­sek ne ka­dar üzü­lü­rüz, mü­cev­he­rin de­ğe­ri ne ka­dar çok­sa, üzün­tü­müz de o ka­dar ar­tar. Kay­bet­ti­ği­miz mü­cev­he­ri tek­rar ala­bil­me ih­ti­ma­li var; pa­ra bi­rik­ti­rir, ge­ne öy­le bir şe­ye sa­hip ola­bi­li­riz. Fa­kat, kay­bet­ti­ği­miz va­kit, ar­tık ele geç­mez. Ge­çir­di­ği­miz yıl­da iyi ve ya­rar­lı iş­ler yap­tıy­sak on­la­rı bu ye­ni yıl­da ar­tır­ma­ya ça­lış­ma­lı­yız, “Na­sıl da­ha ba­şa­rı­lı ola­bi­li­rim, na­sıl da­ha çok gü­zel­lik­le­re im­za ata­bi­li­rim” dü­şün­ce­si biz­de ha­kim ol­ma­lı­dır. Ha­ta­la­rı­mı­zı da tes­pit et­me­li­yiz, on­la­rı bir da­ha hiç yap­ma­ma­ya ve­ya çok da­ha az yap­ma­ya şart­lan­ma­lı­yız. Ye­ni yıl böy­le kut­la­nır. Yok­sa, iç­ki iç­mek, çam de­vir­mek, ev­le­ri “No­el Ağa­cı” ile süs­le­mek çıl­gın­lık­tan baş­ka bir şey de­ğil­dir. Hris­ti­yan­la­rın bu tu­tu­mu­nu el­bet­te ya­dır­ga­mı­yo­ruz. Her top­lum, ken­di di­ni­ne ve tö­re­si­ne gö­re ya­şar ve ya­şa­ma­yı se­ver. Bu, in­san­la­rın ta­bi­i hak­kı­dır, do­la­yı­sı ile on­la­rın; dün­ya­nın ne­re­sin­de olur­sa ol­sun, ken­di tak­vim­le­ri­ne gö­re, ken­di mu­kad­des bil­dik­le­ri gün­le­ri, tam gö­nül­le­rin­ce de­ğer­len­dir­me­le­ri­ni nor­mal ve ta­bi­i kar­şı­lı­yo­ruz. Bi­zim ya­dır­ga­dı­ğı­mız hu­sus baş­ka­dır. Biz, bir ta­raf­tan Müs­lü­man ol­du­ğu­nu söy­le­yip, di­ğer ta­raf­tan Hris­tan­lar gi­bi No­el kut­la­yan kim­se­nin var­lı­ğı­na şa­şa­rız! Her yıl, ara­lık ayı­nın son haf­ta­sın­da, bi­zim­le ay­nı adı ta­şı­yan bir­çok in­sa­nın, ço­cuk­la­rı­nın el­le­rin­den tu­ta­rak, çar­şı­da pa­zar­da çam ağa­cı ara­dı­ğı­nı, “No­el Ba­ba”lı kart­pos­tal­lar sa­tın al­dı­ğı­nı, iri­li ufak­lı he­di­ye pa­ket­le­ri ha­zır­la­dı­ğı­nı üzü­le­rek gö­rü­yo­ruz. Son haf­ta­da hin­di sa­tış­la­rı­nın bü­yük mar­ket­ler­de han­gi bo­yut­la­ra var­dı­ğı­nı her­kes bi­li­yor. He­le iç­ki tü­ke­ti­mi... Yıl­ba­şı ge­ce­sin­den son­ra bü­yük­şe­hir be­le­di­ye­le­ri te­miz­lik iş­çi­le­ri, ko­ca şeh­ri, sar­hoş kus­mu­ğun­dan arın­dır­mak için, sa­at­ler­ce se­fer­ber olu­yor­lar. Dî­nî ve mil­lî bir ge­liş­me kar­şı­sın­da ür­pe­re­rek “ir­ti­ca” çığ­lık­la­rı ba­san­lar, her ne­den­se bu re­za­let­ler kar­şı­sın­da ses­siz ka­lır­lar, hat­ta mem­nun ol­duk­la­rı­nı söy­ler­ler. Şaş­ma­mak müm­kün de­ğil­dir! Her mil­le­tin ken­di­le­ri­ne mah­sus âdet ve ana­ne­le­ri var­dır. Dî­nî va­zi­fe­le­ri mev­cut­tur. Ken­di inanç­la­rı­nın ve­ci­be­le­ri­ni bı­ra­kıp, ken­di örf ve âdet­le­ri­ni terk eder, baş­ka mil­let­le­rin âdet ve ana­ne­le­ri­ne uyar­sa ken­di­si­ne olan gü­ve­ni­ni kay­be­der. Tak­li­di­ne ça­lış­tı­ğı in­san­la­rı “kut­sal” ka­bul eder. Bu da top­lum­da te­la­fi­si müm­kün ol­ma­yan ya­ra­la­rın açıl­ma­sı­na se­bep olur. O mil­let, ar­tık yok ol­muş de­mek­tir. Ken­di­si­ne gü­ve­ni ol­ma­yan bir peh­li­van, bir ço­cuk­la bi­le gü­reş­se kay­be­der. BİR MİL­LET YOK OLUR!.. Bir adam ço­cu­ğu­na de­se ki: “Bak yav­rum şu ço­cuk na­sıl gi­yi­ni­yor­sa sen de öy­le gi­yin. Na­sıl otu­ru­yor­sa öy­le otur, na­sıl ye­mek yi­yor­sa sen de öy­le ye. Hat­ta dik­kat et, ça­ta­lı han­gi eli­ne, bı­ça­ğı han­gi eli­ne alı­yor­sa sen de ay­nen öy­le yap!..” Bun­la­rı du­yan ço­cuk şöy­le dü­şün­mez mi?: “Biz ye­mek ye­me­si­ni bi­le bil­mi­yor­mu­şuz, ba­bam da bil­mi­yor, bil­sey­di, ba­bam o ço­cu­ğu de­ğil de ken­di­si­ni ör­nek gös­te­rir­di...” Şim­di söy­le­yin Al­lah aş­kı­na! Bu ço­cuk­ta ken­di­ne gü­ven di­ye bir şey ka­lır mı? Dai­ma ken­di­si­ni bir “hiç” ola­rak gö­rür ve ömür bo­yu tak­lit­çi­lik­ten, ken­di­si­ne gü­ven­siz­lik­ten baş­ka bir şey ya­pa­maz. Bu da, bir mil­le­tin örf ve âdet­le­riy­le be­ra­ber eri­me­si ve yok ol­ma­sı de­mek­tir. Bir mad­de, bir sı­vı­nın için­de eri­miş ve kay­bol­muş­sa, me­se­lâ; şe­ker ve­ya tuz su­da eri­miş ve yok ol­muş­sa, onu ba­zı kim­ye­vi mü­dâ­ha­le­ler­le tek­rar çı­kar­mak müm­kün­dür. Fa­kat bir mil­let eri­miş­se, onu, hiç­bir kim­ye­vi mü­da­ha­le tek­rar or­ta­ya çı­ka­ra­maz!.. Her iki ye­ni yı­lın, he­pi­miz hak­kın­da ha­yır­la­ra ve­si­le ol­ma­sı­nı te­men­ni ede­rim...
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 105324
    % 0.39
  • 3.472
    % -0.6
  • 4.1656
    % -0.39
  • 4.7068
    % -0.13
  • 146.472
    % -0.39
 
 
 
 
 
KAPAT