BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > 65 yıl önce toplu iğneye muhtaçtık

65 yıl önce toplu iğneye muhtaçtık

Gazete tirajlarının 20 bini geçmediği, çivinin, toplu iğnenin bile ithal edildiği, tek radyolu, ‘tek adam’lı 18 milyonluk bir sıkıyönetim ülkesi. Çok değil, sadece iki nesil ötesi...



Yeni yıl, evrensel finans ve ekonomi krizi yılı olarak başladı. Dünya tarihi, bahtiyar yıllar ve felâket yılları arasında gidip gelir. 2008-9 krizinden önceki malî kriz 1929’da gene Amerika’dan kaynaklanıp Türkiye dahil bütün kıt’aları dolaşmıştı. Bugün 1929’u hatırlamak için 90 yaşında olmak gerekiyor. Ama 1939-1945 İkinci Cihan Savaşı evrensel felâket dönemini hatırlayanlarımız vardır. Türkiye savaşın dışında kalmakla beraber, felâketten nasîbini almıştı. Avrupa’da savaşa girmeyen ülkeler Türkiye dışında yalnız İsviçre, Portekiz, İspanya’dan ibaretti. İspanya bile bir tümenini Rus cephesine yollamıştı. Savaşın sonunu, 1944’ün ilk günlerini ele alıp Türkiye’miz nasıldı bir bakalım. Bir yıldan beri, 1943’ün ilk günlerinde savaşın Almanya tarafından kazanılamayacağı anlaşılmıştı. Türk basını, başlangıçta Almanya eğilimli iken artık Müttefikler’i tutuyordu. Müttefikler denen grubun münakaşasız lideri Birleşik Amerika, İngiltere ile Almanya’yı kesinlikle geçerek artık dünyanın birinci devleti durumunda idi. Fransızca’da dünya dili (lingua franca) pozisyonunu İngilizce’ye terk etmişti. SIKI YÖNETİM ÜLKESİ Türk basını derken, sevgili okuyucularım bugünkü ile mukayese etmesinler. Tek gazete 20 bin tirajlı idi. Ortalama tiraj 10 bin ve aşağısı idi. Buna rağmen Cumhuriyet, Son Posta, Akşam, Tasvir gibi gazeteler etkili idi. 4, bazen 6 ve 8 sayfa çıkarlardı. Dikkatle okunurdu. Edebiyat tarihimize geçmiş önemli başyazarları, sütun yazarları vardı. Zengin bir Türkçe kullanırlardı. 5 kuruş olan gazete fiyatı, epey bir para idi. Bu parayı ancak şehir halkı verebilirdi. Kasabalarda, şehirlerden gelen günü geçmiş gazete ve dergiler okunurdu. Tek bir resmî Ankara Radyosu vardı. Haber saatinde, dünya savaşının gelişmeleri ilgi ile dinlenirdi. İstanbul’da bile radyo ancak orta halli ve üzeri halkın evinde bulunan değerli bir âletti. Türkiye, sıkı yönetim ve ışık karartmak ülkesi idi. Ankara’da basın-yayından şube müdürü olmayan sıradan bir memurun telefonu ile gazetenin kaç gün kapatılacağı tebliğ edilirdi. Cumhurbaşkanının resminin sağ üst köşeye konmadığı için kapatılan gazeteler vardı. Kapatılma cezasına uğramayan gazete yoktu. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Millî Şef diye anılırdı. Resmen Atatürk adı da kaldırılmıştı, ona Ebedî Şef deniyordu. Kâğıt ve madenî paralar ve posta pulları üzerinde yalnız İnönü’nün resmi vardı. 1000, 500, 100, 50, 10, 5, 2.5, 1, 1/2 olarak 9 değerde banknot mevcuttu. İlk ikisini görebilen İstanbullu bile çok azdı. Başbakanımız Şükrü Saraçoğlu, Meclis Başkanımız Abdülhalik Renda, Dışişleri Bakanımız -Nâmık Kemal’in kızının oğlu olan- Numan Menemencioğlu idi. 21 yıl, 6 aydan beri genelkurmay başkanı olan Mareşal Fevzi Çakmak, 1944 yılının 12 Ocak günü, sürpriz şekilde emekliye ayrıldı. Savaş içinde yerine Orgeneral Kâzım Orbay getirildi ki, Enver Paşa’nın kızkardeşi ile evli idi. Binbaşıdan yüksek rütbede bütün subaylarımız Balkan Savaşı, Birinci Cihan Savaşı, Kurtuluş Savaşı görmüş gazilerdi. Sonuncusuna olsun katılmamış hiçbir alay komutanı yoktu. 1944’e 2.4 milyar nüfuslu bir dünyanın 18 milyon nüfuslu bir devleti olarak girdik. İkisi İstanbul, biri Ankara’da 3 üniversite. Üç büyük şehir: İstanbul 800.000, İzmir 210.000, Ankara 180.000. Ankara şehri Gençlik Parkı’nda sona eriyordu. Bakanlıklar’la olan mesafe, şehirden kopuktu. TOPLU İĞNEYE MUHTAÇ Türkiye’de 25.000 telefon, 220.000 ton ticaret gemisi, 400 milyon kilovat saat elektrik vardı. Kurşunkalem ve toplu iğne, imal edemediğimiz için karaborsa metal idi. Çivi bile yoktu. Yöneticilerimize göre Türkiye, mükemmel cumhuriyet ve kusursuz demokrasi idi. Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindi. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin başkan koltuğunun tepesinde öyle yazıyordu. Bunlardan şüphe edenin vay hâline... Hangi titri taşıdığına bakılmaksızın soluğu ‘tabutluk’ta alırdı. Bugünkü nesil bu kelimeyi duymamıştır bile. Ancak Avrupa’daki emsali gibi kanlı bir diktatörlük olmadığını vurgulamak gerekir. İster inanın ister inanmayın 1944’un İstanbul’u, gürültüsüz bir belde idi. Çıt çıkmazdı diyebilirim. Caddeler bile boştu. Kimse avare avare gezmezdi. Ancak sinema çıkışları kalabalık olurdu. Sinemalarda 4 ayrı bölüm vardı. 33 kuruşluk lüks koltuk bölümünde sıralar bomboştu. Aşkın Gözyaşları, Yaşasın Aşk (bunlar Mısır), Mihrâcenin Gözdesi, Hind Mezarı (bunlar Alman) gibi oriyantal filmler dışında... Hiç Beyoğlu’na inmemiş İstanbullular tanıdım. Mütevazı semtlerde ev kirası birkaç liradan ibaretti. İstanbul’un en süper apartmanlarında daire kirası 50 TL idi... İSTANBUL KURALLARI Kadın erkek başı açık sokağa çıkılmazdı. Haytalık alâmeti idi. Şapka, eşarp, baş örtüsü, hanımlarımız mutlaka başlarını örterlerdi. İstanbul’da erkekler Avrupa usulü şapka giyerlerdi. Başkent Ankara’da şalvar, çarık, kasket giymiş, başını bağlamış erkek, Avrupa usulü giyinmemiş kadın, şehre sokulmaz, polis çevirirdi. İstanbul’da çok az özel otomobil vardı. Savaş başlayınca doktorlar ve taksiciler dışında bütün özel araba sahipleri otomobillerini teslim ettiler. Otobüs yoktu. Şehir ulaşımı tramvay ve kısa bir metro (Tünel) ile yapılıyordu. Taksiye binmek gerçek zenginlerin harcı idi. Dolmuş denen çok kişinin bindiği taksi o yıllarda İstanbul’da başladı, daha önce hiç işitilmemişti. Kahverengi bir avuç ekmeğin karne ile alındığı İstanbul’da, Beyoğlu’nda çok canlı bir eğlence ve san’at hayatının devam ettiğini söylemek isterim. Bu hayatı, başka bir yazımda anlatmak isterim. 2009 Yılı Türkiye’ye, azîz milletimize kutlu olsun: Günümüzün değerini bilelim. Geri zekâlılık, imparatorluklar kurmuş bu millete yakışmaz...
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 104123
    % 0.12
  • 3.4906
    % -0.5
  • 4.1771
    % -0.29
  • 4.7234
    % -0.71
  • 145.551
    % 0.08
 
 
 
 
 
KAPAT