BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Darbe mağduru ülke: Bangladeş

Darbe mağduru ülke: Bangladeş

1991 seçimlerini Halide Ziya kazanıyor ancak Şeyh Hasine “devleti babam kurdu vazife bana düşer” deyip görülmedik bir muhalefet başlatıyor. 1996 seçimlerini Şeyh Hasine, 2001 seçimlerini Halide Ziya kazanıyor, 2006’ya gelindiğinde köprüler atılıyor...



Gözden ıraklar gönülleri yakın ‘Dost Bangladeş’ Yazı ve fotoğraflar İrfan Özfatura irfan.ozfatura@tg.com.tr 29 Aralıkta yapılan seçimlerde Avami Partisi ipi göğüsledi. Görünüşe bakılırsa anahtar Bayan Şeyh Hasine’nin elinde olacak! Bangladeş’te iki yıllık bir aradan sonra seçimler yapılabildi. Çekişmenin Mucib-ür-rahman’ın kızı Şeyh Hasina ile Ziya-ür Rahmanın hanımı Halide Ziya arasında geçmesi bekleniyordu ve öyle de oldu. Şeyh Hasina liderliğindeki ittifak mecliste çoğunluğu elde etti ve nöbeti devraldı! İsterseniz biraz gerilere dönelim. Bengal Hicri 4. asırdan itibaren Müslüman tüccarlarla tanışıyor. Bu dürüst mütebessim insanlar İslamiyet’in yayılmasına vesile oluyor. O günlerde yörede Budistler mukim, Hindular enselerinde boza pişiriyor. Ünlü komutan Muhammed Bahtiyar Halaci bu zulme dur diyor (1203). Tam 554 yıl Delhi sultanlarına ve Babürlülere (bir şekilde Türkler’e) bağlı olarak yaşıyor, o huzurlu yılları unutamıyorlar. Derken müstemlekeciler musallat oluyor; İngilizler, Bengal Emiri Sirâcuddevle’yi yenip (1757) yöreye çörekleniyor. İngilizlerin dişe dokunur bir imar faaliyeti görünmüyor ama dili değiştiriyorlar, yazışmalar İngilizce yapılıyor. Müslümanlar zaman zaman başkaldırsalar da çok kanlı bastırılıyor. Londra sömürü çarkını çevirebilmek için halk arasına nifak tohumları ekiyor. Sonrasını biliyorsunuz Mahatma Gandi liderliğinde bağımsız Hindistan kuruluyor. Ancak İngiliz havaliden elini çekmiyor, şeytani politikalarla Müslümanlarla Hinduları takıştırıyor. Bir şekilde Pakistan’ın kopmasını sağlıyor (1947). Ortalık bir kez daha geriliyor, iki fakir ülke kanlı mücadelelerle güçten takattan düşüyor. Bangladeş yıllarca “Doğu Pakistan” adıyla anılıyor. Aralarında koskoca bir Hindistan var. Düşünebiliyor musunuz Dakka - İslamabad arasındaki mesafe İstanbul - Amsterdam arasındaki mesafeyi aşıyor. Birileri yine düğmeye basıyor ve ayrılıkçılar ayaklanıyor. BAĞIMSIZLIK YOLUNDA Yıl 1969... Hırslı siyasetçi Avami lideri Mucib-ür Rahman seçim propagandalarında “Doğu Pakistan’a muhtariyet kazandıracağını” vaat ediyor. Bengal halkı ona ihtiyatla yaklaşıyor. Aralık 1970 seçimlerinde Avami Partisi 313 sandalyeden 167’sini kazanıyor. İslamabad yönetimi haliyle panik yaşıyor. Öyle ya bugün Bengal ayrılırsa, yarın Pencaplılar, Afganlar, Keşmirliler, Sindliler ve Beluciler de marş, bayrak peşinde koşabilirler ve ülke ismini teşkil eden “P.A.K.S” harflerinin bir mânâsı kalmaz. Pakistan mahalli meclisin teşkilini erteliyor. Bengalliler de genel greve gidiyor. Bu arada silahlı direniş başlıyor. Hindistan bunalımı fırsat biliyor, ülkedeki Hindulara (ki bunlar % 10 bile değil) sahip çıkma bahanesi ile Bengal’i işgal ediveriyor. Pakistan askerleri iki ateş arasında kalınca çekilmek zorunda kalıyorlar (16 Kasım 1971) hasılı bağımsızlık “Hindistan eliyle” sunuluyor. Bangladeş’in ilk cumhurbaşkanı Şeyh Mucib-ür Rahman Pakistan’a inat Hindistan’a ve Rusya’ya yanaşıyor. Avami (Halk) Partisi’nin dört ayağı “Sosyalizm, ulusalcılık, laiklik ve demokrasi” olarak belirleniyor. Dördüncü maddeyi bizzat ihlal eden ve kendini ömür boyu devlet başkanı yapan Mucib ur-rahman karşı devrim endişesi ile uykuları dağıtıyor. Korkusuyla paralel olarak baskılar da artıyor. Ancak tehlike hiç beklemediği bir yerden “yanı başından” geliyor, çok güvendiği askerler evini basıyor. Çoluğuyla çocuğuyla birlikte kurşuna diziliyor. Aileden bir tek o günlerde İngiltere’de okuyan kızı Şeyh Hasine (Önceki gün yapılan seçimi kazanan hanımefendi) kurtuluyor. DARBECİ DARBECİYİ DAKKA’DA Yerine General Saim geçiyor, onu Kandahar Müştak Ahmed, onu da Dakka Garnizon Komutanı Tuğgeneral Halid Müşerref deviriyor. Sadece 4 gün sonra General Ziya-ür Rahman, Halid Müşerref’i yaka paça indiriyor. Ziya-ür Rahman orduyu nispeten siyasetten uzak tutuyor. 1977 yılında yapılan seçimleri kazanıyor ve geçici de olsa bir sükunet sağlıyor. Ziya-ür Rahman milliyetçi refleksleriyle tanınıyor, halka nispeten yakın duruyor. Darbeciler ancak 1981’e kadar sabrediyorlar. İhtilal başarılı olamasa da subayın biri Ziya-ür Rahman’ı vurup öldürüyor. Yapılan ilk seçimlerde Ziya ür Rahman’ın yardımcısı Abdüssettar Cumhurbaşkanı seçiliyor. 1982’de Genelkurmay Başkanı Erşad darbe yapıyor ve 1990’a kadar koltuğu işgal ediyor. Ziya-ür Rahman’ın dul hanımı Halide Ziya eteğini tutup sokağa çıkıyor, koca generale kök söktürüyor. Erşad yerini Yüksek Mahkeme Başkanı Şehabeddin Ahmed’e bırakıp kaçmak zorunda kalıyor. 1991 seçimlerini Halide Ziya kazanıyor. BABAM SAĞOLSUN Ancak Bangladeş’in Banga Bandusu (ulu önderi) Mucib-ür Rahman’ın kızı Şeyh Hasine meydanı “o kadına” bırakmıyor. “Devleti babam kurdu, vazife bana düşer” deyip görülmedik bir muhalefet başlatıyor. Ortalık öylesine geriliyor ki, hükümet icraat yapamaz oluyor. 1996-2001 arası Şeyh Hasine iktidara geliyor, 2001-2006 arası ise yeniden Halide Ziya Başbakan oluyor. Yetkiyi ele alan devr-i sabık başlatıyor, hasmı hakkında tahkikat komisyonları kurduruyor. İcraatlar didikleniyor, rakipler içeri tıkılıyor. 2006 seçimleri arefesinde gerginlik doruğa çıkıyor, taraflar arasında kanlı kavgalar yaşanınca seçim erteleniyor. Parlamentonun kapısına kilit vuruluyor ve örfi idare ilan ediliyor. Ordu destekli teknokratlar yönetimi ele alıyor. Halide Ziya eli hamurlu bir ev hanımı, Şeyh Hasine’nin mürekkep yalamışlığı var biraz. Bu iki teyze de ülke yönetecek donanımdan mahrumlar. Tek vasıfları “kahraman hanımı” ve “kahraman kızı” olmak... İkisi de yolsuzluğa bulaşmışlar. Ancak şedit taraftarları var, partililer tuttukları hanedanın saltanatında ikbal arıyorlar. Söylendiğine göre bu iki hanım 16 yıldır yüz yüze gelmiyor, asla konuşmuyorlar. Bildiğin “sen ben” kavgası, birbirlerinden nefret ediyorlar. Bu filmi seyretmiş miydik acaba? Yazık, oluyor güzelim yıllara... Un, yağ, şeker var ama... İlk intiba önemli mâlum. Eğer Bang-ladeş’e Hindistan üzerinden girerseniz gözünüze bayağı temiz pak geliyor. Çöp dağları bulunmuyor, lağım kokmuyor, en azından ortalıkta inekler, domuzlar dolanmıyor... Ama bizim gibi Bayreyn aktarmalı giderseniz, şok oluyorsunuz. Sefahetten, sefalete! Cadillacların Porschelerin aktığı ışıl ışıl caddelerden çıkıp, halk otobüslerinin, tuktukların, rikşaların ve tepeleme insan dolu kamyonların arasına düşüyorsunuz, şakülünüz kayıyor. Kalabalık, kalabalık, kalabalık... Uğultu, gürültü, çın çın çınlayan kornalar... İlk bakışta ürkütücü ama içine giriverince onlardan biri oluveriyorsunuz ve her şey tabii gelmeye başlıyor. YER GÖK İNSAN Bangladeş’in yüz ölçümü Türkiye’nin beşte bir kadar ama nüfusu ile ikiye katlıyor. Kaldı ki topraklarının haylisi su birikintisi, bazı alanlar tamamen metruk, insan yaşayamıyor. Kısacası bu dost ülke nüfus kesafetinde başa oynuyor. (Şimdilik dünya ikincisi). Dost kelimesini laf olsun diye kullanmadık. Gerçekten dostlar. % 90 Müslüman. Ezici bir ekseriyetle de Sünni ve Osmanlı padişahlarına gönülden bağlılar. İstanbul’un işgal altında olduğu yıllarda yüzüklerini bileziklerini derleyip topluyor, Kuvay-ı Milliye güçlerine ulaştırıyorlar. Hatta kadının biri sırf Halife kurtulsun diye çocuğunu esir tüccarına satıyor, parasını Anadolu’ya yolluyor. Bu paralarla önce Ankara’daki meclis binası yaptırılıyor, sonra İş Bankası kuruluyor. Meclis binası şimdi müze, İş Bankası CHP’den soruluyor... Bengalliler geleneklerine bağlılar kıyafetlerine toz kondurmuyorlar. Erkekler peştamal sarıyor, kadınlar şalvar kamis kuşanıyor. “Pakistan’dan niye ayrıldınız? Üç milyon kaybı nasıl göze aldınız” diye sorunca, göğüslerini geriyor “Dilimiz ve alfabemiz için” diyorlar. Pakistan’dan lisanları için ayrılmışlar ama şimdi İngilizce konuşuyorlar. Gençler ya Çelsili ya Mançesterli, bebekler bile “mamy mamy” diye ağlıyor. Harfleri kendilerine has, alayı üstten çizgili, adeta ipe dizilmiş çamaşırları andırıyor. Bayrakları yeşil zemin üstüne kırmızı yuvarlak. Yeşil Bengal oluyor tabii, kırmızı da kan! Bağımsızlığa kavuşmaları hakikaten zor olmuş, yeşil ülke kana boyanmış baştan başa. ELDE VAR HÜZÜN Bağımsızlık kulağa hoş gelse de huzur getirmemiş onlara. Alt yapı getirmemiş, sağlık getirmemiş, eğitim getirmemiş, itibar yok, kimlikleri eriyor. Pakistan’dan koptuktan sonra yelkenleri Hint rüzgarlarına açmışlar. Şimdi gece gündüz Bollywood kliplerine takılıyorlar. Hint klipleri aynen ilk mektep müsameresi gibi... Kırk kız arasında esas kız, kırk oğlan ortasında esas oğlan, grup halinde dans ediyor, zıp zıp zıplıyorlar. Oğlan ince perdeden yanık yanık çığırıyor, kız kıvrak bilek hareketleriyle göğü tırmalıyor. Sonraki klip de aynı, sonraki de aynı... Sadece ritm, mekân ve kostümler değişiyor. Çocukların kucaklarında çocuklar. Kardeşi sanıyorum ama “bebeği de olabilir” diyorlar. Malum Hint kültüründe ağzı süt kokanları evlendirmek gibi bir işgüzarlık var ve bu Bangladeş’e de sirayet ediyor. Hindistan’dan gelen bir başka kötü alışkanlık “pan”. Bu müptelalık yapan bir ot, çiğnendikçe kızarıp köpürüyor. Sık sık yere tükürmek ihtiyacı duyuyorlar. Sanırsınız kıpkızıl kan. Yaşlıların damakları erimiş, dişleri şakır şakır sallanıyor. Hasılı bu ot hayırlı bir şeye benzemiyor. Ama şuurları açık, kim bilir belki de uçurmuyor, sadece tütün keyfi veriyor. En büyük tehlike ortalıkta cirit atan Batılılar, hangi taşı kaldırsan altından misyonerler çıkıyor. Yarın: Nehirler zehir taşıyor
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT