BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Yenilik köklerde

Yenilik köklerde

Mustafa Miyasoğlu “Günümüz insanının hayatını ve yaşadığı çelişkileri anlatan eserlerimin temel motiflerini geleneksel değerlerimizden seçmeye özen gösterdim” diyor.



Mustafa Miyasoğlu, edebiyatımızda şiir, hikâye, roman, deneme, biyografi alanlarında eser veren usta bir yazarımız. Kitaplarının dışında dergi, antoloji ve yıllıklar hazırlayan Miyasoğlu, kültür hayatımızın bütün alanlarında çaba gösteren bir düşünce adamı. O okuyucuya aktarmak istediklerini edebiyatın bütün imkânlarını ve fırsatlarını değerlendirerek kullanmak ister. Seviye dergisinin özel sayı hazırladığı Miyasoğlu ile sanat hayatı, eserleri, çalışmaları hakkında konuştuk. YERLİLİK-YABANCILIK Hikâyenin bizde geleneksel bir altyapısı olduğu, romanın topluma daha sonra dayatıldığı öne sürülüyor. Bu düşünceye katılıyor musunuz, hikâye yerli, roman yabancı mı? MİYASOĞLU: Hikâyenin de şiir gibi bizim kültürümüzde geleneği olduğu doğrudur. Romanın adı gibi kendisi de daha çok batılı bir karakter taşıdığı ortada. Fakat Tanzimat’tan sonra gelen yeni türlerle birlikte geleneksel özellikleriyle şiir ve hikâyenin de yapı ve karakter değiştirdiği görüldü. Bu bakımdan, yeni şiir ve hikâye anlayışı ile birlikte mecazları, motifleri ve kültürel unsurları değişen eski edebî türlerle roman arasında, yerlilik-yabancılık bakımından fazla bir fark kalmamıştır. Fransız İhtilâli ile kavram ve yapı değiştiren batılılara ait edebî türler, bizde de değişmiş halleriyle örnek alındılar. Tanzimat yazarları yine de bir bileşim peşindeydiler. Namık Kemal, İntibah ile Ahmet Mithat Efendi de Letâif-i Rivâyât hikâye dizisi ve pek çok romanıyla “anlatı” geleneğimizden yola çıkmanın örneklerini ortaya koydular. Çünkü kendilerinden önce bir edebiyat geleneği vardı. Halit Ziya’dan sonraki romancılar da toplumdan kopuk, sanal bir dünyada eser verdiler. “Pancur” isimli kitabımda, Kerem ile Aslı hikâyesini yaşayan ve yazmaya çalışan iki gencin ilişkisinde, batılılaşmaya bakışın iki yönü birlikte ortaya konmuştur. Öteki hikâyelerimde de günümüz Anadolu insanının büyük şehirde yaşadığı çelişkileri ve dalgalanmayı ele almaya çalıştım. Kaybolmuş Günler’le öteki romanlarım, “Alternatif 68 Kuşağı” adını verdiğim sancılı Anadolu gençlerinin hikâyesiyle birlikte, o güne kadar hep tek boyutuyla yaklaşılan yakın tarih farklı yönleriyle ele alınır ve üzerinde durduğumuz “dayatma”yı kültürel yönleriyle irdeler. Elbette kültürel motifler ve estetik unsurlarla... DEĞERLER KARMAŞASI Siz hikâye ve romanlarınızda insanımızın iç dünyasındaki parçalanmayı ve değerler karmaşasını veriyorsunuz. Edebiyatta mesaj meselesi hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? MİYASOĞLU: İnsanımızın iç dünyasındaki parçalanma, gelenek-yenilik çatışması ve değerler karmaşası, toplumumuzun en önemli problemleri. Bir de şu sorular: Neyin doğru, neyin yanlış olduğu bilinmeden, yahut bu konularda ortak görüşlere varılmadan herkes için olumlu sayılabilecek hiçbir şey yapılabilir mi? Tarihi bir şahsiyet kimine göre kahraman kimine göre de hâin sayılırsa, o ortamda kardeş kavgası biter mi? Bir toplumun geçmişini yok sayarak, geleneğini hesaba katmadan yenilik yapmak mümkün müdür? Tarih ve coğrafya, biz hesaba katmasak da toplumu şekillendirmez mi? Özentilikle özgün eser ortaya konduğu görülmüş müdür? Dinî ve millî unsurları dışlayarak çağdaş bir kimlik kazanmış insan topluluğu var mıdır? İşte ben bunları hayatımda olduğu kadar eserlerimde de mesele ediniyorum. Bir bakıma eserlerimin problematiği bu sorulardır. Eserlerinize toplu olarak baktığımızda şiir, hikâye, roman, deneme, inceleme, antoloji gibi türler görüyoruz. Hangi türü kendinize daha yakın hissediyorsunuz? MİYASOĞLU: Çeşitli türlerde eser verdiğim doğrudur. Dikkatle bakılır ve incelenirse, yalnız tek türde eser veren çok az sanatçı vardır. Bu biraz da kabiliyetler tekeldir görüşüyle ilgilidir. Saf edebiyat türlerini kendime daha yakın hissettiğimi, inceleme ve derleme çalışmalarını belli bir şuurun oluşması için kültür faaliyeti olarak yürüttüğümü ifade etmek isterim. TİYATRO HAYATTIR Tiyatro ile yakın ilginizi biliyoruz. Şehir Tiyatroları Repertuvar Kurulu’nda bulundunuz. Son olarak Ahmet Mithat’ın roman iken piyes haline dönüştürdüğü “Çengi”yi sadeleştirdiniz ve bu eser yayınlandı. Ancak tiyatronun bir türlü millileşemediği yönünde bir kanaat var. Ne dersiniz? MİYASOĞLU: Tiyatro edebiyatıyla ilgim lise yıllarına dayanır. Şiir, hikâye yanında roman ve tiyatro eserleri de okuyordum. Anton Çehov, Necip Fazıl, Sophokles, Haldun Taner, Shakespeare ve İonesco gibi dünya çapında tiyatro yazarlarının eserlerini -belki de kısa oldukları için- ya defalarca okuyor, yahut da oynandıkları zaman zevkle seyrediyordum. Tiyatro bana göre hayatın en kesif ifade biçimlerinden biriydi ve şiire çok yakın bir yerde duruyordu. Dramatik şiirden gelişmesi de o yüzden. Mezuniyet tezimi tiyatro edebiyatından seçtim ve ortaya çıkan ilk eserim, MTTB Tiyatrosu’nda sahnelenen “Umut Suları” adlı bir oyundu. Fakat kültürün her alanında görülen politizasyon en çok tiyatroda dayanılmaz boyutlara ulaştığı için, Mehmet Kaplan ve Haldun Taner tarafından çok beğenilen bu ilk oyunumu Devlet ve Şehir Tiyatroları repertuarlarına bile almadılar. Yirmi beş yıl sonra Türkiye Yazarlar Birliği temsilcisi olarak Repertuar Kurulu’nda görev yaptım. Burda, Kenan Işık’ın teklifiyle Ahmet Mithat Efendi’nin Çengi adlı romanını, Dâniş Çelebi ve Çengi Sümbül adıyla sahneye uyarladım. Osmanlı’nın 700. yıldönümü vesilesiyle sahneye konacak. HER ZAMAN ŞİİR Şiirin çok yazıldığı ama gerçek şiirin çok az söylendiği ifade ediliyor. Tenkidin yapılmadığı münekkidlerin bulunmadığı bir ortamda şiir yolunu nasıl bulacak? MİYASOĞLU: Şiir her dönemde çok yazılmış, çok söylenmiştir, ama az okunmuştur. Dörtte beşi -bu nasıl oluyorsa!- şair sayılan bir milletiz. Şiir kitaplarının fazla basılması, çok okunması anlamına gelmiyor. Çünkü şairlerin okuyucusu romancılar kadar çok değildir. Şairlerin önemli bir kısmı da başkalarını okumaz, yahut okuma taklidi yapar. Ötesi, ortalığı toza dumana katan bir kargaşadır. Böyle bir ortamda ölçüsüzlük egemen olur. Esasen iyi şiir için genel geçer ölçüler elbette söz konusu değildir. Benim şiirim ise, çağdaş insanımızın çıkmazlarından ve özlemlerinden kendi şiir dünyama yansıyanları damıtarak ortaya koyduğum kırık dökük mısralardır. O yüzden önce “Rüya Çağrısı” adını verdim ilk şiirlerime. Sonra “Devran”... Artık “Bir Gülü Andıkça”, “Kalbimin Coğrafyası”nı yazıyorum. “Sanatı üzerinde düşünen bir sanatkâr”sınız. Buna gerek var mı? Yazar eserini yazıp çekilmeli mi, yoksa sanatını da anlatmalı mı? MİYASOĞLU: Eğer estetik, sanat tarihçisi ve eleştirmeni ile politik şartlanmalardan bağımsız bir sanat ve kültür dünyası olsaydı, sanatçının eserinden ve onun mükemmelliğini sağlayacak çalışmalardan başka bir şeyle uğraşması gerekmezdi. Maalesef bir kültür savaşının ortasında eser veriyoruz. Bir kısım önemli sanatçılar, sırf müslüman halkın değerlerine sözcü oldukları için görmezlikten geliniyor ve unutturuluyor. Bazı yazılarım bu haksızlığa karşı yazılmış denemelerdir, bazıları da sanat görüşlerimi ortaya koyar. “Sanatı üzerinde düşünen sanatkâr” ise, elbet öteki sanatçılardan üstün bir konumda ve estet bir tavrı da temsil etmektedir. Şu günlerde “Zügüdar”, “Devrim Otomobili” hikâye kitaplarınız, “Kalbimin Coğrafyası” isimli şiir kitabınız ile beşinci romanınız “Yollar ve İzler”e çalışıyorsunuz. Ne zaman günışığına çıkacaklar? MİYASOĞLU: Zügüdar, Babil’den Tac Mahal’e uzanan geniş bir coğrafyada insan manzaraları sergiler. Devrim Otomobili ise, son kırk yılın hikâyesi. Yollar ve İzler, Anadolu’nun gönül erleri yolunda yürüyüş denemesidir. Eyüp Sultan’dan yola çıkan iki ailenin kendi içlerine doğru yolculuğunda rastladıkları izleri anlatır. “Hayal Kadırgası” adını verdiğim yeni bir oyunumla, deneme kitaplarımı hazırlıyorum. Yakında çıkacaklar inşaallah.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT