BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > İstikâmet nedir? -2-

İstikâmet nedir? -2-

İyi insanın vasıfları arasında en başta doğruluk yer almış ve Müslümânların temel prensiplerinden olmuştur...



Müslümânlar, her gün 5 vakit namazlarının her rek’atında, Fâtiha Sûresini okuyarak, “Allah’ım bizi doğru yola ilet” diye duâ ederler. Hak yola ulaşmak için “İstikâmet”ten başka bir yol yoktur. Dînde ihlâslı olmak “istikamet”le (doğrulukla) olabilir. Müslümân insan, istikâmet sâhibidir. Bu bakımdan “istikâmet” yüksek bir makam; aynı zamanda zor bir görevdir. İnanan ve inancının gereğini yerine getiren kişi, doğru insandır. Takvâ üzere yaşayanlara “istikâmeti doğru insan” derler. O, fikrinde, sözünde, işinde ve bütün davranışlarında doğrudur. Müslümân, Hazret-i Peygamberi kendisine örnek alır. Peygamberimiz ise doğruluğun örneği idi. Dîn ve dünyâ ile ilgili vazîfelerini, emrolunduğu gibi yapmaya çalışan bir Müslümân, dosdoğru bir insandır. Bu sıfatlara sâhip olan bir kimse, toplumun en değerli bir ferdidir... Doğruluk; düşüncede, sözde ve davranışta gerçekleşir. İyi insanın vasıfları arasında en başta doğruluk yer almış ve Müslümânların temel prensiplerinden olmuştur. Allah’tan gerçek manada korkmak, iyiliğe yönelmek, râhatlık ve gönül huzûru duymak, ancak doğrulukla mümkündür. Allahü teâlâ, “Doğrularla beraber olun” (et-Tevbe, 119) ve “Ey inananlar, Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin” (el-Ahzâb, 70) buyurmaktadır. Doğruluk (istikâmet), insanın Allah’a karşı yerine getirmek için önceden verdiği bir mîsâk, bir ahid, bir sözdür. İnsan, bu yaratılış ahdine vefâ gösterdiği ölçüde sâdıktır; sadâkatin mükâfâtı da verilecektir (el-Ahzâb, 23-24). “Sıdk” ve “İstikâmet” kelimelerinin karşılığı olan doğruluk, ahlâkî vasıfların hepsinin kendisinde toplandığı bir rûh hâlidir. Kur’an-ı Kerîm’de doğruluk, en geniş şekilde fayda ve hikmetleriyle açıklanmıştır. Allah’a, âhirete, meleklere ve kitaplara îmân edenler; mallarını akrabâya, yetîmlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, esîrlere harcayanlar; namazı kılan, zekâtı veren, sözünde duran ve sabredenler “doğrular” ve “takvâ sâhibi kişiler” olarak nitelendirilmişlerdir. Ayrıca istikâmet (doğruluk), Müslümânların ortak vasfı olarak tanımlanmıştır (el-Bakara, 177; el-Ahzâb, 35; el-Fâtiha, 6). İstikâmetin karşıtları; “hıyânet” [doğruluğu bırakıp, başkalarının hukûkuna tecavüz etme, verilen sözde durmama ve ahde riâyet etmeme], “sahtekârlık”, “yalancılık” ve “sapıklık” gibi vasıflardır. İslâm âlimleri, dünyâda ve âhirette saâdete kavuşmak, râhat ve neş’eli yaşamak için Müslümân olmak lâzım geldiğini bildirmektedirler. Îmânı olan ve ahkâm-ı islâmiyyeye uyan, ya’nî harâmlardan sakınıp ibâdetlerini yapan kimseye, “Müslümân” denir. Îmân, belli altı şeye, bütün emirlere ve yasakların hepsine inanmak demektir. Allahü teâlâ, hakîkî Müslümândan râzî olur; onu sever. Hakîkî Müslümân olmak için, Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi îmân etmek ve ibâdetlerini doğru ve “İhlâs” ile yapmak lâzımdır. “İhlâs”, gerek beden ile, gerek mal ile yapılan farz veyâ nâfile bütün ibâdetleri [meselâ zikri, istiğfârı, hayrât ve hasenâtı, Müslümânları sevindirmeyi, onları sıkıntıdan kurtarmayı] Allah rızâsı için yapmaktır. Allahü teâlâ, doğru ve ihlâs ile ibâdet yapanları seveceğini, bunların kalplerine dünyâda feyzler, nûrlar vereceğini, âhirette de “Sevâb”, ya’nî iyilik vereceğini va’d etmiştir. “İbâdet”, emirleri yapmak, “Takv┠harâmlardan, yasak edilmiş olanlardan sakınmak demektir. İbâdetlerin doğru olması için, nasıl yapılacaklarını öğrenmek ve öğrendiklerine uygun olarak yapmak lâzımdır. Büyük âlim ve velî İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi aleyh), “Mektûbât”ında buyuruyor ki: “Bütün mü’minler ibâdet yaparken, Allahü teâlâ emrettiği ve beğendiği için yapmaya niyyet ederler. Böylece ihlâs ile yaparlar. Fakat bütün işlerin, iyiliklerin hep ihlâs ile yapılması ve bu ihlâsın kalbe hemen gelmesi lâzımdır. Ba’zı kimselerde, ibâdetlere başlarken yapılan niyyet, ihlâs; zahmet çekerek, kendini zorlayarak hâsıl oluyor ve kısa bir zamân devâm ediyor. Sonra kalbe nefsin arzûları geliyor. Devâmlı ihlâs sâhiblerine “Muhlas” denir. Zahmet çekerek elde edilen, devâmsız ihlâsın sâhiblerine “Muhlis” denir. Muhlas olana, ibâdet yapmak, tatlı ve kolay olur. Çünkü bunlarda, nefslerinin arzûsu ve şeytânın vesvesesi kalmamıştır. Böyle ihlâs, insanın kalbine ancak bir velînin kalbinden gelir.” [C.I, 59. mektûb]
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT