BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > SULTANLIKTAN DERVİŞLİĞE TERFİ! İBRÂHİM BİN EDHEM

SULTANLIKTAN DERVİŞLİĞE TERFİ! İBRÂHİM BİN EDHEM

Babası Edhem padişah idi, unutuldu gitti. Oğlu İbrahim dervişliği seçti, bin 200 küsur yıldır hâlâ gönüllerde yaşıyor



Babası Edhem padişah idi, unutuldu gitti. Oğlu İbrahim dervişliği seçti, bin 200 küsur yıldır hâlâ gönüllerde yaşıyor Elliyi devirdik ya, satırlar başladı karışmaya. Direndik dayandık ama sonunda düştük okuma gözlüklerinin kucağına. Eminönü’ndeki tablacılardan dört tane gözlük aldım (fazla vermeyin tanesi 5 lira) o cebime, bu cebime, çantaya, masaya... Biliyorum hepsi kaybolacak, beş on gün sonra biri bile kalmayacak. Küçükken de böyle dağınıktım, bırakın kalemi silgiyi, koca çantayı kaybederdim el kadar odada.. Anam rahmetli sakin bir kadındı “İbrahim Ethem hazretlerinin ruhuna bir Fatiha üç ihlas hediyye et” derdi, “onu buldurur sana Allahü teâlâ!” Dua veliye, dilek Cenab-ı Haktan! Bunun altını çizerdi mutlaka... Ne zaman sıkışsam dudaklarım kıpırdar, kaybettiklerimi bulurdum sonunda... √√√ İbrahim bin Edhem müstesna bir gençtir, hoş simalıdır, tatlı dillidir, görenler asaletine vurulurlar. Nasıl vurulmasınlar Hazret-i Ömer’in torunudur zira... Babası Belh Sultanıdır, oğlunun üstüne titrer, önüne kırk altın kalkanlı fedai koyar, ardına kırk altın gürzlü cengaver takar. Geçtiği yer panayır kesilir, tuğlar, ziller, davullar... Şehzade İbrahim şaşaanın tam ortasındadır ama akıntıya kapılmaz. Sanki başka şeyler arar kalabalıklar arasında... İbrahim bin Edhem hazretlerinin Jable’deki türbesinin içten ve dıştan görünüşü... HANCI Saray bu ziyâfet eksik mi olur? İşte ak pilavların, kızarmış etlerin ve serin şerbetlerin koşuşturulduğu gecelerden birinde kimsenin tanımadığı bir zat çıkagelir, oturur sofraya. Muhafızlar tutulup kalır, mani de olamazlar. İbrâhim bin Edhem şaşkındır, cesaretini toplayıp sorar “Sizi tanıyor muyuz acaba?” - Sanmam! Öylesine bir yolcuyum, sadece konaklayacağım o kadar. - İyi ama burası han değil ki? - Ne ya? - Saray! - Sizden evvel kim oturuyordu burada? - Filan kişi! - Ondan evvel - Feşmekan! - Peki n’oldu onlara? - Şimdi toprak altındalar. - Bu nasıl saray ki biri gidiyor biri geliyor. Söyle bana ne farkı var handan? Esrarengiz yolcu ani bir hareketle kalkar. İbrahim bin Edhem peşi sıra koşar: “İsminizi bağışlar mısınız bana?” “Hızır’ım” der mi bilmiyoruz ama o heybet, o vakar... Gün gibi aşikar! YOLCU Genç şehzade hadisenin tesirinden kurtulamaz. Dön o tarafa, dön bu tarafa, bir türlü uyku tutmaz. Boşa koyar dolmaz, doluya koyar almaz. Düşün düşün düşün. Sahi nereye gitmektedir böyle? Ye, iç, eğlen nereye kadar? İşte ızdırapla kıvrandığı gecelerden birinde tavan çatırdamaya başlar. Pencereyi açıp bağırır “Hey! Kim var orada?” - Kervancı! Develerimi arıyorum da! - Devenin ne işi var damda? - Bunu kuştüyü yataklar ve süslü elbiseler içinde hakikati arayan biri mi söylüyor bana? Sükut!.. Ne diyebilir ki adama? Kalbine bir ateştir düşer, o günden sonra aşk-ı ilahi ile yanıp tutuşmaya başlar. Tevbe eder, boyun büker ve çok ağlar. Ebeveyni oğullarını yakından izlemektedirler. O cıvıl cıvıl gence bir şeyler olmuştur sanki. Bilirler sır küpüdür, derdini dillendirmez, içini kimselere açmaz. AVCI Gamı kasveti dağılsın diye ava yollar, “bak akşama geyik bekliyoruz” der, sırtını sıvazlarlar. Ata binmek, iz sürmek iyi gelecektir ihtimal. Genç şehzade mahir avcıdır, nitekim bir ceylanı sıkıştırır kuytuda. Aaa o da ne? Hayvan kaçmaz, aksine üstüne üstüne yürür, gözünün içine bakar. Soluğu duyulacak kadar sokulur ve “sen bunun için yaratılmadın” diye fısıldar. “Uyan İbrahim uyan! Ölüm seni uyandırmadan!” Eli gevşer, ok bir yana düşer, yay bir yana... Bir süre kararsız dolanır, ne zaman ki babasının emrinde çalışan çobanlardan birine rastlar, atlas kaftanını çıkarıp garibe verir, abasını sopasını alır, vurur sahaya! Taç taht terk etmek kolay mı? Elbette vesveselerle boğuşur, nefsi ile amansız bir mücadele yapar. Yürüye yürüye Merv civarına varmıştır ki bir âmâ gözüne batar. Zavallı adımını köprüye atayım derken boşluğa basar. Altında derin nehir ve kabaran sular... Şehzademizin ağzından gayri ihtiyari “Allahümmahfezhu” (Ey Allah’ım. Onu muhâfaza et!) cümlesi çıkar. Ve ne olur biliyor musunuz? Adamcağız havada kalakalır, yoldaşları yetişir, çekerler yukarıya. Evet, Edhem oğlu İbrahim hallere sırlara kapı aralamıştır. Lakin öğreneceği çok şey vardır daha... SEYYAH Bir süre Nişâbur’da yaşar. Allahü teâlâya gönlünce ibâdet edebilmek için sâkince bir yer arar. Mağaraları mesken edinir, kavurucu günler, dondurucu ayazlar... Ne zaman ki insanlar ona tazim ve hürmette bulunur, başka diyarlara yelken açar. Sonra Harameyn’e yönelir, Kâbe ve Ravda aşkı dayanılmaz olmuştur zira... Eğer bir kervana, kafileye dahil olsa üç ay, bilemedin 5 ay sonra menziline vasıl olur ama o elli adım yürüyüp namaza durur, yüz adım atıp zikre başlar. Dile kolay tam 14 yıl çöllere katlanır, kumlara batar. Harem-i şerîfin âlimleri yanık dervişin methini duyar, karşılamak için sahraya çıkarlar. Halk da onlara katılır, kalabalık katlana katlana artar. Nereden bilsinler, İbrahim bin Edhem’i, İbrahim bin Edhem’den sorarlar. Mübarek “bırakın onu” der, “karşılamaya değmez. İşiniz mi yok bu sıcakta!” “Öyle bir zât hakkında nasıl konuşuyorsun” diye çıkışırlar, “karşılamaya değmeyen sensin ancak!” “Tamam, ben de onu söylüyorum” dese de anlatamaz, hatta içlerinden itip kakan, hırpalayanlar çıkar. Hakikati sonra anlarlar, o başka. NAR İbrahim bin Edhem hazretleri “Lokmayı helâlden temin için uğraşmak, geceleri ibâdet edip, gündüzleri oruç tutmaktan efdaldir” buyurur. Kendisi de çalışır, alnının teriyle geçinmeye bakar. Mekke yıllarında sahradan çalı çırpı toplar mesela. Kazancını biriktirmez, müminlere ikrâm ettikçe rahatlar. Bahçe bekçiliği yaptığı günlerden birinde bağ sâhibi eşi dostu ile gelir, çardaklara kurulurlar. Adam “misafirlerime en tatlı narlardan getir” der, “iyi seç tadına doyamasınlar!” Gel gelelim alayı ekşi çıkar. Bir daha getirir yine aynı, yiyenin içi ürperir adeta. Bağ sâhibi, “Sübhanallah!” der, “Şunca zamandır bekçilik yapıyorsun, ekşisini tatlısını ayıramıyor musun hâlâ?” - Ben çeşni başı değil bekçiyim, yemediğim narların tadını nerden bileyim? - Yani hiç mi yemedin? - Hiç yemedim. - Tuhafsın vesselam. Bazen “İbrâhim bin Edhem misin be adam” diyeceğim geliyor sana... Mübarek bakar burada da tanınacak, helalleşir ayrılır, yürür gider bilinmediği taraflara... HURMA Kendileri anlatırlar “Bir gece Mescid-i Aksâ’da kalmak istedim. Câmi vazifelileri görmesinler diye hasırların arasına gizlendim. Gecenin ilerleyen saatlerinde kapı açıldı, içeriye yaşlı bir zât girdi. Yanında kırk derviş daha... İçlerinden biri “burada tanımadığımız biri var” dedi. Mihrâbda bulunan, tebessüm etti “Evet, İbrâhim bin Edhem var, kırk gündür kalb huzûru ile ibâdet edemiyor” Ortaya çıkıp “doğru söylüyorsunuz” dedim, “neden acaba?” - Hatırlarsan Basra’da hurma satın almıştın. Bir tanesi yere düştü. Sen onu kendinin zannettin zenbiline attın. Hemen ertesi gün yola düşüp hurmacıyı buldum, helâllik istedim. Satıcı dahi çok hislendi vakitlerini ibâdetle geçirmeye başladı o günden sonra. ULEMA İbrahim bin Edhem hazretleri neredeyse bütün İslam coğrafyasını dolanır, ilim ve hikmet toplar. Fıkhı bizzat İmam-ı Azam hazretlerinden öğrenir, Fudayl bin İyâd, İmrân bin Mûsâ ve Şeyh Mansûr Selâmi’nin sohbetlerinde diz kırar. Veysel Karânî hazretlerinin rûhâniyetinden çok istifâde eder sonra... Yahyâ bin Saîd, Saîd bin Mezbân, Mukatil bin Süleymân ve Süfyân-ı Sevrî’den hadîs-i şerîf rivâyet eder. Evzâî, Şakîk-i Belhî, İbrâhim bin Beşar da ondan hadîs-i şerîf alırlar. Nesâî, Dâre Kutnî ve İmâm-ı Buhârî ona çok güvenir, senet sayarlar. SARHOŞ Bir gün köşede sızmış kalmış yüzüne gözüne kusmuklar bulaşmış bir sarhoş görür. Su getirip ağzını yıkar, inceliğe bakın Allah isminin anıldığı bir uzvu kirli bırakmaya içi dayanmaz. Ayılınca hadiseyi anlatırlar, adamcağız pişman olur ve yeni bir başlangıç yapar. Nasîhat isteyen birine “Bağlı olanı aç, açık olanı kapa” buyurur. O kimse;”anlayamadım” deyince açıklar: “Kesenin ipini çöz hayra harca, dilini sıkı tut, boş konuşma!” Uzun zaman arkadaşlık ettiği bir dostu “bir hatam varsa söyle de düzelteyim” dediğinde “bilemem” der, “çünkü daima muhabbetle baktım sana.” Ayıbını arayan husumetle bakana sormalı di mi ama... YETMEZ Mİ? Sordular: Allahü teâlâ; “Ey kullarım, benden isteyiniz, kabûl ederim, veririm” buyuruyor. Halbuki istiyoruz vermiyor? Cevâben buyurdular ki: “Allahü teâlâyı çağırırsınız O’na itâat etmezsiniz. Kur’ân-ı kerîmi okursunuz, gösterdiği yolda gitmezsiniz. Cenâb-ı Hakk’ın nîmetlerinden faydalanırsınız. O’na şükretmezsiniz. Cennet’in ibâdet edenler için olduğunu bilirsiniz, hazırlıkta bulunmazsınız. Cehennem’i âsiler için yarattığını bilirsiniz, ondan sakınmazsınız. Babalarınızın, dedelerinizin ne olduklarını görür, ibret almazsınız. Ayıbınıza bakmayıp başkalarının ayıplarını araştırırsınız. Üzerinize taş, ateş yağmadığına ve yere batmadığınıza şükredin. Daha ne istiyorsunuz? Duâlarınızın neticesi, yalnız bu olsa yetmez mi?” BİLİYORUM TEKRAR AMA... Bizim okuyucularımız bu menkıbelere aşinadırlar, korkarım tereciye tere sattık, bir daha düştük tekrara... Ancak şu resimler Türkiye’de hiç yayınlanmadı, sizinle paylaşmasam inanın içimde kalırdı. Kitaplara bakarsanız İbrahim bin Edhem Hazretleri Şam’da medfun. İyi de neresinde? Babussagir’de? Kasiyun’da? Tuma kapısında? Daha evvel Suriye’ye gitmişliğim vardı ama izine esamisine rastlayamamıştım çok arasam da... Meğer eskilerin Şam dedikleri Şam’dan öte bir şeymiş, taaa Ürdün’den tutun cenûb-i Anadolu’ya... Geçenlerde Ahmed Abi aradı, İslam Alimleri Ansiklopedisinin yeni baskısı için Suriye’de resim çekeceğiz dedi, yardımcı olabilir misin bize? - Ne demek?.. Elbette!.. Baş üstüne!.. Hazırlıkları tez tamamladık. Pasaport, bilet, vize... Gitmeden önce haritayı serdik, notları yaydık... Busra’ya inelim mi? Neva’ya gidelim mi? Üç gün Halep, iki gün Hama... Şüphesiz aksamalar sarkmalar olacak, belki hesapta olmayan yerler çıkacak. Nitekim çıktı da... Suriyeliler “Jable’yi atlamayın” dediler “gitmelisiniz mutlaka!” - Jable’de ne var? - İbrahim Sultan! - Vaktimiz mahdut, öncelikli ulema kabirlerini resimlemeye çalışıyoruz, öyle vezirlere sultanlara dağılırsak iş bitmez üç ayda. - Bu onlardan değil ama... Hani bir gün sarayında uyurken damda ses duyuyor da... Aman Ya Rabbi! İbrahim bin Edhem hazretlerinden bahsediyor. Hastaya ilaç mı sorulur, hemen çıkıyoruz yola. AK DENİZ, PAK CAMİ... Jable, Humus Lazkiye arasında şirin bir kasaba. Başı karlı Lübnan dağlarını geriden dolanınca ortalık aydınlanıveriyor, yosun kokulu rüzgar arabanın içine içine doluyor. Bahr-i sefid nasıl da aşina... Mavinin şu tonu hiçbir denizde olmaz zira... Solumuzda ak köpüklü sahil ve yalılar, sağımızda sarp tepeler ve zaptı zor hisarlar. Bunlar haçlı kaleleri, kimbilir Selahaddin Eyyubi’yi nasıl uğraştırdılar? Keyifli bir yol. Göz alabildiğine uzanan zeytinlikler ve pembe çiçekleriyle göz alan zakkumlar... Şair “yeşil giy ala karşı” demiş. Yakışıyor be. Haklı valla... Öğle ezanı okunurken Jable’ye varıyoruz. Sormaya gerek bile kalmıyor, Bizans harabelerinin yanı başına oturtulan ak cami dostça gülümsüyor. İçinde iki sanduka var, biri İbrahim bin Edhem hazretlerine ait, öbürü arkadaşı, yoldaşı ve manevi veziri Yakub’a. Sağ olsun cemaat dostça karşılıyor, bildiklerini anlatıyorlar. İbrahim bin Edhem hazretleri bir deniz kazasında (bazılarına göre deniz gazasında) şehid olunca buraya defnedilmiş. Külliye zarif ve oturaklı. Belli ki devlet eli değmiş, onlara sorarsanız bizzat validesi yaptırıyor. Başbakanımızın “One minute” çıkışından sonra itibarımız hayli yükselmiş, bizi ağırlamak için yarışıyorlar. Ne yazık ki o kadar vaktimiz yok. Caminin İmamı “bu ikrama hayır diyemeyeceksiniz ama” deyip duvara gömülü dolabın kapağını aralıyor. Bu nasıl bir koku? İnsanın aklına güllü gülistanlı beyitler düşüyor. Müzeyyen kutular ve ince ince işlenmiş kumaşlar arasından itina ile çıkardığı bir cam muhafazayı uzatıyor. İçinde yüzü suyu hürmetine âlemlerin yaratıldığı Serverin (sallallahü aleyhi ve sellem) saçları var. Öpün koklayın, yüzünüze gözünüze de sürün diyor... Dönüyoruz ama gönlümüz orada kalıyor. Dilerseniz yazımızı M. Said Arvas hocamızın sözüyle noktalayalım. “Babası Edhem padişah idi, unutuldu gitti. Oğlu İbrahim dervişliği seçti, 1200 küsur yıldır gönüllerde yaşıyor!”
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 99547
    % 1.59
  • 6.0594
    % -3.21
  • 7.1276
    % -3.1
  • 7.9636
    % -2.83
  • 234.329
    % -3.49
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT