BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Medeniyetimizin AÇIK FORMÜLÜ

Medeniyetimizin AÇIK FORMÜLÜ

Formül, büyük Türk tarihçisi Fuad Köprülü’ye ait: İslâm öncesi Türk medeniyeti+İslâm (Doğu Akdeniz) medeniyeti+Avrupa (Batı Akdeniz) medeniyeti=Türk medeniyeti



Harbiye ve Tıbbiye’yi kuran Sultan II. Mahmud, Tıbbiye’nin açılışında “Modern tıbbı Fransızca olarak öğrenin, sonra dilimize nakledin” demişti. Bugün yaşadığımız Türk veya Türkiye medeniyetinin (uygarlığının) formülü şöyledir: İslâm öncesi Türk medeniyeti+İslâm (Doğu Akdeniz) medeniyeti+Avrupa (Batı Akdeniz) medeniyeti=Türk medeniyeti. Formül, Gökalp tilmizi olan 20. asrın en büyük Türk tarihçisi (bilhassa kültür tarihçisi) Fuad Köprülü’ye aittir. Formül bugün de geçerlidir ve doğru olduğu için her zaman geçerli kalacaktır. 19. asırda, Batı medeniyetine geç, fakat çok yoğun ve kesin geçiş yaptık. Orijinal Türk ve sonraki Müslüman Türk medeniyetlerindeki kazanımlarımızı muhafaza ettik. Batı’dan aldıklarımızı buna ekledik. Pekiyi Batı kültür, teşkilât ve yenilikleri için modelimiz hangi ülke idi? Fransa Modeli Fransa’yı örnek aldık. Devletçi olması bakımından ve başka sebeplerle de Fransa’yı seçtik. Anglo-Sakson (İngiliz) modelini seçse idik geleceğimiz nasıl olurdu sorusu geçerli olsa da, geçmişi değiştirmek mümkün değildir. Fransa’yı seçmemizin birinci sebebi devletçi bir model olmasıdır. Hiç değilse 1789’dan sonra devletçi... Batı veya Avrupa medeniyetinin formülünü de vermem doğru olur, şöyledir: Yunan kültürü+Roma hukuku ve devlet düzeni+Hristiyanlık+her Avrupa milletinin kendi millî kültürleri. Fransa ile münasebetlerimizin tarihi Orta Çağ’a çıkar. Osmanlı dönemini ele alırsak, 16. asrı pas geçiyorum. Kaanûnî’nin Kral Birinci François’ya (Fransua) yazdığı mektup okul kitaplarımıza girmişti. Oğlu İkinci Henri (Anri) ise, Türkiye’den istikraz yapmak için Fransız donanmasını rehin göstermiştir. Sonra devir değişti. Bir iki çizgi vermekle yetinmek durumundayım. Batı’ya açılışta Harbiye ve Tıbbiye’mizin ağırlığı malûmdur. İkisini de modern devletin kurucusu İkinci Sultan Mahmud (1807-1839, doğumu 1785) açtı: Hem de Tıbbiye’de öğrenim dili Fransızca olarak. Açış nutkunda “modern tıbbı Fransızca olarak öğrenin, sonra dilimize nakledin” demeyi unutmadı. Harbiye’yi 1835’te, Napolyon’un eseri ve o yıllarda dünyanın birinci harb akademisi olan Saint-Cyr (Sen Sir) örneğine göre başlattı. Cumhuriyetimizi kuran bütün subaylar bu Harbiye’den çıktılar ama 1870’lerde öğrenim Fransız bırakılarak Prusya örneğine çevrilmişti. Bâb-ı Âlî Terceme Odası’nın kurucusu da Sultan Mahmud’dur ki Siyasal Bilgiler’in çekirdeğidir. Çok iyi Fransızca bilen diplomatlarımız buradan yetişti. Fransızca, 1945’e kadar dünyada diplomasi ve en büyük kültür dili idi. Ne Şekspir, ne Britanya cihan devleti, İngilizce’yi birinci dereceye çıkaramazken, 1945’te Birleşik Amerika’nın zaferi, İngilizce’ye bugünkü durumunu kazandırdı. 1945’e kadar her derecedeki okullarımızda Fransızca yüzde 90 oranında idi. Geriye kalan %10’u önce Almanca, sonra İngilizce paylaşıyordu. Ne kadar başka bir dünya değil mi? Yenileşme Edebiyatımız Edebiyatta yenileşme, müesseselerimizden çok daha geçtir. 1860’ta Şinasi Efendi, Ziyâ Paşa, Nâmık Kemâl Bey’le başladı diyebiliriz. Zira Türkçe, dünyanın çok köklü dillerinden biri idi ve Türkçe şiir, dünyanın en büyük birkaç şiirinden biridir. Onun için roman, hikâye, tiyatro gibi klasik edebiyatımızda bulunmayan türleri de almamız gecikti. Örneğimiz Fransa, Fransız edebiyatı oldu. Yenileşme edebiyatımızın seçkin isimleri, Şekspir ve Göte’yi bile Fransızca’larından okudular. Batı dillerinde en büyük şiir Fransız’dır. En büyük musiki ise kıyas kabûl etmez surette Almanlar’dadır, Fransız ve İtalyan musikileri bunu izler. Bize Batı Musikisi, İtalyan yoluyla girdi. Zira Türk Musikisi gibi çalgıdan fazla güzel sese (bel canto) dayanır. Osmanlı Hânedânı mensuplarına, 1830’lardan başlayarak çocukken Fransızca öğretildi. Hânedânın düşmesine (1924) kadar çok az şehzâde ve sultan başka bir Batı dili öğrenmiştir ki istisnalardan biri son halîfe İkinci Abdülmecid’dir, Almanca ve İngilizce de biliyordu. Bugün kullandığımız Türkçe’de Fransızca asıllı birkaç bin kelime mevcuttur. Başka hiçbir Batı dilinden bu kadar iktibasta bulunmadık. İngilizce asıllı kelimeler gittikçe fazla girmeye başladı. Ancak Fransızca kelimelerin oranına erişmesi mümkün görünmüyor (İngilizce’de de Fransızca’dan alınma kelimeler bizden çok fazla ve on binin üzerindedir). BU DÖNEM GEÇİCİDİR Fransız etkileri, Fransa ile siyasî ilişkilerimizden uzak kaldı. Fransa ile savaştığımız zamanlarda bile Fransızca konuşmaktan, okumaktan geri kalmadık. Meselâ Fransızca öğrenerek Prusya sisteminde yetişen Atatürk, Prusya’dan hoşlanmazdı. Fransız kültürüne sempatisi vardı. Danıştay, Yargıtay, Sayıştay, mülkî sistemimiz ve bugün süregelen sayısız kuruluş, Fransız örneğine göre kurulmuştur. Millî Mücadelemiz’de Fransızlar güneyimizde Ermeniler’i kullanarak ve onlara kanarak kötü şeyler yapmakla beraber, İngilizler gibi direnmedi, erken ayıldı. Gerek Balkan Savaşı’nda, gerek Millî Mücadele’de bir kısım Fransız aydınları Türkiye’yi desteklediler. Başta, Fransız edebiyatının çok büyük isimleri Pierre Loti ve Claude Farrère gelir. İkisinin de adı, İstanbul’un mûtenâ caddelerine verilmiştir. Türkofobi (Türk korkusu, Türk husûmeti), Fransa’da da mevcut bir hastalıktır. Ermeni diasporasınca sürekli körüklenmektedir. Bugün Deveciyan ve Sarkozy ile, Türk-Fransız ilişkileri tarihinin asgarî çizgisine düştü. Ama kültür ilişkilerimiz o derecede kuvvetli ki, bu dönem geçecektir. NATO’da olduğu gibi Avrupa Birliği’nde de beraberiz, müttefikiz. Sarkozy’siz, hattâ Beşinci Cumhuriyet rejimine geçmiş bir Fransa’ya az kaldı.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT