BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kırkpınar Sarı Saltuk’la başlamıştı

Kırkpınar Sarı Saltuk’la başlamıştı

Osmanlı hatırası Kırkpınar’ı anlatmaya nasıl doğduğuyla başlayalım. Kırkpınar’ın doğuşuyla ilgili bilgiler efsanedir. Ama Kırkpınar gibi bir destanı, kuru tarih anlatamazdı, onu anlatmaya ancak efsanelerin gücü yeter. Öyle bir efsanedir ki, tarih ve coğrafyayla, Türk oğlunun karakteriyle yüzde yüz uyuşan, gerçekle bu kadar iç içe olan başka bir efsane yoktur. Nice tarih profesörlerini, hatta Dede Korkut‘u mezarından kaldırıp bir araya getirip, Kırkpınar için bir efsane yazın deseydik, bu kadar mükemmel olmazdı. Bu efsaneyi bu kadar mükemmel, altın ilmiklerle ören, binlerce yılda oluşan milli şuurdur.



Başpehlivanlar Ağalar ve 648. KIRKPINAR - 2 Osmanlı hatırası Kırkpınar’ı anlatmaya nasıl doğduğuyla başlayalım. Kırkpınar’ın doğuşuyla ilgili bilgiler efsanedir. Ama Kırkpınar gibi bir destanı, kuru tarih anlatamazdı, onu anlatmaya ancak efsanelerin gücü yeter. Öyle bir efsanedir ki, tarih ve coğrafyayla, Türk oğlunun karakteriyle yüzde yüz uyuşan, gerçekle bu kadar iç içe olan başka bir efsane yoktur. Nice tarih profesörlerini, hatta Dede Korkut‘u mezarından kaldırıp bir araya getirip, Kırkpınar için bir efsane yazın deseydik, bu kadar mükemmel olmazdı. Bu efsaneyi bu kadar mükemmel, altın ilmiklerle ören, binlerce yılda oluşan milli şuurdur. Kırkpınar’ın ilk doğuşu Sarı Saltuk‘ladır. Sarı Saltuk kimdir? O, Türk insanına Anadolu’yu ve Avrupa’yı hedef gösteren Türkistan’ın büyük evliyası Ahmet Yesevi Hazretlerinin talebesinin talebesi bir alperendir. Hocasının işaretiyle Türk oğluna Avrupa’yı vatan kılmak üzere, arkadaşlarıyla birlikte Anadolu’ya gelir. Burada Peygamber Efendimizi rüyasında görür. Peygamber Efendimiz, rüyada Sarı Saltuk’a, “Edirne’yi fethet. Bu diyar, darünnasırdır (yardım diyarıdır), burasını küffar elinde komayın” der. Bu işaret üzerine Sarı Saltuk ve beraberindekiler Çanakkale Boğazı’na ulaşırlar. Ve Trakya’ya, (Rumeli’ne, Avrupa’ya) ayak basarlar. Bu muhteşem hadiseyi Seyyid Lokman, Oğuznamesi’nde, “Sarı Saltuk, ubur etti (geçti) Urumeli’ne Altı yüz altmış iki idi heman” şeklinde ifade etmektedir. Tarihi hicri 662, miladi 1263 idi. Yani Orhan Gazi’nin oğlu Şehzade Süleyman’ın Rumeli’ye geçişinden 91 yıl önce, Sarı Saltuk ve arkadaşları Rumeli’ne geçtiler. Yollarına devam ederek, Edirne’ye geldiler ve 1264 yılında Edirne’yi fethettiler. Edirne’nin fethiyle birlikte burada Kırkpınar güreşlerini başlattılar. Edirne’yi terk ettikleri 1304 yılına kadar Kırkpınar güreşlerine devam ettiler. KARA DA YÜRÜYORDU Demek ki, Kırkpınar’ın asıl başlangıç tarihi, bugün kabul edilen başlangıç tarihinden 98 yıl öncedir. Sarı Saltuk, kendisi bir cihan pehlivanıydı, dünya şampiyonuydu. Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Şehzade Cem, Edirne Valiliği sırasında Ebul Hayr-i Rumi’ye Saltukname isimli kitap hazırlatır. Bu kitapta, Sarı Saltuk’un düşmanlarıyla karşılaştığında, “Ben ki cihan pehlivanı Sarı Saltuk’am” diye nara attığı, kendisinin Hıristiyanların başpehlivanı Elyon-i Rumi ile güreş tuttuğu ve onu yendiği, bunun üzerine Elyoni Rumi’nin Müslüman olarak “İlyas-i Rumi” ismini aldığı yazar. Gelelim Kırkpınar’ın Osmanlı zamanında doğuşuna. 1354 yılının Haziran günleriydi. Osmanoğlu’na Anadolu dar geliyor, Boğazı geçip Avrupa’ya kanat açmak için izin bekliyordu. Orhan Gazi, oğlu Şehzade Süleyman’ı Avrupa’ya (Rumeli’ne) geçmekle görevlendirdi. Mevlana sevdalısı genç şehzade, kırk alperen arkadaşıyla, Çanakkale Boğazı’nın Anadolu yakasındaki Çardak kasabasına geldi. Bir mübarek gecede Salcı Baba’nın yaptığı sala bindiler. Deli Kızıl Sultan isimli bir meczup kendisini de almalarını ister. Kabul etmezler. Yola çıkarlar. Gürültü üzerine döner bakarlar ki, Deli, kucağını kumla doldurmuş, saçıyor, saçtığı yerde kara yürüyor. Bakarlar ki, Boğaz kapanacak, onu da sala alırlar ve Rumeli’ne geçerler. Mevlit yazarı Süleyman Çelebi’nin dedesi ve Orhan Gazi’nin kayınbiraderi Şeyh Mahmut, bu geçişi, halkın hissiyatına tercüman olarak şöyle dile getirmiştir: Keramet gösterip halka, Suya seccade salmışsın, Yakasın Rumeli’nin, Dest-i takva ile almışsın. Halk, Şehzade Süleyman ve arkadaşlarını alperen olarak görüp, onların keramet gösterip seccade üstünde Boğazı geçtiklerine, Avrupa’yı kılıç zoruyla değil, takva eliyle, Allah-ü Teala’nın emirlerine sarılmakla aldığına inanmıştır. İKİ ALPEREN ŞEHİT OLURLAR Bu geçişi tarihçiler, Türk tarihinin en önemli üç hadisesinden biri olarak zikretmektedirler (Diğer ikisi, Türklerin Müslüman olması ve 1071 Malazgirt zaferidir.) Şehzade Süleyman, bu geçişten sonra, Gelibolu yakınlarında atından düşerek, şehit olur. Alperenler tarafından Gelibolu-Bolayır’a defnedilir. Atı da hemen yanına. Bu, binlerce yıldır devam eden bir alp geleneğidir. Akın başlamıştır, durmak yoktur. Şehzade Murat, bayrağı yere düşmeden ağabeyinin elinden alır. Trakya içlerine ağabey yadigarı alperenlerle akmaya devam eder. Akıncı, alperen, her an savaşa hazır kimse demektir. Güreş de savaşa en güzel hazırlık vasıtasıdır. Kırk yiğit fırsat buldukça birbirleriyle güreşmektedirler. 38’i güreşlerini ayırmıştır. Ancak iki yiğit bir türlü yenişemezler. Yolları Edirne yakınlarına, Arda nehri boylarına, bu güzel nehir kenarındaki, Simovina yakınındaki çayırlığa düşer. Yine güreşirler. Ama iki can yiğit yine yenişemezler. Pes etmeyi de birbirlerine ihanet görürler. Güreş, savaşa hazırlık olduğundan, ustalık, kuvvet, maharet gibi sahip bulundukları bütün güçleri kullanırlar. Akşam olmuştur, güreşleri hâlâ devam etmektedir. Gönülceğizleri, bu kadar yükü kaldıramaz. Emanetleri, sahibine teslim ederler. Şehit olmuşlar, çalışmakla kazanılabilecek en yüksek dereceye kavuşmuşlardır. (Yarın: Kırk tane pınar akıyordu)
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 102936
    % 0.66
  • 4.5535
    % -0.66
  • 5.383
    % -0.23
  • 6.1314
    % -0.15
  • 189.573
    % -0.31
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT