BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bir yuvarlak, bir dikdörtgen ve iki yeşil... (3. ve Son Bölüm)

Bir yuvarlak, bir dikdörtgen ve iki yeşil... (3. ve Son Bölüm)

Futbol topunun bizleri esir almış bir yuvarlak, o topun devinmelerinin yayınlandığı bir dikdörtgenin ise televizyon olduğunu anlatarak sürdürüyorum yaz sıcaklarıyla mücadelemi. Ligini yetmiş iki buçuk millete pazarlayarak hayatını sürdüren ilk 5 ülkenin arasına girmeye çalışan diğer gariban ülkelerin kendini kandırmasına, daha doğrusu taraftarlık aşkının ilkelliğiyle donatılmış bir güruhu sömürmesinedir isyanım.



İki “güzel adam” gitti. Biri TRT disiplini ile konuştuğu ve TRT görgüsüyle anlattığı için çok fazla akılda kalmadı ama adamlığıyla derin izler bırakarak öldü. Diğeri ise aykırılığın kitabını yazarak gitti. Benim hiç yazasım yok bugün ama mecburum. Orhan Şengürbüz’ün TRT terbiyesiyle ve Vedat Okyar’ın aykırı ama saygılı duruşuyla yazmaya devam etmeliyim. İkisini de çok özleyeceğim... Futbol topunun bizleri esir almış bir yuvarlak, o topun devinmelerinin yayınlandığı bir dikdörtgenin ise televizyon olduğunu anlatarak sürdürüyorum yaz sıcaklarıyla mücadelemi. Ligini yetmiş iki buçuk millete pazarlayarak hayatını sürdüren ilk 5 ülkenin arasına girmeye çalışan diğer gariban ülkelerin kendini kandırmasına, daha doğrusu taraftarlık aşkının ilkelliğiyle donatılmış bir güruhu sömürmesinedir isyanım. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve İspanya... Bu ülkeler pahalı oyuncularını kulüp bazında gelire ve ülke bazında prestije dönüştürebilir ve maç organizasyonlarını tüm dünyaya kolayca pazarlayabilirler. Ya biz?.. Kendimizi kandırırız... Aslında üç bölümdür söz ettiğim takımının rengine aşık olanları kandırırlar. “Dünyanın en büyük derbilerinden biri” derler bizimkine, özetini bile kimse almaz. Bir maçımız yoktur ki; Afgan televizyonunda özet olabilsin... Bizim yuvarlağımız ancak bizim dikdörtgenimizi doyurabiliyor. İşte o nedenle bir başkan çıkıp “üç yıl şampiyon olacağız” diyor, “üç yıl içinde mutlaka bir Avrupa finali” demek yerine. Bir diğeri çıtayı yükseltip şampiyonluk sayısını dörde, beşe çıkarabiliyor, birkaç hafta sonra girişeceği Şampiyonlar Ligi üzerine hayal kurdurmak varken. Yani hayal satıyorlar. Hayal kurduruyorlar ki, onlar hayallerdeyken yeni formalarla şu kriz döneminde son kuruşlarını da alabilsinler diye “ara sıra kazanan” adamın... Asla kaybetmeyen adamlar bu işi uluslararası boyutlarda örgütleyenlerdir. Hep kazanan adamlar ise kendi ülkelerinde bunu pazarlayanlardır. Portekiz 4, Hollanda 4, İskoçya, Norveç ve İsveç 3, Belçika 2 takımla girebiliyordu Avrupa kupalarına. Biraz seslerini yükseltip, büyüklerle oynamadan da ülkelerine tur sevinci yaşatıp “bir şeyler başarmış gibi” yapmaları gerektiğini anlattılar. Şimdi ön elemeler ve play-off sonrasına kaldı büyük hayaller. O dikdörtgenin uluslararası platformunda yer alabilmek yine uzak bir ihtimal ve hayal. Yani satılması zor bir hayal. İşte o nedenle iç hayalleri satmak şart oldu son duruma rağmen... Gemide isyan çıktı Ajax takımının idari yöneticilerinden Frank Kales’in basın tarafından pek hürmet edilmeyen ancak bugünkü durumun oluşmasına neden sayabileceğimiz bir çıkışı vardı. Aslında bu çıkışı Celtic. Glasgow Rangers ayarındaki tüm kulüpler için yaptığı biliniyordu. Daha da genişletirsek onun çıkışı Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş gibi kulüpleri de yakından ilgilendiriyordu. Bu çıkış Galatasaray’ın 2000 UEFA Kupası sonrasına denk geliyordu ve tüm “ezilen” kulüplerin sözcüsü oluveriyordu Ajax’ın idari yöneticisi. Şöyle diyordu: “Eğer Barcelona 50 miyon pound, eğer Milan 33 milyon pound kazanıyorsa o zaman bizler en azından 17 milyon pound kazanmalıyız. Bunları kazanamayan bir takım UEFA Kupasını kazandığında bile buna yaklaşamıyorsa bunda bir sorun var demektir. Televizyon gelirinden benim takımım ve hatta UEFA şampiyonu Galatasaray 1 milyon pound ancak elde edebiliyorsa, onun finalde geçtiği Arsenal onun çok çok üzerinde pound elde etmeye devam edecekse bunda bir sakatlık var demektir. Umarım tartışmayla bir sonuca ulaşırız... Ulaşamazsak, çatışma ile ulaşmak tek seçeneğimiz olur ki; bunu hiç istemeyiz” Buyurun bugünkü statü değişikliğinin nedenini ve doğum tarihini... Kendileri için verilen bu kavgadan bizimkilerin haberi var mı onu bilemem, ancak bizimkiler hâlâ daha “ara sıra kazanan” adamın cebindeki son kuruşu sömürmeye çalışıyorlar, çünkü onlar “hiç kaybetmeyen adam” olmayı sürdürmek zorundalar. Kaybederlerse oyun sonunda “hiç kazanamayan adamı” yani hakemi, sezon sonunda ise futbolu organize etmekle görevli federasyonu suçlayacaklardır. Çünkü bu sevimli ve masum oyunu korumak ve kollamakla görevli olan federasyonu kendileri seçtirmişlerdir ve aslında ana görevi başkanları kollamaktır... Bu anarşist ve küçük futbol araştırmamı burada kesiyorum. Artık ben de futbolun dedikodusuna dönebilirim... >> S-ÖZ Anlatabilecekleriniz, karşınızdakinin anlayabileceği kadardır... >> POST-İT: “Taraftarların takımları ile ilgili doymak bilmez bir iştahları vardır ve bunu sömürecek yöneticiler her zaman bulunur” Bunu ben söylemiyorum, bir uluslararası araştırmadan aldım... >> Erkek erkeğe sağlık Şu ünlü proje bitti ama beni de bitirdi. Tam 66.670 kişiye erkek sağlığının bilincini, performans arttırıcı asrın keşfi ve kalp hastalarının bile kullanabileceği Le Vitra’nın sporcular arasında asla doping sayılmayan bir takviye olduğunu anlatmaktan dilim şişti. Günlerdir başka yayın organlarında 6 aylık serüvenin matrak taraflarını anlatıyorum. Yenisi düşünülüyormuş... Bayer ise varım... >> Futbol için en aşağılayıcı yorumu Joao Havelange 1974 yılında Dünya Kupası için Almanya’ya ya gelirken yaptı: “Futbol adlı bir ürünü satmaya geldim...
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT