BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > KIZ KARDEŞLERİN ÇEYİZİ ‘CAMİ’ OLDU

KIZ KARDEŞLERİN ÇEYİZİ ‘CAMİ’ OLDU

Makedonya Kalkandelen’den ibretli bir cami hikâyesi... Hurşide ve Men-sure adlı iki kız kardeş çeyizlerinden takılarından vazgeçip, Alaca Külliyesi gibi zirve bir esere imza attı.



İZ BIRAKANLAR İrfan ÖZFATURA irfan.ozfatura@tg.com.tr Makedonya Kalkandelen’den ibretli bir cami hikâyesi... Hurşide ve Men-sure adlı iki kız kardeş çeyizlerinden takılarından vazgeçip, Alaca Külliyesi gibi zirve bir esere imza attı. Üsküp’teyiz... Sağolsun, Sultan Murad Camii imam ve hatibi İsmail Hoca külliyeyi tanıtıyor. Bir ara pencereden yarım yamalak görünen bir minareyi işaret ediyor: “Gördüün? Tutunsüz cami” - Tütünsüz mü? - Bilırsın nedir Tutunsüz cami? Dinle bak nasıl bi hikaye var onda... - Buyrun hocam? - Şimdi var imiş iki kardaş taa Türk zamanında. 30 yıl baraber çalışmışlar, işleri ortak. Biri tiryaki, öbirisi tutuni agzına vurmas. Nasıl geldi vakit, ayrılmışlar. Sigara kullanan yapar bi esap. Günde bir paket içsem şu kaa lira. Yıl ücyuzatmıjbej gün. Çarp oni da 30’la... Kardaşının önüne epey bi para bırakır. Öbiri sorar “nedır bu?” -O dur ki tutün parası! -Nerden icabettı be ya? -Eh ben onca yıldır içerim tutün, arcaarım kasadan... Şimdi lazım ödiyem sana. Kardaşı “dur” demiş “bununla yaptıralım bir cami, sevabi sana da olsun bana da.” SANKİ YEDİM Fatih Sinanağa Mahallesindeki Sanki Yedim Camiinin de hoş bir hikayesi var. Bundan 300 yıl kadar evvel mahallede Keçeci Hayreddin diye bir esnaf yaşıyor, halis, abid bir insan. Elinin emeği ile geçinmeye çalışıyor. Gönlünde bir cami yaptırmak var ama bu iş onun boyunu çoook aşıyor. Mübarek, yılmıyor, yıkılmıyor. Vaz geçebileceği masraflarını hususi bir kesede topluyor. Mesela yeni bir mintan mı alacak? Almıyor, “sanki giydim” deyip parayı mâlum keseye aktarıyor. Fayton mu tutacak? Tutmuyor, “sanki bindim” deyip bedelini ayırıyor. Canı kebap mı çekti yemiyor, “sanki yedim” diyor. Helvacı, meyveci, bozacı... Dükkanın önünden kim geçse akçeler kese değiştiriyor. İşte böyle böyle bir meblağ birikiyor ve bunlarla “Sankiyedim Camisinin” inşaasına başlıyor. ŞAR DAĞI ŞAHİT Bu iki peşrevden sonra mevzuya girelim. Osmanlı bundan 720 yıl evvel (1. Kosova Savaşı ile) Balkanlar’da kalıcı olduğunu ilan ediyor. Ecdadımız feth ettiği topraklara adalet ve hizmet götürüyor. Batılılar gibi çalmıyor, çırpmıyor, sömürmüyor. Hem halkın emniyetini sağlıyor hem de refağını düşünüyor. Sadece Kalkandelen’e 12 cami 4 medrese 7 tekke 10 han 100 çeşme, yollar, köprüler yaptırıyor. İşte Alaca Camii de onlardan biri... Alaca!.. Bu ismi iç mekana akseden o tatlı kızıllıktan dolayı almış. Allığın sebebi harçta kullanılan yumurtalar... Cami nasıl narin ve nasıl müzeyyen anlatamam. Adeta “bana hanım eli değdi” diye bağırıyor. Evet değmiş. Hisli, ibretli bir hikayesi var... Efendim, eşraftan birinin (ne yazık ki adını bilmiyoruz) iki kızı oluyor. Büyüğünün adını Hurşide öbürünkini Mensure koyuyor. KISKANANLAR ÇATLASIN Bilirsiniz bizde kız beşiğe yatırıldı mı, çeyizler sandığa sıralanır... Eh Kalkandelen’de de farklı olmuyor. Yıllar yılları kovalıyor, filanca yere iğne oyası, feşmekan köye kilim ısmarlanıyor. Bursa’dan kumaş, Debre’den gümüş getirtiliyor. Sipariş listesine bakarsanız daha çoook işleri var, kap kacak, terlik papuç, yastık yorgan... Eksik gedik bir türlü bitmiyor. Bilirsiniz çeyiz kız için değil elalem için yapılır, garipler kullanamadan sergiler açar, mahallelinin beğenisine sunarlar. Düğün arafesinde arabalara yükler, damat evinin yolunu tutarlar. Ama öyle doğruca gidilmez, beldenin bütün sokaklarına girer çıkar, davulcu zurnacı tutup, ortalığı ayaklandırırlar. Yani kibarca “görün işte” derler “elimizden geleni yaptık, gücümüz neye yetiyorsa...” Aslında bu merasimler kem gözlülerin nazarını çekmekten başka işe yaramaz, birileri dudak kıvıracak bahane bulur mutlaka... Hatta anlatılır paşanın teki kızı için mükemmel bir çeyiz hazırlamış, İran Halıları, Hind kumaşları, şamdanlar, kaseler, fincanlar, billurlar. Yani yok yok. Doğacak çocuğun beşiğinden oturağına kadar... Paşa memnun... Eh bundan alası Şam’da kayısı... Ancak fukaranın biri yolunu kesiyor “paşası paşası” diyor “hani mangalın maşası?” Hurşide ve Mensure’nin babaları bey midir ağa mıdır bilmiyoruz. Belki de tacirdir ama varidatlı olduğu vakıa... Kızları için kasaları keseleri açıyor, “ben bu parayı onlar için kazandım” diyor, “her şeyin en iyisi alına!” O devir kızları 15 - 16’sında gelin olduklarına göre bunlar daha küçük olmalı. Herhalde 12 sinde 13’ünde filan... DOĞRU BE ABA Hurşide çok zahide bir kız. Milletin gözünü pörtlete pörtlete baktığı ziynetlere “ne yani alt tarafı taş metal” diyebiliyor, altını elması elinin tersi ile itebiliyor. Mensure ise dünyalar iyisi bir kız, vur tokatı lokmasını al ağzından. Hurşide düşünceli geçen günlerden sonra bacısını kenara çekiyor “bak abacım” diyor, “bir teklifim olacak sana...” NİYET HAYIR Mensure’nin lügatinde itiraz gibi bir kelime yok, hemencecik “oluur” diyor, “benden yana tamam.” - Bi dinle hele! Bilırsın bu çeyiz işi hem yorucu, hem masraflı... Çoğunu da kullanmayacağız zaten, maksat onun bunun ağzını kapamak... Halbuki her kuruşun vebali var, ne kaaa mal, o kaaa hesap. Bir kefene sarılıp gideceğiz sonunda. - Doğru dersin be aba... - Var mısın bir cami yaptıralım şu çeyiz parasıyla. - İyi de babam ne der acaba?... - Ne diyecek. Beze püsürüğe nehir gibi akıtıyor ya... O akşam babalarını kapıda karşılıyorlar. Biri terlik koşturuyor, öbürü kahve yetiştiriyor. Adamacağız “süleyesinız” diyor, “sizin bir diyeceğınız var bana?” Kızlar nefes nefese konuşuyor, daldan dala geçiyorlar... Biri susuyor, öbürü başlıyor, mevzunun etrafında dolanıyorlar. Babalarının kıvama girdiğini hissedince takıları getirip önüne koyuyorlar “baba biz isterız...” -Eeee? -Bir cami yaptıram bunnarla! Adamcağız gözlerini kısıyor, dalıııp gidiyor. Sükut... Sallangaçlı saat bile cevap bekliyor... Tık tıkların arası genişliyor da genişliyor, zaman ayan beyan uzuyor. AKIBET HAYIR Neden sonra manalı manalı kızlarının yüzüne bakıyor “Niyet hayır, akıbet hayır!” diyor, “Rabbim yardımcımız olsun altından kalkarız inşallah!” Kızcağızlar neşeli çığlıklar atıyor, buseler yağmur olup yağıyor... Adamcağız sözünde duruyor, önce Kalkandelen’in en mevki yerinde (Tam da Köpüklü nehri ile Anayolun birleştiği köşede) bir arsa ayarlıyor... Sonra ehil bir mimar bulup el sıkışıyor. Başlamak bitirmenin yarısıdır derler, kim bilir belki de eş dost da hayra katılıyor, içinde tuğlam olsun diyenler çıkıyor. Hurşide ve Mensure kardeşlerin hayalinde mutevazı bir cami yatıyor lakin ortaya muhteşem bir eser çıkıyor. Dahası hamam, mektep ve imaret de şekilleniveriyor. (1495) VE BİR HANIM DAHA Alaca Cami duvarlarında çiçekler, meyveler, göller, nehirler, islam beldeleri ve mesire tasvirleri yer alıyor... Ressamlar güya isimsiz ama Leonardo’yu aratmıyorlar... Nakkaşlar da ince ince çalışıyor oyalara dantellere nazire yapıyorlar. Mermerler zevkli, ahşaplar usta işi... Düşünün Türk İslam eserlerini es geçmesiyle tanınan UNESCO bile hakkını veriyor “bu eser dünya mirasıdır korunup kollanmalı” diyor. Aradan üç asır geçiyor. 1800’lü yıllarda Kalkandelen’de vazife yapan Recep Paşanın kızı Fatıma Hanım Alaca Camiye bayılıyor. Nasıl huzur verici bir mekan, eşiğinden ayrılamaz oluyor. Babasını ve biraderini (Abdurrahman Paşa) teşvik ediyor ve külliye esaslı bir tamirden geçiyor. Etrafı açılıyor, yeşillendiriliyor, tabiri caizse devlet eli değiyor. (Bu yüzden Paşa Camii de deniyor) ABLA KARDEŞ YAN YANA... Hurşide ve Mensure kardeşleri ölüm bile ayıramamış caminin avlusunda yan yana yatıyorlar. HESAP ORTADA Alaca Cami tartışmasız Balkanların en zarif camisi. Ama o mimarisi kadar yetiştirdiği hafızlarla da tanınıyor. Makedonya ve Arnavutluk’ta vazife yapan hafızların çoğu oradan yetişmiş, her yıl yüzlerce çocuk Kur’an-ı kerim öğreniyor. Hele şu günlerde cami kuş yuvası gibi, cüz kesesini boynuna asan seyirtip geliyor. Minikler hocaefendinin karşısında diziliyor, bellerinden büküle büküle heceliyorlar. “Be üstün be!.. Be esre bi!.. Be ötre bü!.. Be Bi Bü” Çoğu başak saçlı, boncuk gözlü, hokka burunlu şeyler... Bilmem Türk, bilmem Arnavut ama çok güzeller. Hele küçük hanımlar tülbent, minik efendiler keçe külah giyince daha bir şirinleşiyorlar. Nur ala nur, gören Maşaallah diyor. Alaca camiinde düzenlenen hatim merasimleri dillere destan, o gün Ohri, Sturga, Gostivar ve Üsküp, Kalkandelen’e akıyor. Herkes iki dirhem bir çekirdek, lokumlar tutuluyor, şerbetler içiliyor, gül suları serpiliyor. İlahiler, kasideler derken mushaflar açılıyor. Kulakların pası sedaların en güzeli ile siliniyor... Eller açık, gözler yaşlı, yüreklere nehirler akıyor. Dua... Dua... Dua... Ya Rabbi hasıl olan ecr-ü mesûbatı Hurşide ve Mensure kullarının aziz ruhuna... Bir sene değil iki sene değil... 514 yıl bu dile kolay... Düşünüyorum da eğer çoook çok mükemmel bir çeyiz hazırlamış olsalardı... Şimdi kim okurdu onlara? Alaca külliyesinin bazı binaları günümüze çıkamasa da hamam dimdik ayakta. Şirin bina Köpüklü Nehri’ne pek yakışıyor.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 89898
    % 0.37
  • 4.8232
    % -0.22
  • 5.6284
    % -0.33
  • 6.3815
    % -0.47
  • 192.903
    % -0.91
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT