BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Nurşin daima gündemde!

Nurşin daima gündemde!

Nurşin nurlanır ve şenlenir, sakinleri dünya hırsından arınır, gönül yapmaya, lokma paylaşmaya bakarlar... Tasavvuf yolcuları, hikmet avcıları şirin kasabaya koşar.



NURŞİNLİ BÜYÜK VELÎ ABDURRAHMÂN TÂGÎ Abdurrahman Tâgî hazretlerinin medfûn bulunduğu kabristan. Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül geçen hafta Bitlis vilayetimizi gezmişti malum. Nurşin’e “Nurşin” deyince ortalık kopmuş kalkmıştı hatırlarsınız. Nurşin nur yayılan yer manasına gelir ki bazı dilcilere göre Türkçe bir isimdir aslında... 1987 yılında adını değiştirir “Güroymak” yaparlar. Halbuki Bitlis Vilayetinin ismi Makedoncadır ama dokunanı karışanı olmaz. Bu bölge 13 asırdır Müslümanların elindedir, sadece Kürtler değil, Türkmenler, Avşarlar, Araplar da yaşar. Ahlatşahlar, Eyyubiler, Harezmşahlar, İlhanlılar, Celayirliler, Artukoğulları ve Timuroğulları havalide güzel izler bırakırlar. Bir ara Safevilerin (İran’ın) eline geçse de Bitlisli bir âlim (Şeyh İdris-i Bitlisi hazretleri) aşiretlerin Osmanlıya sadık kalmalarını sağlar... Bitlis sulak mı sulaktır, Botan, Hizan gibi güçlü akarsular bir yana Van Gölü uzanır yanıbaşında. Nemrut Kraterinin ağzı derin bir göldür, iç yamaçları gümrah bir orman. Toprakları bereketlidir, sadece tahılla kalmaz, leziz meyveler ve aranan tütünler yetiştirir, arıcılık, balıkçılık da yaparlar. Bitlis yemekleri üzerine uzun listeler yazılabilir, lakin bir tek büryan mutfak kültürünün gücünü anlatmaya yeter de artar. Siz Türkülere aldırmayın! Bitlis’te sadece beş minare yoktur, şehir sayısız Selçuklu eserini barındırır. Bilhassa Ahlat açık hava müzesi gibidir adeta... Nurşin ve Hizan ise medreseleri ile tanınır. Buradan yetişen âlimler hem Anadolu’da, hem de Suriye ve Irak’ta meşale olurlar... İşte biz bunlardan birini anlatmaya çalışacağız bugün... Haddimiz değil ama affına sığınarak... SÛFİ EVİ Şirvan... 180 yıl evvel filan... Molla Mahmûd, ilmiyle amil bir âlimdir. Hanımı Seyyide Meyâsin ise Evlad-ı resulden Molla Muhammed Efendinin kızı olup hal sahibidir. Bu kutlu haneden çok velî çıkmıştır, halk arasında “Sûfî evi” diye tanınmaktadırlar. Bir oğulları olur (Hicri 1247) adını Abdurrahman koyarlar. Abdurrahmân henüz kundakta iken tavrı duruşu ile dikkat çeker. Ebeveyni “bu bize Cenâb-ı Allah’ın bir lütfu ihsanıdır” der, yetişmesine ihtimâm gösterirler. Dedesi Molla Muhammed dahi sevimli torunu ile yakinen ilgilenir, onu ilmine vâris yapar. Abdurrahmân Tâgî yaşından olgundur, oyunla, oyuncakla meşgûl olmaz. Ya bir kenara oturup sohbet dinler, ya da satırlar arasında kaybolmaya bakar. Annesi vefat ettiğinde 10 yaşındadır daha... O günden sonra bütün enerjisini ilim yolunda harcar. Önce Molla Abdüssamed’in tedrisinden geçer, sonra Molla Ziyâüddîn Arvâsî’nin eteğine yapışıp ilim hikmet toplar. Ziyâüddîn Arvâsî hazretleri gönül ehli bir zattır, talebelerine “adı güzel Muhammed’in muhabbetini” (sallallahü aleyhi ve sellem) aşılar. Abdurrahmân Tâgî de aşk ateşi ile yanmaya başlar. Yöre âlimlerinden Molla Resuli Sipiki’nin, sonra da Molla Abdurrahmanı Melekendi’nin yanında okur, fıkıh, tefsîr, hadîs gibi ilimlerden icâzet alır. Gün gelir Ispahart medresesinde ders vermeye başlar. FİKİR, ZİKİR, ŞÜKÜR Talebelerini zaman zaman kırlara, tepelere, su başlarına götürür, Allahü teâlânın eşsiz kudretini anlamalarını sağlar. Çözümü zor meselelerle karşılaşınca, ilâhî aşka dâir bir kasîde söylemelerini ister. (Çoğu kez Şehy Ahmed-i Cüzeyri hazretlerinin divanından beyitler okurlar) O gözlerini yumar, Allahü teâlâya sığınır. Biiznillah meçhuller aydınlanır, murad ve mânâ netleşir, hakikat ortaya çıkar. Kanaat sâhibidir, kendisine nâhiye müdürlüğü, kâdılık verildiği hâlde dönüp bakmaz. Gözü tasavvuf yolundadır, yana yakıla bir mürşidi kamil arar. Bir ara Rufâî şeyhlerinden Hacı Emin Şirvânî’nin dergahına devam eder, sonra Şeyh Hamza Telvî’nin sohbetlerine katılır ve nitekim Kâdiri mensûblarından Şeyh Abdülbârî Çarçâhî’nin önünde diz kırar. Az yer, az uyur, bâzı geceler kabristânda sabahlar. Hocası ona her gün “yüz yetmiş bin” kere “Lâ ilâhe illallah” demesini emretmiştir. Lakin şuurlu olarak... “Kalbini bir taş kabul edeceksin!” buyurur “onu kelime-i tevhid çekici ile döveceksin. Ama cezbeyle vuracaksın, muhabbetle... Vuracaksın vuracaksın, kıvılcımlar çıkacak!” DEREYİ GEÇ ANLARSIN O günlerde büyük âlim ve veli Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri Külat’ta oturmaktadırlar. Abdurrahmân Tâgî o mübareğin talebelerinden Süleymân Erbûsî ile eskiden beri tanışır, akrandırlar. Bir gün öylesine soracağı tutar, “Külat’taki sûfîler nasıl? Ne yapıyorlar?” - Görmen lazım! Ah Karasuyu geçecek olsan! Bu cümlede insanı heyecanlandıracak bir şey yoktur ama Abdurrahman Tâgî’nin kulaklarında uğuldar. Bütün gece aynı cümle... Geçecek olsan... Karasuyu geçecek olsan... Sabahı zor eder, namazı müteakip Süleymân Erbûsî’nin peşine takılır, Külat’a doğru yola çıkarlar. Ne zaman ki zikrolunan dereyi aşarlar, bir başka âlemin kapıları aralanır. Kalbine nehirler akar sanki, izahını yapamadığı hâller, zevkler, tatlar... Bu köylerde hiçbir oyun aleti yoktur, çalgıcılar da uğramaz. Sakinleri değil kul hakkından, hayvan hakkından da korkar, lüzumsuz yere ata merkebe binmez, onları yormazlar. Pek sade giyinirler, vakitlerini camilerde, tekkelerde geçirmeye çalışırlar. DORUKLARA DOĞRU Abdurrahman Tâgî, Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerine hayran olur. Onun himâyesi ve tasarrufu altında hâllere sırlara yelken açar. Daha önce elde ettiğini sandığı makamların gafletten ve ömür tüketmekten başka bir şey olmadığını anlar. Bir sabah hocasına; “Efendim!” der, “her şeyde Lafza-i Celâl’in zikrini duyuyorum. Hattâ önüm sıra yürüyen köpekler bile onu söylüyorlar...” Bu olgunluk alametidir, tebessüm buyururlar. Hocasının emri üzerine iki yıl müddetle Ispahart kâdılığını yürütür. O sadece dava görücü, hüküm verici değildir, dosttur, arkadaştır, muallimdir sonra. İnsanlara güzel ahlâkı ile örnek olmaya bakar. Bilahare Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin hizmet ve sohbetlerine döner. Çoğu geceler uyumaz, hocasının penceresine bakan bir taşın üzerinde sabahlar. Bir gün değil, iki gün değil, tam dokuz yıl, dile kolay. Nihayet Sıbgatullah Arvâsî hazretleri icâzet verir, irşâdla vazîfelendirip sırtını sıvazlar. SEYD HAZRETLERİ Abdurrahman Tâgî “baş üstüne” der, ancak derse başlamadan evvel neyi var neyi yoksa satar, hepsini de hayra hasenata harcar. Gösterişten pek sakınır, yeni diktirdiği elbiseleri bir süre eskisi altına giyip örselenmesini bekler, ondan sonra kuşanır ancak... İşte bu samimiyet kalplere tesir eder, civarda “Seydâ Hazretleri” adıyla anılmaya başlar. Her mümin gibi o da Harameyn’in hasretiyle yanmaktadır, fırsatını bulur bulmaz Beytullaha koşar. Haccını îfâ ettikten sonra Resul-ü Zişan efendimizin nurlu ravdasını ziyâretle şereflenir, hisli anlar yaşar. Medîne-i münevverede İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Muhammed Mazhar’la (kudddise sirrüh) tanışır, Silsile-i aliye büyüklerini anar, anlatırlar... Hac dönüşü, hocasının emriyle, Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn beldesinde irşada başlar, halkla hemhal olur, unutulmaz dostluklar kurar. Nurşin zamanla nurlanır ve şenlenir, sakinleri dünya hırsından arınır, gönül yapmaya, lokma paylaşmaya bakarlar... Bir süre sonra tasavvuf yolcuları hikmet avcıları şirin kasabaya akar... Ziyaretçiler gün be gün artınca kazan kazan aş kaynatır, sofralar donatırlar. Fırınlar gün boyu çalışır, hatta bir değirmen yaptırırlar. Ancak komşu köydeki değirmencinin işleri bozulunca mübarek dayanamaz, “değirmeni yıkın” buyurur, “buğdayları yollayın ona!” Veliyullah budur işte. Bir mü’minin üzülmesine incinmesine dayanamaz. Abdurrahmân Tâgî hazretleri diğer Nakşi büyükleri gibi sohbete çok önem verir, ilerleyen yaşlarında bile sohbet kovalar. Bu uğurda zahmetli yolculuklara çıkar. Son günlerinde hayli hastalanmıştır. Buna rağmen hiçbir sünneti ihmâl etmez, namazlarını ayakta kılar. Yanlarına ot minderle destek yapılmasa oturamayacak kadar bitkindir lakin gece ibâdetlerini aksatmaz. ÖLÜM GÜZEL ŞEY... Vefât etmeden önce Serveri âlem (sallallahü aleyhi ve sellem) açıkça görünür, bal yemesini, şerbet içmesini emir buyururlar. Sevenleri “Aklınızdan yolculuk mu geçiyor?” diye sorarlar. Cevap manidardır, “yolculuk olmasa Aleyhisselatü vesselam efendimiz görünmezlerdi bana.” İkindiye doğru zevcesi Seyyide Kadriye Hanımın (ehl-i beyttendir) eteğinden tutar ve şu beyti okurlar Kâbe hareminin harîmine vâsıl olamazsın Eğer evlâd-ı Alî’nin eteğine yapışmazsan! Yakınlarına son kez nasihatte bulunur, yerine Şeyh Fethullah Verkânîsî’yi (Rahmetullahi aleyh) halîfe bırakırlar. Ve vakit saat gelir, ayrılığın olmadığı âlemde dostlarla buluşurlar... Komşuları bu güzel insanı ağlaya ağlaya defn eder, aradan geçen yıllara rağmen unutmaz, hatırasını yaşatırlar. Nurşin... Böylesine feyzli ve bereketli bir beldedir vesselam. Umarız onun adını taşıyan “açılım” da vesile olur hayra... Buyurdular ki! Hâlidiye büyükleri sesli zikir yapmaz ve yaptırmazlar. Zikirden maksad tevhid olup Allahü teâlânın varlığını ve birliğini hatırlatmaktır. Tesbih tanelerini eksik mi çektim fazla mı? Bunlara takılmayın. (O güzel kelimelerin yaşatacağı hali, zevki yakalamaya bakın) Mürşid-i kâmil talebesinin her hastalığını tedâvi eder. Yeter ki ihlâsı ve muhabbeti eksik olmasın. Tarikat-ı Nakşibendiyye sünnetleri ihyaya dayanır. Talip bidatlari ve ruhsatları terk etmeli, takva yolunda ilerlemeye çalışmalıdır. Zinâ yapan zinânın günah olduğunu bilir ve pişmanlık duyar. Lakin bid’atlere bulaşan cürm işlediğini bilmez, pişman da olmaz. İlaç, pişmanlıktadır, nefsini kusûrlu bulmakta... Kendisine dînini öğreten hocasına “neden” ve “niçin” diyen talebe iflâh olmaz. Mürşidine îtirâz eden, feyzine kavuşamaz. Farz namazlarınızı mutlaka “vaktinde ve cemâatle” kılın. Sünnetleri terk etmeyin asla! Hâlidiyye yolunda halvete girmek yoktur. Halvette şöhret vardır. Şöhret âfettir. İnsanlara hayret ediyorum niçin sohbeti arzulamazlar? Niçin sohbet meclisine katılmazlar? Niçin Allah adamlarının yanında bulunmazlar? Halbuki sohbet ehlinin ev sâhibi Allahü teâlâ, teşrîfâtçısı Hazret-i Ali, sâkîsi (su, çay dağıtanı) Hızır aleyhisselâmdır.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT