BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Eskisinden daha sağlam olacak

Eskisinden daha sağlam olacak

Gazetemizin sahibi Enver Ören Bey aradı; “Kalbimde olanı söylüyorum. Cüneyd eskisinden daha sağlam olarak ayağa kalkacak ve çok hizmet edecek” dedi, büyük manevi destek verdi



YAZARIMIZ RAHİM ER 6 AYDIR OĞLUYLA YAŞADIĞI ACILARI YAZDI Bölüm-2 Gazetemizin sahibi Enver Ören Bey aradı; “Kalbimde olanı söylüyorum. Cüneyd eskisinden daha sağlam olarak ayağa kalkacak ve çok hizmet edecek” dedi, büyük manevi destek verdi Cüneyd sadece makine yardımıyla nefes alıp veriyordu. Bu mecburiyet, bir buçuk ay sürdü. Günlerce, haftalarca bir kirpik kıpırdayacak mı, bir tek uzvu hareket edecek mi diye bekledik! Hollanda’ya vardığımızda, önce can dostumuz, güzel ahlak timsali Ahmet Erdoğan ve hemen ardından İhlas Holding Almanya temsilcisi Kenan Kubilay, İbrahim Akyıldız, Ahmet Aka, Mehmet Zeki Karadayı, Zeki Şahin, Mehmet Koca ve daha başka arkadaşlar bizi karşıladı. Biz daha havalanırken gazetemizin sahibi Enver Ören Bey, Kenan Kubilay Bey’e talimat vermiş. “Rahim Er geliyor, ne lazımsa yapın.” İşte o ân bir büyük ailenin içinde olmanın ne demek olduğunu idrak ediyorsunuz. Arkadaşlar, “Önce bir otele gideceğiz. Sizi otele bırakacağız, biz Ömer’le gidip hastaneleri araştıracağız” dediler. Dediklerini de yaptılar. Kaç saat geçti, gecenin kaçı oldu bilmiyoruz. Geldiler. Ömer, küçük oğlum, can yavrum, “Baba abim yaşıyor, baba abim yaşıyor” dedi. Neden böyle dediğini ancak Amerika’ya geldikten sonra açıkladı. TEŞHİS İÇİN GİTMİŞLER Meğerse onlara farklı bilgi ulaşmış. ‘Hastanelerde arayacağız’ bahaneymiş, teşhis için gitmişler. Arkadaşlar, bizi ancak sabaha Cüneyd’e götürdü. Bir süre sonra annesiyle AMC Hastanesi yoğun bakımındaydık. Üçüncü katta dipte bir oda. Yüzükoyun yatan başı sarılı kanlar içinde şişmiş bir vücut. Makineye bağlı. Ağzından, burnundan hortumlar giriyor. ‘Bu kim?’ Tanımak imkânsız. Orada yerde bir bot, bir yırtık kanlı çamaşırlar çuvalı ve cam kenarında bir kol saati duruyor. Ama tanımak ne mümkün. Oysa botunu çok iyi biliyordum. Saati kendim hediye almıştım. Buna rağmen gel de emin ol. Etrafında birkaç defa dolaştık. Nihayetinde sağ ayağının dış kenarındaki pembe lekeyi gördüm. Bu leke bana hep Sevgili Peygamberim kitabındaki resimlerinden birindeki bir gül yaprağını hatırlatırdı. Bu hissimi daha evvel kimselerle paylaşmamıştım. O lekeyi tanıdık. Ve emin olduk! Cüneyt Er, sıkı bir Formula hayranı... SAATİNİN MARKASI NE? Ömer de daha evvel ancak Cüneyd’in Bilgi Üniversitesinden talebesi Kerem Gülay’ın saatinin markasını sormasıyla abisini tanımış. Kerem, Leiden Üniversitesinde yüksek lisans yapıyormuş. Sonra bu üniversiteye gidince tanıştık. Kazayı duyup televizyonda Cüneyd’in adını görünce hemen Leiden’den Amsterdam’a gelmiş. Aslında bulmuş, fakat tanımakta emin olmadığı için geri dönmüş. Bir süre sonra rahat edememiş tekrar gelmiş. O gelişinde Ömer’le karşılaşmış. “Yukarıda bir yaralı var, benzettim, ama emin değilim” demiş. Sonra saatinin markasını sormuş, “Baş ucunda bir saat var” demiş, “Abinin saati ne marka?” Ömer, markasını söyleyince, Kerem “Evet, doğru” demiş, “Öyle ise abin!” Bizi karşılama ve Cüneyd’i bulma çalışmalarında elçilik sivil görevlisi Ercan Tanrıkut da ilk günden itibaren üzerine düşeni yaptı.. Pembe leke, saat, bot, yırtık kanlı çamaşırlar dolu naylon çuval.... SABIRLA DEVAM EDECEĞİZ Bir yabancı diyarda, Hollanda’da, bir hastanede bu yoğun bakım odasında, bu makineye bağlı, hortumlar içinde, kanlar içinde sadece nefes alıp veren kazazede genç oğlumuz, ciğerparemiz Cüneydimizdi. Hiçbir şüphemiz kalamadı. Mermer soğukluğundaki hakikatle baş başa kaldık. Tavan başımıza çöktü, gök kubbe üstümüze yıkıldı. Kenan Kubilay, Ahmet Aka, İbrahim Akyıldız ve o an orada daha kimler varsa hepsi en samimi, en ikna edici dillerle bizi teselliye çalışıyorlardı. Evet dıştan, zahiren halimizde hiçbir şey yoktu. Ama içimizde boralar, kasırgalar, fırtınalar esiyordu. Zemin ayağımızın altından kaymaktaydı. Bir ay sonra Nizamı Alem Camii berberinde tıraş olurken, aynada kendimi tanımakta zorlandım. Annesi, ne kadar metindi, ne kadar vakur. Hep de öyle kaldı. Hep, o bana destek oldu. Bir ara yalnız kalınca “Ne yapacağız” dedi. “Sabırla ve sevgiyle yola devam edeceğiz” dedim. Evliliğimizin 30. yılını kutlamak için beklediğimiz evladımızla buluştuğumuz o dehşet ânı, Cüneyd’in elinden tutmaya çalıştım ve kulağına eğildim. “Cüneyd! Biz geldik. Korkma, yalnız değilsin. Annen burada, Ömer burada, ben buradayım, arkadaşlar burada!..” Hitaplarım kaybolup gidiyordu. Sadece makine yardımıyla nefes alıp veriyordu. Bu manzara, bu konuşma, bu hitap, bu sessizlik, bu makinelere mecburiyet, bir buçuk ay sürdü. Günler boyu, haftalar boyu bir kirpik kıpırdayacak mı, bir tek uzvu hareket edecek mi diye bekledik! Hasbunallahi ve ni’mel vekil/Allahû telalâ bize yetişir, O ne güzel vekildir! Hastane bahçesi dolup dolup boşalıyordu. Akın akın ziyaretçiler gelmekteydi. Bizse bir taraftan Cüneyd’le meşguldük. Bir taraftan doktorlarla sürekli toplantılar yapıyorduk, bir taraftan da ziyaretçilerimizi ağırlamaya çalışıyorduk. Kaza değil de sanki düğün vardı. Bütün ıstırabımızı içimize gömüyorduk. KOCA BİR DUA ORDUSU Enver Ören ağabeyimiz aradı, “Kalbimde olanı söylüyorum. Cüneyd eskisinden daha sağlam olarak ayağa kalkacak ve çok hizmet edecek” dedi. Enver ağabeyimiz sonraki telefon ve maillerde, hep bunları tekrarladı. Bu sözler, dualar ve Ubeydullah Arvas ağabeyin yakından alakadar olarak dua etmeleri, kadınlı erkekli bir koca dua ordusunun okudukları, Arvasilerin, Geylanilerin, arkadaşlarımızın sahip çıkmaları bizi ayakta tuttu... Said Arvas Hocamız ise Türkiye’den dua etmek için hususi gelmişti. Ayrıca Ramazan Ayvalı, Muzaffer Durgut, Zeki Karadayı, Hüsamettin Özkan, Ragıp Karadayı yoğun bakımda uzun uzadıya dualar etti. Celiyat’ül Ekdar ve Kasideyi Bürde okundu. Aile dostum, eski arkadaşım Ömer Faruk Turan oradaydı. Sonra yine eski arkadaşım, ilk TGRT FM müdürü Ahmet Çelik oradaydı. Yurdagün Göker ağabey, Hüseyin Erkan dostum ise Türkiye’den devamlı arıyorlarmış... Bir kişi daha oradaydı; Pavel! Pavel, Türkiye’de okuyan bir üniversiteli. Cüneydi 10 yıl kadar evvel önce BYT dergisindeki bir yazısından sonra internet ortamında tanımış. Derken merak edip İstanbul’a gelmiş. Cüneydimizi çok seven bir genç. Kaza haftasında Amsterdam’daydı. Cuma günü ordaydı, pazartesi Hukuk’ta vize imtihanı vardı. Nasıl üzüldüğünü anlatmak mümkün değil. “Cüneyd abi, benim yeryüzündeki tek dostumdur, O’nu görmeden imtihana giremezdim” diyordu. Sonra oradan ayrılacağımız son günlerde annesiyle de ziyaretimize geldiler. Annesi Petersburg’tan, kendisi İstanbul’dan hareket edip Amsterdam’da buluşmuşlardı. O hanımın, Cüneyd’in annesine gösterdiği muhabbeti burada tasvir etmek mümkün değil. Keza Cüneyd’in Avrupa Konseyi’nden arkadaşı Ali Bahadır da Strasbourg’dan iki kere geldi. İlk gelişi kaza haftasıydı, Ali, sanki bu dünyada değildi. MESCİDE SIĞAMADIK! Yeryüzünün her yanında dua edilmekteydi. Muhterem Necati Özfatura ağabeyimiz ise gıyabımızda bir dua ordusunun paşası gibi, Medine üzerinden dua yağdırmaktaydı. Bir gün Muzaffer Durgut Hocamızla, Zeki Karadayı kardeşimiz dua edeceklerdi. Almanya‘dan gelmişlerdi, vakitleri dardı. Ziyaret saatini bekleyemeyeceklerdi. Yoğun bakım doktoruna gittik. Misafir olduklarını, vakitlerinin ancak yettiğini söyledik ve dua edebilmeleri için izin istedik. Şu cevabı verdi “Bir oda tahsis edelim mi, hastanın yanında olur mu?” Bunun gibi bir de mescid hikâyemiz var. Hollanda’daki her hastanelerde mescid varmış. Bir fakülte hastanesi olan AMC’de de vardı. Fakat öyle bir mescid ki, ancak iki kişi sığabiliyor. Bir ay kadar sonra bir baktık, mescid tadilata alınmış. Hastanenin kadrolu imamı Âdem Hocaya sebebini sorduk. “8 senedir burayı büyütmeye çalışıyoruz. Ama anlatamadık. Ne zaman ki şu cemaati, sıra bekleyen insanları gördüler, o zaman kendileri çağırıp büyütme kararını bildirdiler” dedi. 50 metrekarelik bir mescid, biz ayrıldığımızda bitmek üzereydi. O günlerde yine Enver ağabeyimizle bir konuşmamızda dedikleri ise, bir müjde ve ümit ışığıydı. Hastane bahçesi dolup boşalıyor, insanlar tanışıyor, hediyeleşiyorlardı. Bunları anlatmak için birkaç kelime söyledim ki, şöyle dediler; “Cüneyd hizmet etti, hizmet ediyor ve hizmet edecek!” Önceki dedikleriyle birlikte bu sözler bize hep mânen destek oldu. Bu sözlerle, dualarla hayata tutunduk. TELEVİZYONLAR PEŞİMİZDE... Türkiye 29 Mart mahalli seçimlerine hazırlanıyordu. Bizim haber takip etmemiz, dünyaya dönüp bakmamız imkânsızdı. O kargaşa, o dehşet günlerinde THY görevlileri de ister-istemez bazı yanlışlar yapıyordu. Acemilikler vardı. Elçilik sonra düzeltse bile başta işin üstesinden gelemedi. Bunları işiten bazı televizyonlar, en ünlü haber sunucularıyla peşimize düştü. Şu âna kadar hiç birine tek kelime konuşmadık. Bizim üzerimizden hükümet ve THY’nin vurulmak istendiğinden şüphelenmiştik. Hiç bu kadar ağlamadık Zaman zaman sessiz gözyaşlarımız, Hollanda yağmurlarıyla yarıştı. Bu memleket yeşil bir ülke. Bol ağaçlı, bol yağmurlu, az güneşli. Bu memlekette döktüğümüz göz yaşlarını hiçbir yerde dökmedik. O yaşımıza kadar ne zaman, nerede ağlamışsak, belki on bin katını Hollanda topraklarına akıttık. Bu sebeple o yıl Hollanda da lâleler daha bir güzel açmış olmalı! Ve okumalar ve okumalar... Yavrumuzu, dokunacak yer bulabilirsek ancak okşayabiliyoruz. Bir ara Nedret Hanım’la bir kenarda konuşurken. “Önümüzde 1 yıllık bir süreç var” dedim. “Bu süreci sabırla ve sevgiyle aşacağız...” Bunlar dudaklarımızdan adeta kendiliğinden dökülen sözlerdi. Kaza ânını tahayyül, ameliyatları tasavvur ve kabaran kalp denizinden sahile çarpan dalgalar... Akan göz yaşları... Göz yaşlarının nerede, ne zaman, kiminle ne konuşurken, nerede, neyi düşünürken sökün edip geleceğini tahmin etmek mümkün değildi... 6 ay önce, oğlu Cüneyt Er’in geçirdiği uçak kazasından sonra yazılarına ara vermek zorunda kalan yazarımız RAHİM ER 31 Ağustos Pazartesi gününden itibaren Entellektüel Boyut’u ile yeniden aramızda olacak. - DEVAMI YARIN -
Reklamı Geç
KAPAT