BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Ümmetin firavunu EBU CEHİL

Ümmetin firavunu EBU CEHİL

Aslında Muhammed’in söyledikleri doğru ama Müslüman olursam Mekkeli kadınların arkamdan gülüşmelerinden korkuyorum. “Koca Amr, Abdülmuttalib’in yetimine tabi oldu” derler ki dayanamam.



Kutlu hicretin ardından Medineliler Efendimizle (Sallallahü aleyhi ve sellem) tanışmayı arzularlar. Büyük ekseri ilk görüşlerinde Müslüman olur. Ne mucize isterler ne de bir soru sorarlar. Büyük bir teslimiyetle “Amenna” derler, “bu güzel yüzün sahibi yalancı olamaz!” Halbuki Kureyşliler Allahın habibini yakından tanır. Onun “emin” olduğunu, cömertliğini, asaletini, konukseverliğini iyi bilir, bedduasından da korkarlar. Peki nedir bu kin, bu inat? Hani düşmanlığın da bir hududu var. Server-i kâinatla uğraşanların arasında Ebu Leheb, Ukbe bin Muayt, Velid bin Mugire, Ümeyye bin Halef başa oynarlar. Ama biri daha da öndedir. “Amr bin Hişâm el-Muğira!” Cehalete dönüşte o kadar ısrarcıdır ki Ebu Cehil adıyla anılır bir süre sonra... ÇOK İYİ BİLİRLER AMA... Fahr-i alemin Kâbe’nin yanında oturduğu günlerden birinde Cebrâil aleyhisselâm gelir. Müşriklerin azılılarından Âs bin Vâil’in ayağına, Esved bin Muttalib’in gözüne, Hâris’in karnına, Esved bin Yagves’in başına, Velîd’in bacağına birer işaret koyar. Bunlardan Âs bin Vâil’in tabanına diken batar. Ayağı deve boynu gibi şişer ve can verir kıvrana kıvrana... Esved bin Muttalib bir ağaç altında otururken gözleri kararır. Başını çarpar dallara ... Hâris bin Kays ise tuzlu balık yemiştir. Öyle bir hararet basar ki nasıl anlatıla. İçer, içer, içer... Ta ki çatlayasıya kadar. Esved bin Abdi Yagves Bad-ı semûm denilen mevkie gitmiştir, bir bakar eli yüzü kapkara. Telaşla evine döner ama çoluk çocuğu tanımaz, içeri almazlar. Kederden kahrolur, beynini paralar evinin kapısına vura vura... Velîd bin Mugîre ise bir okçu dükkanının önünden geçmektedir, baldırına bir demir parçası saplanır. Kanı durduramazlar göz göre göre sararıp solar. Bunların beşi de düçar oldukları felaketin sebebini bilir “Muhammed’in Allah’ı beni öldürecek” diye haykırırlar. KÖPEKLERİNDEN BİRİNİ Tebliğ vazifesi verilmeden evvel Efendimizin kızları Ümmü Gülsüm ve Rukayye (Radıyallahu anhüma) Ebu Leheb’in oğlu Uteybe ve Utbe ile nişanlıdırlar. Server-i alem tebliğe başlayınca Ebu Leheb’in karısı Ümmü Cemil oğullarını kenara çeker “Muhammed’in kızlarını boşayacaksınız” diye yırtınır ciyak ciyak, “boşayın ki kimsenin yüzüne bakamasınlar!” Uteybe boşamakla kalmaz, Efendimize “seni de getirdiğin dini de tanımıyorum” der, iter kakar elbisesini yırtar. Habibullah çok kırılır. “Dilerim Allahü teala köpeklerinden birini üzerine salar” buyururlar. Ebu Leheb bunu işitince kül kesilir, oğlunun akıbetini beklemeye başlar. O günlerde içinde Uteybe’nin de bulunduğu bir kervan Şam’a doğru yola çıkar. Zerka denilen mevkide mola vermişlerdir ki bir aslan etraflarında dolanmaya başlar. Uteybe başına gelecekleri hisseder “bu aslan beni parçalayacak” der “Muhammed’in söyledikleri çıkacak!” Aslan bir ara uzaklaşır. Arkadaşları Uteybe’yi aralarına alırlar. “Korkma” derler “burada bu kadar silahlı varken yaklaşamaz. Sen yüzünü bezle sar yat, tanıyacak değil ya!” Gecenin ilerleyen saatlerinde aslan geri döner koklaya koklaya Uteybe’yi bulur ve dişlerini kafasına geçirip cehennem yollar. Ebu Leheb buna hiç şaşmaz. “Ben söylemiştim” der, o kadar! NEDEN EŞİT OLACAKLAR? Kureyşliler zamanında Hazret-i İbrahim ve Hazret-i İsmail’in tebliğ ettiği Hanif dinine mensupturlar. Sonra tevhid akidesinden uzaklaşır ve Kabeyi muazzamayı putlarla doldururlar. Lat’a, Menat’a gerçekten inanırlar mı bilmiyoruz ama bu işten para kazanırlar. Kabe ziyareti için Arabistan’ın dört bir yanından gelen insanları ağırlar, kârlı ticaretler yaparlar. İçlerinden bazıları Karun gibi zenginleşir ve biteviye kendilerine yontan bir düzen kurarlar. Sözleri kanundur, asar, keser, el koyar, kimseye hesap verme ihtiyacı duymazlar. Dediklerin yaptırmaya alışmıştırlar. Kibirli, kindar, kıskançtırlar. “Özel” olduklarına inanır, avam ile bir arada bulunmazlar. Köleleri kimsesizleri hayvanlarla bir tutarlar. Halbuki Fahr-i alem “tarağın dişleri gibi eşit” bir cemiyetten bahsetmektedir. Efendiler bundan hiiiç hoşlanmaz. Bildirilen azaplara rağmen şirkte ısrar eder, konumlarını kaybetmeye yanaşmazlar. ONLARDAN DA BİZDEN DE... Ebu Cehil’in başka sebepleri de (!) vardır ayrıca. “Biz (Mahzumoğulları)” der, “ yıllardır Abd-i Menaf oğullarıyla çekiştik durduk. Onlardan yemek yedirenler, bağış yapanlar çıktı... Bizden de... Onlardan şairler, silahşörler, kahramanlar çıktı. Bizden de... Onlardan arabuluculuk yapanlar diyet yüklenenler çıktı... Bizden de... Kabe’nin hicabe (açma kapama koruma) hizmetine talip oldular, “olur” dedik, liva (sancaktarlık) hizmetini aldılar “peki” dedik. Nedve hizmetini, sikaye (su dağıtma) hizmetini (ki bunlar büyük nüfuz ve itibar sağlar) nöbetleşe götürdük yıllarca. Onlarla kulak kulağa giden iki yarış atı durumuna gelmiştik ki bizden “Resul çıktı” dediler! İşte bunun dengini bulamazdık. Ya kabul etmeliydik, ya inkar! BİLE BİLE İNADINA Müşrikler halk arasında Muhammed kâhindir, mecnundur, şairdir, sahirdir deseler de bir araya gelince sus pus olurlar. Nitekim Velîd bin Mugîre (Ebu Cehîl’in amcası, Halid bin Velid’in babası olur) “Hayır” der, “onun okudukları kâhin fısıltısı olamaz. Biz, kâhinleri biliriz. Sürekli yalan söylerler. Ama Muhammed yalan konuşmaz asla. O mecnun da değildir. Deliliğin ne olduğunu biliriz, onun şuurlu olduğu meydanda. O şair de değildir. Biz şiirin her çeşidini biliriz. Onun okudukları çok başka! Sihirbaz da değil, düğümlerle, kemiklerle uğraşmıyor zira. Velîd bin Muğîre, Kur’an’ı kerime olan hayranlığını da saklamaz. Ebu Cehil bakar en güçlü müttefikini kaybedecek onun damarına basar. Önüne üç beş dinar koyar ve “Vah sana” der, “onlara yanaştığına göre fakir düşmüş olmalısın? Velid için para toplayalım, haydi arkadaşlar!” Bir gece, Kâbe civarındadırlar. İçlerinden biri samimiyetle sorar “Ya Amr, Muhammed yalan söylüyor olabilir mi acaba? - Asla! Biz çocukluk yıllarımızda da Muhammed-ül Emin derdik ona. - Peki seni iman etmekten alıkoyan ne? - Müslüman olursam kadınların arkamdan kıkırdamasından korkuyorum “Koca Amr, Abdulmuttalib’ in yetimine tabi oldu” derler ki dayanamam. ULULAR ÖNDERLER DURURKEN... Ebu Cehil birçok mucizeye şahit olur. Bir keresinde Allah’ın Resulüne “elimdekini bil iman edeceğim” der. Avucundaki taşlar dile gelir: “Eşhedü en la ilahe illallah...” Ayın ikiye bölünmesini de gözüyle görür ama “göz boyadın” der utanmadan. Halbuki yoldan gelen kervancılar da hadiseye şahit olmuşturlar! Müşrik önderleri neyin hak neyin batıl olduğunun farkındadırlar. Halkı âyet-i kerîmeleri dinlemekten men eder ama kendileri geceleri gizlice efendimizin evine yaklaşır bir köşeye saklanırlar. Resul-ü zişan Kuran-ı kerim tilavetine başlayınca kulaklarını dört açarlar. Ortalık aydınlanınca, birbirlerini görür, ayıplar, “bir daha böyle yapmayalım” der, dağılırlar. Laf!... Ertesi gece yine oradadırlar. Gel gelelim bu kutlu kaynaktan yudumlamaz, bilerek isteyerek Allahü teâlâya meydan okurlar. Eğer Kur’an inecek idiyse neden yaşlı zengin birine inmemiştir? (Haşa) Nitekim Velid bin Mugire “Ben Kureyş’in önderi değil miyim” der, “hadi Kur’an bana gelmedi, bari Ümeyye bin Halef’e gelecek olsa...” ZALİMİN ZULMÜ VARSA... Aslında görmüş geçirmiş insanlardır, varlıklıdırlar, aristokrattırlar. Buna rağmen küçülür, basitleşmeye başlarlar. Koca koca adamlar (ve kadınlar) Fahr-i âlemin kapısı önüne pislik dökecek, diken serpecek kadar çocuklaşırlar. Namaz kılarken üzerine deve işkembesi atar, kahkahadan kırılırlar. İki cihan Serveri İslâm’ı tebliğ ederken, peşi sıra dolanıp sırnaşır, sulu sulu konuşurlar. Eziyet gün be gün artar. Hele kendi kölelerinin, çocuklarının iman ettiğini öğrenince çileden çıkarlar. Habeşli Bilal’in (Radıyallahu anh) yaşadıklarını hepimiz biliyoruz.. Ebu Cehil, kölesi Zinnire’yi döve döve kör eder sonra. Sümeyye validemizi ise kollarından bacaklarından develere bağlar. Hayvanları aksi yönlere sürüp eklemlerini ayırır. O kadar kin yüklüdür ki annesi yaşındaki kadını mızraklamaktan utanmaz. Müslüman olan kardeşi Seleme’ye de söver, sayar, günlerce aç, susuz koyar. Bir keresinde İraş adlı bir yabancıdan deve satın almıştır. Ancak bedelini ödemez “sonra gel” deyip üstüne yatar. Zavallı adam Kureyşlilerden aracı olmalarını ister ama onula nizalaşmaya kimse yanaşmaz. Birileri “git Muhammedi bul” diye akıl verirler, “ondan çekinir ve korkar!” Allahın Habibi garip yolcuyu kırmaz, Ebu Cehil’in kapısını çalar. Tek cümle ile “şu adamın hakkını ver!” buyururlar. O zalim gaspçı mum gibi erir, paşa paşa gider, devenin bedelini getirir önlerine koyar. KOMİK TEKLİFLER Müşrik önderleri zaman zaman Ebu Talib’e gelir, gülünç tekliflerde bulunurlar: “Söyle Muhammed’e mal, para ne isterse verelim, en güzel kızlarla evlendirelim. Başımıza idareci yapalım hatta... Yeter ki vazgeçsin bu sevdadan.” Resulü zişanın cevabı muhteşemdir: “Sağ elime güneşi, sol elime ayı verseler de vazgeçmem. Ya Allahü teâlânın dînini cihana yayarım, ya da canımı feda ederim onun yoluna!” Ve gülünç ötesi bir teklif daha: “Ya Ebu Talip sen bize yeğenini ver. Biz de yakışıklı becerikli bir genç verelim sana!” Ebu Talip “bu da laf mı yani” der, “ben biricik yeğenimi vereyim öldürün, sonra besletmek için çocuğunuzu yollayın bana!” Ebu Cehil hem hakkı bilmekte öndedir, hem de inkârda. Bir keresinde secdeye kapandığında Efendimizin başını ezmeye kalkar. İrice bir taşı kaldırır ve adeta donar. Sorarlar n’oldu? “Anlatsam inanmazsınız” der “yanında benzerini görmediğim bir canavar vardı, parçalayacaktı az daha!” Derken evinin girişine derin bir kuyu kazdırır. Aklı sıra efendimizi davet edecek içine yuvarlayacaktır. Olacak bu ya çukura kendi düşer yanlışlıkla... Halat atarlar, merdiven uzatırlar nafile, onu bu girdaptan kimse çıkaramaz. Bakar olmayacak “Muhammedi çağırın” der “beni o kurtarır ancak!” Resul-i Ekrem gelir ellerini uzatırlar (halbuki hayli derindir), çekip alırlar yukarıya... Boynumu omzuma yakın kes Ebu cehil “bilinçli” kafirdir. Hazret-i Hamza yayla vurup da başını yardığında, adamları kılıçlarına sarılırlar. Onlara “hayır durun” der, “ben bunu hakkettim, siz durun kenarda!” Korkusu Hazret-i Hamza’nın Müslüman olmasıdır, batıl davası için şahsi meseleleri erteleyebilir, geri adım atabilir icabında. Mekke’de müminlerin sayısı artınca onları sürüp çıkartır ve tecrit ettirir insafsızca. Nitekim Darünnedve toplantılarından birinde yandaşlarını ayaklandırır ve Efendimizi katletme kararı çıkar. Suikast için her kabileden bir müşrik ister, kan davasını önleyecektir aklı sıra... Kureyşliler kervancılıkla geçindikleri için yolları üzerindeki kabilelerle takışmamaya çalışırlar. Mesela sırf Gıfarlı olduğu için Ebu Zer Hazretlerini sineye çeker, söylediklerini yutarlar. Halbuki şimdi Medineli Müslümanların tehdidi altındadırlar. Hicret edenlerin mallarına el koyduklarına göre, onlara da yol kesmek gibi bir hak doğar. Ebu Cehil güya Şam kervanını korumak için ordu toplamıştır. Yolda kervanın sağ salim Mekke’ye ulaştığı duyulur ama o dönmeye yanaşmaz. Israrla “Medine’yi basalım” der, yan çizenleri korkaklıkla suçlar. Öyle ya Medineliler çok çok 300 kişi çıkarabilirler karşılarına, üstelik onlar çiftçidirler dövüşmeyi bilmezler, talimsiz, donanımsızdırlar. Zaferinden emindir, ziller defler, rakkaseler, muganniyeler... Mola yerlerinde develer kestirir, şölen yaparlar. Dura kalka Bedr Kuyularına varırlar... UMMADIK TAŞ Abdurrahman bin Avf anlatır: Bedr savaşındayız, çocuğun biri geldi “amca Ebu Cehil’i tanır mısın?” - Senin onunla ne işin var? - Efendimize pek ezâ vermiş, ahdettim yapışacağım yakasına. O ara Ebu Cehil’i gördüm devesi üzerindeydi yanında seçme muhafızlar. İşte dedim aradığınız orada. Hızla fırladılar o kadar ufak tefektiler ki develerin altlarından geçebiliyorlardı pekala. Biri şehid oldu ama Ebu Cehil’i yere düşürmeyi başardılar. Hasılı Afra Hatunun iki oğulcuğu Muaz ve Muavviz o şedit kafiri alaşağı eder kana boyarlar. Düşünebiliyor musunuz ilk defa kılıç tutan, ilk defa cenk meydanına çıkan adsız sansız iki Müslüman... Bu çok ağrına gider, daha da acısı yaralılar arasında yatarken rüzgâra karşı yürümekte zorlanan zayıf bir sahabi (Abdullah ibni Mesud) onu tanır, göğsüne basar. Hani bunu yapan bir Ömer olsa gam yemez, Ali olsa, Hamza olsa yine tamam.... Ölürken bile düşmanlığı bırakmaz. Kim kazandı diye sorar? - Zafer İslam’ındır. Yeis ve keder içinde gideceksin, veyl sana. Son talebine bakın: “Boynumu omzuma yakın kes, kafam küçük görünür yoksa!”
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT