BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Hutu dersem çık! Tutsi dersem asla

Hutu dersem çık! Tutsi dersem asla

Hutu musun, Tutsi misin? İşte bu soru Ruanda’da 1 milyondan fazla insanın ölümüne sebep oldu. Ama artık Hutu, Tutsi yok; ‘Ruandalı’ var!



YASAK ÜLKE RUANDA BÖLÜM -1- Osman SAĞIRLI osman.sagirli@tg.com.tr 8 milyon nüfusa sahip Orta Afrika ülkesi Ruanda, 15 yıl önce elit tabakasını kanlı iç savaşta kaybetti ve Tutsiler çoğu Kongo ve Tanzanya başta olmak üzere komşu ülkelere sığındı.. Belçikalılara göre güzeller Tutsi, çirkinler Hutu. Bize göre ise hepsi Tutsi... TAKDİM Fransızların “Pays des Mille Collines” adını verdikleri ve “Bin Tepe Ülkesi” anlamına gelen Ruanda, aslında bin dert yükü ile dolu. Gerçi şimdilerde Kavga yapmak, korna çalmak, silah taşımak, çocuk dövmek, sünnet olmamak, saç uzatmak (kız ve erkek talebelere), poşet kullanmak, sokağı kirletmek yasak. Hele hele “Hutu musun, Tutsi misin?” diye sormak büyük yasak! Keşke bu yasaklar, 1994’ten önce ilan edilmiş olsaydı, 1 milyondan fazla insan ölmeyebilirdi! Amma ve lakin, Ruandalılar şimdi ölenlerle değil yaşayanlarla ilgileniyor... Ne yalan söyliyeyim “hazırlan Ruanda’ya gidiyoruz” diye aradıklarında duraksadım bir an... Televizyondan izlerken tüylerim diken diken olmuş, kanım donmuştu adeta... Başa sardım. o görüntüler canlandı hafızamda. Şimdi bir köprü düşünün, cesetleri kolundan bacağından tutup nehre atıyorlar. Bir değil iki değil, onlarca... NİHH İnsani Yardım Vakfı’ndan Salih Bilici’nin “Alooo! abi geliyor musun?” sözü ile irkildim. “Tabii geliyorum” dedim sesimdeki ürpertiyi saklamaya çalışarak. Birkaç gün sonra Murat Uyar ile havalimanındayız. Aşı kartı, ilaçlar, evraklar hepsi tamam... İHH’nın ramazan ayı ve kurban bayramlarında Müslüman coğrafyaya yaptığı yardım seferlerinin en renklilerinden biri olacağından eminim. Oradaki kardeşlerimize destek olacağız, yalnız değilsiniz. Türk halkı iftar sofranızı biraz olsun zenginleştirmek için bizi gönderdi diyeceğiz... EHLEN BİRADER! Yaklaşık 6 saatlik yolculuğun ardından Adisababa’dayız... Murat Uyar Etiyopya konusunda oldukça tecrübeli... Alana girmemizle birlikte Murat etrafına seçim dönemi mahalle gezen siyasetçi havası saçıyor... How’r u? Naber? Ehlen ehlen.. Atladığı tek tük kişiler için de açıklaması hazır “bu yolcu galiba! daha önce hiç görmedim.” Şaşkın bakışlarımı farkedince “merak etme bir iki defa gelirsen sen de herkesi tanımaya başlarsın” diyor. Çay, kahve faslının ardından, oyalanmak amacıyla girdiğimiz duty free mağazalarındaki tezgahtarların bu kaça? şu kaça? şeklindeki sorularımıza slow motion cevapları beni çileden çıkarıyor. Murat’ın yakasına yapışan bir kaç tezgaztarın “bana yemek ısmarlasana” teklifleri üzerine kendimizi mescidde buluyoruz. Farklı renk ve numaralarda ayakların yanyana dizildiği, buz gibi mescide farkında olmadan Etiyopya havayolları battaniye sponsoru olmuş. Afrika marka çorap kokusunun sergilendiği mescidde geçirilmesi gereken 11 saatimiz var. Kiminin difransiyeli dağılmış kamyon, kiminin de taş kırma makinasını aratmayan gürültüsüne aldırış etmeden iki çift ayakta biz sergiliyoruz. ...Allahu ekber Allahu ekber! Sabah olmuş cemaat çoktan saf tutmuş bile. BEYAZLAR SEVİLMEZ Öğlene doğru bindiğimiz Ruanda uçağı sanki benden daha yorgun, kalksam mı kalkmasam mı şeklindeki tereddütü pist sonuna kadar sürüyor. Üç saatlik yolumuzun olduğu söyleniyor. Ama iki saatin ardından pilotun kafası esiyor Uganda’ya İdi Amin’in memleketine 76’da Filistinlilerin İsrail’den kaçırdıkları Air France uçağını indirdikleri Entebbe Havalimanına iniyor. Eeee ne yapacaz burda? “Asgari bir saat bekleyeceğiz!” Bilette direkt yazıyor! Afrika’da kimden hesap sorulur ki? Nezaket buyuruyorlar birbuçuk saat sonunda tekrar havaya giriyoruz. Oldum olası sevmediğim, her seferinde işitme cihazına ihtiyaç duyduğum o ses, “Tünaydın kaptanınız konuşuyor. 20 dakika içinde Kigali Havalimanına inmiş olacağız. Kigali’de hava yağmurlu 16 santigrat derece, bizimle uçtuğunuz için....” Yolda burayla ilgili ne kadar not varsa okuduğum için açıkcası biraz tedirginim. Renk itibariyle yüzde 50 Afrikalı sayılırım aslında. Yine temkinde fayda var. Zira burada beyaz olmak soykırım suçuna yüzde 50 ortak olmak anlamına geliyor. İstanbul’dan yola çıkalı tam 21 saat olmuş. Ve işte pasaport kontrol bankosunun önündeyiz. Murat vizeleri önceden elektronik olarak aldığından işlemlerimizi sıraya girmeden yapıyorlar. Bir iki evrak doldurup 8 dakika içinde ülkeye adım atıyoruz. Afrika ölçeğinde oldukça hızlı bir giriş. BU SORUYU SORMA! Müftülük Genel Sekreteri Yusuf Ahmed ile Ruanda’daki tek Türk ünvanına sahip Mustafa Küçükkahraman bizi bekliyor. Kırk yıldır birbirimizi tanıyormuşuz gibi... O kadar samimi o kadar içtenler ki! Otele doğru yol alırken Ruanda ve kendisi hakkında bilgiler veriyor. Mustafa 25 yaşlarında... 2 yıl önce Kenya’dan gelmiş. Kigali’de bir ev tutup çocuklara Kur’an-ı kerim öğretmeye başlamış. Türkiye’den hayırsever bir kurumun desteği ile çalışıyor. Türkiye Ruanda dostluğunu perçinlemek için gayret sarfediyor. Kigali’de kış mevsimi olduğundan yol boyunca kendinden büyük su bidonlarını taşımaya çalışan çocuklar göze çarpıyor. Kısa süreli yağan ve otlaklarda biriken suyu bir an önce bidonlara doldurma telaşındalar. Yusuf Ahmed, bu çocukların hepsinin yetim olduğunu ve günlük 100 Franka (30 kuruş) çalıştıklarını söylüyor. İmpala Otel’deki odamıza girdiğimizde ise Mustafa , “burada kaldığınız süre içinde Hutu ve Tutsi kelimelerini kesinlikle kullanmayın suçtur. Mzungu tabirine de alışsanız iyi olur. Beyaz sömürgeci anlamına gelir. Birisi Mzungu diye seslenirse dönün selam verin, sömürgeci olmadığınızı görüp sevinecektir” diyerek ipuçları veriyor. Ben valizleri yerleştirirken Murat da Yusuf Ahmed ile Ruanda’da İHH İnsani Yardım Vakfı’nın iftar programları üzerine programını konuşuyor. Önceden planlanmış programla ilgili hazırlıklar yapılıyor. ERMENİLER TUTSİ MİYDİ? Ruanda’ya gelen her yabancının yaptığı gibi biz de Abdulkerim Mususi’nin refakatinde Soykırım Müzesi’ne gidiyoruz. Burası 1994 katliamında kan gölü olmuş bir bölge. İçeriden fotoğraf almak yasak ama huzur dürtüyor. Yeni makinemin hızını ölçmek için bu fırsatı değerlendirmeliyim. Göz açıp kapayıncaya kadar kaldır makineyi deklanşöre bas. Evet makinem imtihanı başarı ile veriyor. 4 bin dolar helal olsun sana... Burası müzeden ziyade adli tıp laboratuvarı gibi. Yanyana istiflenmiş kafatasları, kime ait olduğu belli olmayan kollar bacaklar. Sayısız vesikalık fotoğraf, kanlı elbiseler, urbalar... Belçikalıların Hutu ve Tutsileri ayıran kimlik kartları, (soykırımın fitilini de bu ateşlemişti zaten) Ve dünyadan soykırım örnekleri.. Ermeniler bu insanları da yanıltmayı başarmışlar, yanlı fotoğraflarla Türklere kin kusuyorlar. (Dışişlerimizin dikkatine!) Ellerinde bidon, su peşinde koşan yetim çocukları ülkenin her yerinde görmek mümkün... Bu coğrafyada kadın olmak zor!.. Ayırımcılığın tohumlarını Belçikalılar attı, tıpkı bu kimlikte “Hutu” yazdığı gibi... 1890 yılına kadar Mwami adı verilen kral tarafından yönetilen Ruanda, 1890’da hiçbir direniş göstermeden Alman idaresine girer. Sadece sömürgelerin sayısını artırmak gayesi güden Almanlar bir gelir beklemediklerinden 1907’ye kadar bölgeye herhangi bir idareci göndermez, hiçbir işe de karışmazlar. Misyonerler halkı protestanlaştırmaya başlar. 1. Dünya Savaşında Almanlar yenilince, İngilizlerin desteğini de alan Belçikalılar yönetimi ele geçirip yapıyla oynamaya başlar. Ülke işlerine karışıp, her sene belli bir kâr kuralı getirir. Kahve bahçelerinde çalışmayı mecburi hale getirip, çalışmayanları kırbaçla cezalandırırlar. Onlar da halkın katolik olması için baskı yapar. Bir süre sonra Hutu’lar protestan, Tutsiler ise katolik olur. İNEĞİ VARSA TUTSİ! Belçikalılar halkı kabilelere ayırmaya başlar. Yüz hatları ince olanlar, güzeller Tutsi, diğerleri Hutu olarak ayrılır. Ya da kaç ineği olduğu sayılır. 10’dan fazla ineği olanlar Tutsi, kısa boylular Pigme, diğerleri de Hutu yazılır. Halkın yüzde 90’ı Hutu, yüzde 9’u Tutsi, yüzde 1’i de Pigme olarak kayıtlara geçer. Herkese kabilesine göre kimlik kartı verilir, resmen kavmiyetçilik yapılır. Belçikalılar, Tutsileri yönetime getirir. Hutulara yüksek öğrenimi yasaklar, memur yapmazlar. 2. Dünya Savaşı sonrası Afrika’da başlayan bağımsızlık akımlardan korkan Belçika, bu defa Hutuları desteklemeye başlar. 1959’da ayaklanan Hutular 100 bin civarında Tutsi’yi katleder. Soykırımdan kaçan 150 bin Tutsi, komşu Uganda ve Tanzanya’ya sığınırlar. Ruanda 1962 yılında bağımsızlığını ilan eder. Seçimle gelen Hutu menşeli hükümet Tutsi’lere ülkeyi dar eder. Devlet kadrolarında ve okullarda “Karaböcek” adını verdiği Tutsilere nüfustaki yüzde 9 oranı kadar hak tanınır. Tutsi öldüren Hutular mahkemeye çıkmadan serbest kalır. Ülkede başlayan korkuyla 80’lerin sonunda 500 bin Tutsi sürgüne gider. Eğitimli Tutsiler, Uganda ve Tanzanya’da ordu ve devlette önemli mevkilere gelir. Kurdukları Ruanda Yurtseverler Birliği (RYB) ile ülkelerine dönebilmek için 1 Ocak 1990’da Ruanda hükümetiyle silahlı mücadeleye başlarlar. 1992’de ateşkes imzalanır, siyasi çözüm arayışları başlar. Aşırı milliyetçi Hutular kurdukları Interhamwe adlı yarı askeri örgüt sayesinde silahlanırlar. Sadece Tutsiler değil, çözüm isteyen ılımlı Hutular da fişlenir. BM GÖZ YUMDU! 5 Nisan 1994 gecesi Hutuların yönetimindeki devlet radyosu “Yarın bir şey olacak ve çok şey değişecek, bekleyin” anonsu yapılır. 6 Nisan 1994 günü devlet başkanının uçağı başkent Kigali’ye inerken düşürülür. Uçakta Burundi Devlet Başkanı da ölür. Bir saat sonra İnterahamwe yollara barikatlar kurar, ellerindeki listelere bakarak ılımlı Hutuları ve eğitimli tutsileri kırar. Bu sırada ülkede barışı korumakla görevli 5 bin kadar BM askerinin komutanı, Genel Sekreter Kofi Annan’a “Soykırım başladı, durdurabiliriz, ne zaman müdahaleye başlayalım?” diye sorar. “Size saldırmadıkça hareket etmeyin” emri gelir. Israrlı müdahale isteği her seferinde reddedilir. 10 BM askerinin Hutularca öldürülmesini fırsat bilen Annan, problemi çözmek yerine askerlerin ülkeden çekilmesini ister. Olay protestan-katolik savaşına döner bir anda. 1 MİLYON CESET Hutular; taş, sopa, bıçak eline geçirdiği her şeyi silah olarak kullanırlar. Kiliselere, hastanelere sığınan Tutsiler, rahipler ve doktorlar tarafından bir bir katillere teslim edilir. Dünya olanı biteni sadece seyretmekle yetinir. RYB, soykırımı engellemek için Hutularla savaşmaya başlar, soykırımcı Hutular Kigali’ye kadar sürülür. O zamana kadar soykırımı seyreden Fransa, “Ruanda’da soykırım var ve durdurmak için müdahale edeceğiz” diyerek hükümete (Hutulara) silah yardımı yapar. Hatta başkente asker indirip Kongo’ya kadar olan Turkuvaz bölgesini ele geçirir. Burada da 200 bin kişi katledilir. 100 gün sonunda RYB kontrolü eline aldığında sokaklarda 1 milyon ceset, yağmalanmış binalar ve komşu ülkelere sığınan 2 milyondan fazla Tutsi olduğu ortaya çıkar. Ruanda’da herkes bir yakınını kaybetti, ama gözlerdeki korku ve hasret hiçbir zaman kaybolmadı!
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT