BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > ELDE VAR bir damla gözyaşı!

ELDE VAR bir damla gözyaşı!

Pembe urbalı 200 bin katil, kırda bayırda yargılanıyor. Ancak beyazlara dokunmak mümkün değil, katliamlarda payı bulunan Alman, Fransız ve Belçikalılar mahkemeye çıkarılamıyor.



YASAK ÜLKE RUANDA BÖLÜM -2- Osman SAĞIRLI osman.sagirli@tg.com.tr BİR MİLYON İNSAN ÖLDÜRÜLDÜ KATİLLER MAHKEMELERDE; AMA... Pembe urbalı 200 bin katil, kırda bayırda yargılanıyor. Ancak beyazlara dokunmak mümkün değil, katliamlarda payı bulunan Alman, Fransız ve Belçikalılar mahkemeye çıkarılamıyor. HER ŞEY ORTADA!.. Ruanda’da kurulan mahkemelerde katiller kendilerini aklamaya çalışadursun; Nymata Katolik Kilisesinde 1600, çevresinde ise 30 bin Tutsi’nin kafatasları ve kanlı elbiseleri o günkü dehşetin izlerini taşıyor. Soykırım müzesini dolanıyoruz raflar dolusu kemikleri kafataslarını görünce çok etkileniyoruz. Halbuki arkadaşımız Abdulkerim, “Burası turistik bir yer” diyor, “Soykırımın ne demek olduğunu anlamak istiyorsanız durun başka bir yere götüreyim sizi.” Nyamata’ya doğru yol alıyoruz, bir süre fakir semtlerden geçiyoruz. Kerpiç, teneke, kontrplak, çuval, muşamba... Hiç bir malzemeyi zayi etmemiş barınak yapmışlar. Bizim gecekondular inanın villa kalırlar yanında. ‘Şoför herhalde Hutu , Abdulkerim Tutsi olmalı’ diye sesli sesli düşünüyorum ki Mustafa müdahale ediyor, “Aman abi ne yapıyorsun. Ruanda’da bu kelimeler cızzz. İnan içeri alırlar.” Meğer yeni yasayla kabilecilik kesinlikle yasaklanmış, o kelimeler ağıza bile alınmıyor. GÖZLERİ KURUMUŞ! Takriben 55 kilometre yolumuz var. Bunu yasakları konuşarak geçirecek değiliz ya. Bu insanların mutlaka hikayeleri olmalı, gerekli zarfları atıyor, mevzuya giriyorum etrafında dolaşarak. Önce Abdulkerim açılıyor: “Evimiz güneyde Burundi sınırında Butari bölgesindeydi. 94’teki olaylar çıktığında komşularımızın saldırısına uğradık, çünkü... (susuyor Tutsiydik demeye getiriyor). Annemi, babamı, yaşları 12 ile 3 arasında değişen 6 kardeşimi gözlerimizin önünde katlettiler. 9 yaşındaki kız kardeşim ve ben kurtulduk. Yakın akrabalarım da öldürülmüştü ortada kaldık. Müslüman komşularımız bize sahip çıktılar. Onların yanında büyüdük. İslamiyetle şereflendim. Kızkardeşimi ikna edemedim, fakat 20 arkadaşım daha Müslüman oldular” diyor. Ailesinin katilleriyle bir arada yaşamasını tamamen kader olarak değerlendiren Abdulkerim’in sözlerine şoför Vincent içeriliyor. “Bizim de kayıplarımız oldu” diyor, “mesela ben babamı ve iki kardeşimi kaybettim” Anlaşılan Vincent’in ailesini de ılımlı Hutu olarak değerlendirmişler. Ortalık sessizliğe bürünüyor. Ve işte o köprü... İnsanların kollarından bacaklarından tutulup suya bıraktıkları köprü. Halbuki ortalık ne kadar sakin, nehir ne kadar duru, hava ne kadar parlak. İnsanlar güle oynaşa işlerine gidiyorlar. GACACA’DAN KAÇMAZ Ve araç aniden yol üzerinde duruyor. Abdulkerim, Vincent ve Mustafa, ‘Gacaca’ diye söylenmeye başlıyor. Murat ve benim meraklı bakışlarımızı farkedince, “Gacaca yani soykırımda suç işleyenlerin yargılandığı halk mahkemesi var” diyorlar. Makinaya davranıyorum, Abdulkerim elimi tutuyor, “Yasak” diyor, araçtan aşağı iniyor. Burada zaten herşey yasak... İzin alınıyor, yalnız şartları var; telefonlar kapatılacak, fotoğraf makinası, kamera kullanılmayacak, konuşma olmayacak, gösterilen yere ilişilecek. “Otur” denilince oturulacak, “kalk” denilince kalkılacak, gülme, şakalaşma, sinirlenme belirliteleri olmayacak. Mahkeme heyetinin dikkati dağıtılmayacak. Mahkumlara yönelik hareketler yapılmayacak. Sanki izleyici değil mahkumuz. Etrafı ağaçlarla çevrili bir alan... Yaklaşık üç yüz kişi toplanmış. Hakim ve juriden oluşan 8 kişilik bir heyet kalabalığın tam karşısında. Yanyana konmuş iki masanın başına toplanmışlar. Karşılarında ise kadın erkek pembe urbalı mahkumlar. Etraflarını halka şeklinde sıralayanlar ise öldürülenlerin yakınları. Alana girmemizle bütün başlar bize çevriliyor, gözler kısılıyor, dişler sıkılıyor... Bir köşeye kıvrılıyoruz. Başında takke olan Müslüman hakimin el işareti ile bizi oturduğumuz yerden kaldırıp sanıklarla karşı karşıya oturtuyor. Yanlarına oturan 5 sanıktan biri de orta yaş üzerindeki bir kadın. Bizi o kadar dikkatli süzüyor ki, her an yerinden kalkacak boğazımızı sıkacak gibi bir düşünce kaplıyor içimi. Gerçi etrafta silahlı bir iki asker var ama. Hiç belli olmaz. KİM 1 NUMARA? Hakim soruyor “Lideriniz kim? Yanında kimler vardı başka?” - Ben geldiğimde ölmüşlerdi. - Sen nereden geldin? - Evdeydim - Arkadaşların senin ismini verdiler ama! -? O sırada kalabalıktan birileri söz istiyor. O ana kadar bütün suçlamaları reddeden sanığın aslında 7 kişiyi öldürdüğünü, bütün bunları bizzat gözüyle gördüğünü söylüyor. Yanılması mümkün değil çünkü komşusu onu iyi tanıyor. Sır düğümü çözülüyor. Jüri sanığın verdiği isimleri tek tek kaydederken hakim kadının sorgulamasına başlıyor. -4 çocuğun boğazını kesmişsin? - !?... Ölenlerle öldürenler, üstelik hepsi birbirleri ile akran akraba. Bu şekilde 200 bin kişi yargılanıyor dile kolay. Aslına bakarsanız hepsinin suçu idam ancak soykırımda 1 milyondan fazla insanını kaybetmiş bir ülke için 200 bin kayıp daha göze alınamıyor. Şimdilik çözüm olarak ülkenin altyapısında kullanılıyor, amelelik yaptırıyorlar. KATİL RAHİP EL ELE Ve Nyamata Katolik Kilisesini’nin kırmızı toprak yoluna giriyoruz. Meşhur misyoner örgüt Caritas bunca lekeye rağmen hâlâ tabelalarda boy gösteriyor. Ortalığı kesif bir koku kaplıyor. Aracımız geniş bahçesi olan kilisenin önünde duruyor. Burası 1994 Mayıs’ında 1600 kişi öldürüldüğü yer. Katolik olan Tutsiler katliam başladığında çevredik polislerin, askerlerin yardımıyla buraya sığınmış. Ancak kilisenin rahibi onlara kucak açmamış aksine tek tek katillere teslim etmiş. Onlar da içeride çoluk çocuk kadın demeden tam bir kıyım yapmışlar. Naaşlar günlerce dokunulmadan kalmış, bazılarını köpekler parçalamış. Cesetlere ancak işgal kaldırıldıktan sonra ulaşılabilmiş. (Özellikle ordu cesetleri temizlerken kızgınlıktan köpek neslini kurutmuş) Kilise bahçesinde ise tam 30 bin kişi katledilmiş. Kanlı elbiselerin olduğu gibi bırakıldığı kilise o günün vahşiliğini tüm detayları ile gözler önüne seriyor. Öldürülenlere ait kemikler ise gelişi güzel bir şekilde kilisenin mezarlık kısmına konulmuş. Arka bahçede bir merdivenle inilen mezarlıkta çok ağır bir koku var. Sağlı sollu raflarda yüzlerce iskelet. Kafataslarındaki kurşun delikleri, satır izleri. Bir kafatasında Patrice ismi dikkat çekiyor. Tabutların içindeki kemikler ise daha da küçük. İleride DNA testi yapılır mı bilmiyorum ama ortalığı kaplayan kasvetten sıyrılmasam benim kimyam bozulacak. İHH İnsani Yardım Vakfı bölgedeki birçok ülkede olduğu gibi Ruanda’da da fakirin ve yetimin yanında... YETİMLER BİZİ OKŞUYOR Bir öğle namazını Takva mescidinde kılıyoruz. Mescid önünde toplanan yaşlılar belli ki ciddi bir tedrisat almışlar. Bilal (buradaki bütün müezzinler Bilal’dir) elindeki Riyadün Nasihin’den bölümler okuyor, açıklamalar yapıyor. Namaz sonrası muhabbet ediyoruz. İHH İnsani Yardım Vakfı’nın Kigali’den satın aldığı şeker, yağ, pirinç, fasülye gibi temel gıda maddeleri içeride tek tek ambalajlanmış. Kapının önünde sessiz sedasız sıra oluyorlar. Murat bir çırpıda dağıtıyor. Bu güzel insanlar el açıyor Türkiye’ye ve Türklere dua ediyor. İkindi vaktinde Kaddafi mescidine geçiriyoruz. Oradan da çocukların Mzungu Mzungu nidaları arasında tozlu, dar sokaklardan ilerliyoruz. Beyaz demir bir kapının önünde duruyoruz. İçeri girmemizle birlikte 150 kadar çocuk bir o kadar da kadın birden ayağı fırlayıp selamımıza mukabele ediyor, Ve aleyküam selam verahmetullahi...... Burası 55’li yaşlarındaki Mama İbrahim, ya da Zehra hanımın Ruanda şartlarında kurduğu ≈zaaka Kadın Derneği. AIDS mağduru kadınların tedavi ve rehabilitasyonlarından, kadınlara meslek edindirmeye ve eğitim çalışmalarına kadar onlarca çalışmayı Mama İbrahim ve ekibi yürütüyor. Buraya gelenlerin hemen hemen hepsi müslüman olmuş. Küçücük kafalarına taktıkları beyaz takkeli erkek çocuklarla, bembeyaz parlak gözleri ve dişleriyle başörtünün altında kendini setreden küçük kızlar etrafımızı sarıyor. Kimi ellerimden tutuyor, kimi dizime yaslanıyor. Elleriyle koluma dokunup, yüzümü okşayıp şefkat gösterenlere ne demeli. Burada da İHH’nın daha önce birçok yardımları olmuş. Bu defa da hatırı sayılır bir miktar para yardımı yapılıyor. Murat’ın Mama İbrahim’e, “Biz Türk kardeşleriniz olarak yanınızdayız. Kilometrelerin hiç önemi yok. Neye ihtiyacınız varsa isteyin. Bu yetimler bizim evladımız, bu kadınlar da bacımızdır” diyor. Ortalık duygu sağanağına dönüşüyor. Gözyaşları başörtülere ve gömleğin kollarına gizleniyor. Zehra Ana, namı diğer Mama İbrahim’in kurduğu dernek, topladığı yardımlarla bu yetim çocukların ve annelerinin hayata tutunmasını sağlıyor KAHİRE AKSANIYLA... İftar Ruanda’daki tek Türk’ün Mustafa’nın Muz bahçeleri arasındaki evinde yapılıyor, Türk usulü bir tarhana, peşine demli bir çay. Ardından teravih için İslam Araştırmaları Merkezindeki camiye... Caminin önünde toplanmış gençler ayak üstü sohbet ediyoruz. Bizde olsa bu vakitler tiryakiler duramaz. Burada bırakın sigara içmeyi satanı da görmedim. Bir gencin namaz başlıyooor ikazı ile ayaklanıyoruz. Basamakları üçer beşer çıkıp saf tutuyoruz. babalar oğullarını cemaatte görünce memnun oluyor, sevinçlerini saklayamıyorlar. Cemaatin çoğu hanbeli mezhebinde olduğu için ayaklar yandakine bitişik şekilde saf tutuluyor. İmam bizimkiler gibi bir amin bir de Allahuekber dediği anlaşılanlardan değil. Hatimle kıldırıyor olmasına rağmen tilaveti düzgün ki keşke hiç bitmese diyorsunuz. Onlar da her iki rekatte bir selam veriyorlar. Ardından başka bir imam geçiyor. Teravih iki küsur saatte ancak tamamlanıyor. İmam Ebu Abdullah namaz sonrasında “gelin sizi üst kata çıkarayım” diyor. Sessizce bir köşeye oturup yaşları 8 ile 15 arasında değişen Ruandalı 22 hafızın okuduğu Kur’an-ı kerimi huşu içinde dinliyoruz. Fetih suresini okuyan bir gencin sesi kulaklara değil adeta gönüllere işliyor inanın herkesi ağlatıyor.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT