BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Padişaha beddua etti gözünü kaybetti

Padişaha beddua etti gözünü kaybetti

Padişaha “gözü kör olsun!” diye beddua eden kadın iftarın ardından göz ağrısına tutulmuş, iki gözü de görmez olmuştu



> Tolga Uslubaş Padişaha “gözü kör olsun!” diye beddua eden kadın iftarın ardından göz ağrısına tutulmuş, iki gözü de görmez olmuştu Çaresi ne ise yapılsın Başbakanlık Devlet Arşivleri’nden bulduğumuz 1801 tarihli bir belge de Sultan Üçüncü Selim Hanın bu tebdil gezilerinden biriyle ilgili. Belgede yazanlar kısaca şöyle: “Fırının önünde bir kalabalık gördüm. Birisi, ‘Yiyecek ekmek bulamıyoruz!’ diye feryat ediyordu. Üzüldüm... Ramazan-ı şerifte Allahın kullarına böyle zahmet çektirmek revâ değildir, derhal çaresi yapılsın!..” (Tarih: 1215 (Hicrî) Dosya No:174 Gömlek No:7558 Fon Kodu: HAT ) Eskiden ramazan günleri padişahların tebdil, yani kıyafet değiştirerek İstanbul sokaklarında turladıkları bilinir. Hafızları ve vaaz dinleyenleri dinler ve bazen de kendisi kâtip kılığında tanınmayacak derecede kıyafetini değiştirerek halkın arasına karışır, bir köşede oturup geleni gideni seyrettiği de olur. Bütün bu geziler keyfi olmayıp, yayımladığı tembihnâmelerin eksiksiz yerine getirilip getirilmediğini de görme imkânı bulur padişah. Öyle ki; fırınlarındaki ekmeğin gramajını, esnafın narh fiyatlarına uyup uymadığı da bu tebdil gezileri sayesinde denetlemiş olur. Tabii her padişahın kendine göre bir kılık değiştirme adabı vardır. Kimisi asker kılığında halkın arasına çıkar, kimisi şehir şehir dolaşan bir derviş görünümü verir kendine. Bu geziler esnasında padişah yalnızdır ve onu tebdil kıyafetle görüp de tanıyan birinin tanımazlıktan gelmesi ve bu olayı da kimseye anlatmaması kati emirdir. Kılık değiştirip halkın arasına karışmasıyla meşhur Sultan İkinci Mahmud, 1810’da Fatih civarında dolaşır. Bu sırada birilerinin kendisine beddua ettiğini duyunca o sesin olduğu mahale doğru yönelir. Vatandaş, bir fırın önünde izdiham yaşamaktadır, itiş, kakış ve gürlemelerin arasında kadının biri güç belâ bir ekmek kapıp fırından ayrılırken, “Gözü kör olası padişah! Bir ekmek için çektiğimiz sıkıntı ve eziyete bak!” diye avazı çıktığı kadar bağırır. Bu feveranı duyan padişahın adamları usulca kadının yanına yaklaşır ve, “Be kadın, padişah ne yapsın... Yaşadığınız bu sıkıntıları Allah’tan bilin” der. Bu sözler kadını iyiden iyiye çileden çıkarır, kadın o adamlara da verir veriştirir. Sultan olan biteni dinler fakat renk vermez ve sarayın yolunu tutar. Padişah bu olaya pek içerlemiştir, sabah olunca kendisini bağırıp çağıran kadına verilmesi için Silahdar Ağa ile 100 kuruş gönderir. Silahdar Ağa ve adamları o mahallede sorup soruşturup o kadının evine ulaşır. Kapıyı çalıp kadına parayı vermek üzere dışarı çağırdıklarında kadının iki gözünün birden kör olduğunu görürler. Allahü teâlâ’nın hikmeti işte... Daha bir gün evvel “Padişahın gözü kör olsun” diye beddua eden kadın iftarın ardından bir göz ağrısına tutulmuş ve iki gözü de görmez olmuştur. Bu olayın ardından halk arasında Sultan Mahmud’un keramet gösterdiği ve Allah’ın velî bir kulu olduğu dilden dile dolaştır. Hadis-i Şerif Müslüman bir kadın, hamileliği boyunca, doğum yaptığı esnâda ve çocuğunu emzirdiği sürece, Allah yolunda cihad edenler gibidir. Bu esnada vefât ederse, şehîd sevabı alır. GÜNÜN SÖZÜ İnsan tedbir alıp, sebebe yapışır, tâkdiri bilmez. Allahü teâlanın tâkdiri, kul tedbiri ile değişmez. Mektubât-ı Rabbâni ESKİ RAMAZANLAR Allah’a emanet ol! > M.Kurtbay Önür kurtbay.onur@tg.com.tr Şevval 1004... Üçüncü Mehmed Han fitne çıkaran Avrupa’daki küffâr üzerine sefer ferman eder. Kendi dahi hazırlanır. Asker sefere çağrılır. Aralarında Kasımpaşalı Salih adında bir Yeniçeri vardır. Hanımı Rahime ile ufak tefek bir evde yaşar. O günlerde garibin hanımı hamiledir. Ancak dava Ehl-i Sünnet davası, aşk Resulullah aşkıdır. “Bismillah. Tevekkeltü a’lallah. La havle vela kuvvete illa billah!” deyip evden çıkar. Haziran ayında kös, mehter vurur. Osmanlı ordusu Orta Avrupa’nın meşhur kalesi Eğri’yi önce kuşatır, sonra fetheder. İmparator Arşidük Maksimilyan kumandasındaki ordusu ile İslam askeri Haçova’da vuruşur. Sabahtan yatsıya kadar küffar tepelenir, Allah’ın yardımı, Hoca Sadeddin Efendi’nin himmetiyle. 50 bin kafa koparılır. Emsalsiz İspanyol, Macar, Leh, Belçikalı, Hollandalı, Papalık, Çek ve Slovak birleşik ordusu dağılır. Toplarından yüzden fazlası ele geçirilir. Şer ittifakının beli kırılır. Bataklığa gömülür. Ordu Dersaadet’e döner. Şehri fetih sevinci kaplar. Nefer Salih ise dörtnala Kasımpaşa’ya gider. Büyük bir heyecanla evinin eşiğine gelir. Kapıyı çalar, ses çıkmaz. “Rahime Rahime!” diye ünlemeye başlar. Bitişik camlar açılır, tanıdıklar etrafında toplanır. Nitekim içlerinden güngörmüş Mehmed Dede, adında mübârek bir ihtiyâr, “başın sağ olsun evladım. Zevcen lohusa yatağında vefat etti!” der. Yeniçeri Salih: Ya bebeğim? Mehmet Dede: Maalesef... Doğmamıştı daha. Yeniçeri Salih: Allah’a emanet etmiştim!.. Ölmüş olamaz! Hep birlikte kabre varırlar. Kederli baba gözyaşlarını sessizce toprağa akıtır. Tuhaf bir şey olur. Toprak altından ince bir ses gelir. Alelacele, toprağı kaldırıp, tabutu kırar, kefeni yırtarlar. Allahü Ekber!.. Balmumu gibi bir cild, soğuk donuk kollar ve mevta üzerinde annesinin canlı ve sıcak göğsünden süt emen, nur topu gibi bir oğlancık. Merhumenin yüzünde manâlı bir gülücük. Herkes hayretten donakalır. Mehmet Dede: Hasbünallahi ve ni’mel-vekil. Sen şu sâbiyi, Allah’a emanet ettiydin di mi? Yeniçeri Salih: Elhamdülillah. Evet. Mehmet Dede: Peki ya anasını? Yeniçeri Salih: !!!... Hatırlamıyorum... Mehmet Dede: Emanet etseydin onu da sağ bulurdun. Aşikâr! İşte bu bebek büyür, âlim bir zat olur. Sultan Ahmed dahi ona fikir danışır. Halk çok sever. “Meyyitzade” adıyla hatırlanır. Fitneden korunma duası “Allahümme innî es’elüke fi’lel hayrât ve terkelmünkerât ve hubbel-mesâkîn ve izâ eredte fitneten fî kavmî fe-teveffenî gayre meftûn ve es’elüke hubbeke ve hubbe men yuhibbuke ve hubbe amelin yukarribunî ileyke” (Yâ Rabbî! Bana hayırlı işler yapmak, çirkin şeyleri terk etmek ve fakirleri sevmek nasip eyle! Kavmim arasında fitne çıkacağı zaman, fitneye karışmadan canımı al! Ya Rabbi, bana sevgini, seni sevenlerin sevgisini, sevgine yaklaştıracak amellerin sevgisini nasib et!) “Allahümme innî eûzü-bike min azâbil-kabri ve min azâbinnâr ve min fitnetil mahyâ velmemâti ve min fitnetil Mesîhiddeccâl.” (Ey Allahım! Kabir ve Cehennem azabından; yaşarken ve ölürkenki fitneden; aldatıcı deccalın fitnesinden sana sığınırım) MANİDAR MANİDAR Misafirim nazlandı, Börek diye sızlandı, Bir sini börek yedi, Biraz olsun uslandı. Ne uyursun ne uyursun, Bu uykudan ne bulursun, Al abdesti kıl namazı Cenneti alayı bulursun. NEFİSE NİNENİN İFTAR SOFRASI Yemeğe sevginizi katın Ecdadımız yemek işini çok ciddiye almış. Biz öyle gördük annelerimiz mutfağa mutlaka abdestli girer, besmele çekerlerdi her safhada. Harç seçme olacak tamam ama bir hanım pişirdiği yemeğe kendinden de çok şey katar. Etrafıyla barışık olmayan, aksi ve gönülsüz birinin muhteşem malzemelerden yaptığı yemekler tad vermezken, insan doyurmaktan hoşlanan biri basit ve ucuz şeylerden leziz yemekler pişirebilir pekala. Eskiler aşçılara büyük hürmet gösterir, onlara “ateşbaz veli” derlermiş. Aşçılar yanlarına alacakları yamakların önce sabırlarını sınarlarmış. Onları saatlerce seccade üstünde tutar, zikre oturturlarmış. Tezcanlılar tez yılar ama sabırlılar beklemekten de zevk alırlarmış. Sabır önemli çünkü Osmanlı yemeği ivil ivil tabir edilen kül köz arası bir ateşte pişirir. Etin ve sebzenin helva gibi olması için saatlerce beklenir. Evet yemek harlı ateşte de pişer ama tadı olmaz. Güveçin lezzetli olmasının sebeplerinden biri de fırında saatlerce beklemesidir.. Evet güveç... Mahalle fırını varsa ona gönderin odun ateşi lezzetinize lezzet katacak. BİR LEZZET GÜVEÇ HAZIRLANIŞI: Patlıcanları alacalı soyup, tuzlu suya koyun. Soğanları yemeklik doğrayın. Güveç tenceresine yıkanmış ve fazla yağları alınmış et ile birlikte ilave edin. Zeytinyağını ekleyip etler bıraktıkları suyu çekene kadar kavurun. Sırayla üzerlerine doğranmış sivribiber, dörde bölünüp irice doğranmış patlıcan, sarımsak, soyulup fındık büyüklüğünde doğranmış domates ve maydanoz demetini yayın. En üste tereyağını koyup tuz, karabiber ve kimyonu serpip kaynamış suyu üzerine gezdirin. Güveç tenceresinin ağzını yağlı kağıtla-kağıdın uçları tencerenin içine girecek şekilde- kapatın. üzerini alimünyum folyoyla-uçlarını güvecin dış kenarlarına kıvırıp- tekrar kapatın. hiç karıştırmadan 40-45 dakika pişirin. (arada tencerenin kenarından bir kaşık yardımıyla suyunu çekip çekmediğini kontrol edin. Yoksa etler suyunu çekip yanabilir.) Piştikten sonra maydanozu alıp güveci tabaklara servis yapın. MALZEMELER: > 5-6 adet patlıcan > 2 kuru soğan > 2 yemek kaşığı zeytinyağı > 1 kg kuzu kuşbaşı > 5-6 sivribiber > 10 diş sarımsak > 5-6 domates > 1 demet bütün maydanoz > 2 yemek kaşığı tereyağı > 1,5 su bardağı kaynamış su > tuz > karabiber > isteğe göre 1 çay kaşığı kimyon NİÇİN MÜSLÜMAN OLDULAR ABDULLAH ARCHİBALD HAMİLTON (İNGİLİZ) (Sir Archibald Hamilton, İngiltere’nin tanınmış bir diplomatı olup, Birinci Cihan Harbinde deniz subayı olarak vazîfe yapmıştır. Meşhûr bir âileden gelir. Baronet (Baron adayı demektir) unvânını taşımaktadır. 1923 senesinde İslâm dînini kabûl etmekle şereflenmiştir). Büluğa vâsıl oldukdan beri, İslâm dîninin sâdeliği ve billûr gibi berraklığı, beni dâimâ kendisine cezb etmişti. Bir hristiyan olarak doğduğum ve bir hristiyan terbiyesi aldığım hâlde, bâtıl akîdelere bir türlü inanmamış, dâimâ hakkı, hakîkati ve mantığı, körü körüne inanışlara tercîh etmiştim. Ben, bir tek Allaha, huzûr ve ihlâs ile ibâdet etmek istiyordum. Hâlbuki ne Roma kilisesi (katoliklik), ne de İngiliz kilisesi (protestanlık), bunu bana sağlıyamıyordu. İşte bu sebeb ile beni tâm tatmîn eden müslümânlığı, vicdânımın telkînine uyarak kabûl ettim ve ancak ondan sonra, kendimi Allahü teâlânın hakîkî kulu ve dahâ iyi bir insân olarak hissetmeye başladım. Ne yazık ki İslâmiyyet, birçok hıristiyanlar, câhiller tarafından, yanlış, uyuşturucu ve yalan, uydurma bir din olarak anlatılmışdır. Hâlbuki, Allahü teâlâ indinde hak din İslâmiyyettir. İslâmiyyet, kuvvetlinin zayıflara, zenginlerin fakîrlerle birleşmesini sağlayan mükemmel bir dindir. İnsanlar iktisâdî bakımdan esâs olarak üç sınıfa ayrılırlar. Bu sınıflardan birincisi, Allahü teâlânın birçok nimetlerle zengin ettiği kimselerdir. İkinci sınıf, hayâtını kazanmak için çalışmak zorunda olanlardır. Bir de üçüncü sınıf vardır. Bu sınıfta bulunanlar, kendi kusûrları olmadığı hâlde, kâfî derecede kazanamayanlar, işsiz kalanlar, iş yapamaz hâle gelenlerdir ki, fakîrlik ve zarûret içindedir. İşte İslâm, bu üç sınıfın da birbiriyle kaynaşmasını sağlar. Zengin olanın fakîre yardım etmesini emir eder. Zilletin, ızdırabın ortadan kaldırılması sebeblerini ihsân eder. İslâmın bütün müslimânları birbiri ile nasıl kardeş yaptığı hakkında fazla bir şey söylemek istemiyorum. Zîrâ bütün dünyâ Müslümânların nasıl birbirini sevdiklerini, birbirlerine yardım ettiklerini bilir. Müslimânlıkta, zengin, fakîr, soylu, köylü, me’mûr, işçi, tüccâr, herkes Allahü teâlânın huzûrunda birdir ve birbirinin kardeşidir. İşte, bütün bunlar için Müslüman oldum ve bunun için de iftihâr ediyorum. Osmanlı Devleti'nin mimarı ŞEYH EDEBALİ Hazretleri BÜYÜTMEK İÇİN TIKLAYIN Osmanlı Devleti'nin mimarı ŞEYH EDEBALİ Hazretleri BÜYÜTMEK İÇİN TIKLAYIN
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 103235
    % 2.07
  • 4.7171
    % 0.01
  • 5.5018
    % -0.57
  • 6.2889
    % -0.17
  • 197.827
    % 0.14
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT