BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Bu şehirde boğuluyorum anne!..”

“Bu şehirde boğuluyorum anne!..”

“Şansına düşen kişiler onun ahlâkına, uymayan kişilerdi. Koca şehirde ne kendini anlayan, ne kendinin anladığı birini bulabilmişti. Meğer iyi bir arkadaş ne kadar önemliydi...”



Anne ben bu şehirde yapamayacağım... Boğuluyorum... -Neyin var oğlum? Harçlığın mı yetmiyor? Okuldan mı bir sıkıntın var? -Anlatamıyorum size... Burası çok karışık bir ortam... Yapamıyorum bu şehirde... Güzel bir okul kazanmıştı. Makine mühendisliğinde okuyordu. Ama dışarıda fırtınalı bir ortam vardı. Üniversite arkadaşları bir başkaydı. Kendi kafasına uygun bir arkadaş bulamamış, tek kalmıştı... -Benimle dalga geçiyorlar anne... Ne biçim gençsin diyorlar... Onlar gibi olmak istemiyorum ben... Ama kendim gibi bir arkadaş da bulamıyorum... Bırakacağım bu okulu... Teyzemler kahrolmuştu... Kazanılmış bu üniversite nasıl bırakılırdı? “Dünyada olmaz” dedi teyzem... Ne pahasına olursa olsun okutacaktı oğlunu... Mühendis anası olacaktı, kolay mı? Bir de duyduk ki Teyzem İstanbul’a göç edecekmiş... Oğlu okuldan geri kalmasın diye... Çok fedakârdı, çok becerikliydi teyzem ama çok da inatçı... Üniversitenin ikinci senesi aile İstanbul’a taşındı... Kocası zaten emekliydi. Ona işlek caddelerden birinde seyyar arabada incik boncuk satmasını sağladı. Büyük oğlunu bir kamu kuruluşuna memur olarak soktu. Küçük kızının kendi emekli olduğu kurumun İstanbul şubesinde işçi olarak başlamasını sağladı... Aileyi işiyle beraber İstanbul’a taşımayı başarmıştı... Peki, ya küçük oğlu? Onun problemlerini çözebilecek miydi? -Anne ben bu şehirdeki hayatı kaldıramıyorum... Ben evde değil şehirde yalnızım diyorum. Ne oğul kendini anlatabiliyor, ne teyzem oğlunu anlayabiliyordu... Aile seferber olmuştu. Bu defa psikolojik destek almaya çalıştılar... Bir aile, kendi evladını kendi eliyle nasıl mahvediyordu... Sanki hayat üniversite mezunu olmaktan ibaretti... Ailesine de laf anlatamayan Ali, o yıllarda beş milyonluk şehirde hepten yapayalnız kalmıştı. “Kafayı yemek” bu olsa gerekti... Kendini anlayacak bir arkadaşı yoktu... Arkadaş olarak şansına düşen kişiler ona uymayan kişilerdi. Koca şehirde ne kendini anlayan, ne kendinin anladığı birini bulabilmişti. Meğer iyi bir arkadaş ne kadar önemliydi. Aile bu kez oğullarının aklı dengesini kurtarmak için seferber olmuştu... Bir psikiyatr tavsiye etmişlerdi... Eşi halen büyük gazetelerden birinde yazarlık yapıyor. Koskoca profesör kadının etik dışı tavsiyesi Ali’yi hepten çıldırtmıştı... -Anne, profesör kadın değil ya kim derse desin... Birliktelik mirliktelik anlamam. Nikâhsız birliktelik haramdır... Siz ne biçim insansınız. Öyle doktorluk mu olur? Aile, “profesör dedi” diye sanki ilaç tavsiyesi imiş gibi gayrimeşru birlikteliği oğluna diretiyor, ama ondaki inanç hassasiyetini göremiyordu. Kendini bir ara ibadete vermek istedi Ali. Bilmeyince ibadet bile yapılamıyordu... Uykuya verdi... Pencere kenarında demli çaya emanet etti geceler boyu... Hiçbiri çözüm olmadı... Artık okul şurada kalmıştı... İkinci adres akıl hastaneleriydi... Bir aile, her ne pahasına olursa olsun okutmak için oğlunu böyle imha etmişti... Yıllar sürdü bu mücadele... Teyzem, inadından vazgeçmedi... Her türlü mücadeleyi verdi... Ali de düşe kalka, akıl hastanelerinde yata çıka da olsa devletin aflarından falan faydalanarak o okulu tam on dört sene sonra bitirdi. Artık o makine mühendisiydi... Ama ev ile akıl hastanesinden başka gideceği mekân olmayan bir mühendis... Bir gün duyduk ki Ali kaybolmuş... Aradılar taradılar bulamadılar... Eşe dosta haber saldılar... Kayıp ilanları verdiler gazetelere... Karakollar, hastaneler... Yok... Öldü mü kaldı mı kimse bilmiyordu... Şimdi mi? Teyzem iki gözü iki çeşme pencere kenarından ayrılmıyor... Ali’sinin bir gün çıkıp geri geleceğini bekliyor... Rumuz: “Yalnız Adam”-İstanbul >> Yazışma adresi: Türkiye Gazetesi İhlas Medya Plaza 29 Ekim Caddesi, 34197 Yenibosna/İstanbul Faks: (0212) 454 31 00
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT