BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bilgiye hükmeden dünyaya hükmeder

Bilgiye hükmeden dünyaya hükmeder

Batı ülkelerine kıyasla çok genç ve dar kapsamlı olan Türki-ye’deki düşünce kuruluşlarının, fayda sağlayıcı bir yapıya kavuşmaları için mutlaka gerçekleştirilmesi gereken şeyler var.



Türkiye’de vakit geçirmeden bir “Düşünce Kuruluşları” yasası hazırlanmalıdır. Düşünce kuruluşlarının ana işlevleri bu düzenlemeyle tarif edilmeli, TÜBİTAK veya Türk Standartları Enstitüsü’nce belirlenecek standartlara sahip olmayan birimlerin düşünce kuruluşu sıfatını taşımalarının önüne geçilmelidir. Kapısında “Bilgiye hükmeden, dünyaya hükmeder” ifadesi yer alan Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu’nun (USAK) yeni hizmet binası, geçen hafta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de katıldığı törenle açılmıştı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu’nun (USAK) yeni çalışma mekânı olan USAK Evi’nin açılışında yaptığı konuşmada, düşünce kuruluşlarının modern devletlerin karar alma mekanizmaları açısından ne kadar büyük bir önem taşıdığını örneklerle ortaya koydu. Gerçekten de, ülkemizde bilhassa son on yıldır bir hamle içine giren düşünce kuruluşları, bir yandan kamuoyunun bilgilendirilmesinde, diğer yandan da devletin politika oluşturması için alternatifler sunmada giderek artan bir fonksiyon icra ediyor. Batı ülkelerindeki birçok örnekle mukayese edildiğinde, nispeten çok genç ve dar kapsamlı olan Türkiye’deki düşünce kuruluşlarının daha sağlıklı ve fayda sağlayıcı bir yapıya kavuşmaları için mutlaka gerçekleştirilmesi gereken şeyler var. Her şeyden önce, düşünce kuruluşu olgusunun saygınlığının temin edilmesi gerekli. Maalesef Türkiye’de düşünce kuruluşu (think tank) etiketi taşıyan onlarca kurumun büyük çoğunluğu ne düşünce üretiyor, ne de gerçek bir kurum niteliğinde. 1990’lardan itibaren dünyada yükselmekte olan trendi gözlemleyen bazı pragmatik girişimcilerin öncülüğünde oluşturulan bu türden yapılanmalar, düşünce kuruluşu olmanın en temel gereği olan bağımsız düşünebilme ve her türlü devlet ve/veya devlet dışı tesirden azade olarak, ürettikleri fikirleri kamuoyuyla paylaşabilme gibi bir kaygı taşımıyorlar. KÖTÜ PARA İYİ PARAYI KOVAR Türkiye’de o kadar çok “tek kişilik think tank” ya da “tabela think tanki” olarak nitelendirilebilecek kurum var ki, bir kişiyi basın önünde “parlatıp” siyaset alanına tepeden indirebilme veya para kazanma dışında hiçbir amaç taşımayan bu türden kuruluşlar, gerçek düşünce kuruluşlarının saygınlığına da gölge düşürüyor. İktisatta Gresham Yasası olarak bilinen, “kötü para iyi parayı kovar” ilkesine benzer bir biçimde, sayıları giderek artan “tabela think tankleri” sağda solda mantar gibi bittikçe, büyük düşünsel ve fiziki emekler harcanarak teşekkül ettirilen ciddi düşünce kuruluşlarının ürünleri de kamuoyunda şüpheyle karşılanır hale geliyor. Zira kamuoyunu doğru bilgilendirme yerine, gündemde kalabilmeyi şiar edinmiş olan bazı kurumlar, titiz bir arka plan çalışmasıyla desteklenmiş, disiplinlerarası bir işbirliğinin çıktısı niteliğine sahip, mantık örgüsü ile kurgulanmış akılcı ve olabildiğine bilimsel ürünler yerine, reyting yapma ihtimali yüksek komplo teorileri uydurmayı tercih ediyorlar. Ürettikleri dayanaktan yoksun bu komplo teorilerinin iflas ettiği durumlarda ise, kendilerinin sadece alternatif bakış açıları sunduklarını, ortaya konan görüşlerin yanlışlanabilmesinin bilimin tabiatı gereği mümkün olduğunu dile getirip, sıyrılmaya çalışıyorlar. Fakat defalarca gerçekleşen bu durumdan en fazla zararı, bir kez daha iflas edeceğini bildikleri yeni komplo teorilerinin peşinde koşmaktan ne bir mahcubiyet ne de yorgunluk sebebiyle vazgeçen “tabela think tankleri” değil, dolaylı olarak ciddi kurumlar görüyor. Teşbihte hata olmaz, usulsüzlük ve yolsuzluklarla mudilerinin tasarruflarını heba eden bazı küçük bankalar geçmişte nasıl Türkiye’deki tüm bankacılık sektörüne olan güvenin yok olmasına sebep olduysa, gayriciddi sözde düşünce kuruluşları da benzer bir sonucun yavaş yavaş ortaya çıkmasına yol açıyor. Bu durumun önüne geçip, Türk düşünce kuruluşu sektörüne hak ettiği saygınlığı kazandırmanın en iyi yolu, bu alanın gerekli yasal çerçeveye kavuşturulmasından geçiyor. Türkiye’de faal durumda olan düşünce kuruluşları ya vakıf, ya dernek, ya da şirket biçiminde örgütlenmek zorundalar. Hâlbuki bir nevi bilimsel araştırma kurumu özelliğine sahip bu kuruluşların, vakıflar kanunu, dernekler kanunu veya şirketler hukukuna tabi olarak çalışması kadar yanlış ne olabilir? Ülkemizde yedi kişinin bir araya gelip de kurduğu ve”..... enstitüsü” adını taşıyan her dernek, nasıl gerçek bir eğitim kurumu olamazsa, aynı biçimde oluşturulan her stratejik araştırma merkezi de gerçek bir düşünce kuruluşu kimliğine sahip olamaz. Türkiye’de vakit geçirmeden bir “Düşünce Kuruluşları” yasası hazırlanmalıdır. Düşünce kuruluşlarının ana işlevleri bu düzenlemeyle tarif edilmeli, düşünce kuruluşu olabilmek için yeterlilik kıstasları geliştirilmeli, TÜBİTAK veya Türk Standartları Enstitüsü’nce hazırlanacak bu standartlara sahip olmayan birimlerin düşünce kuruluşu sıfatını taşımalarının önüne geçilmelidir. Elbette düşünceyi ifade edebilme özgürlüğü en temel insan haklarındandır. Bunu kısıtlamak çağdaş değerlerle ters düşmek anlamına gelir. Fakat müteahhitlik ruhsatı olmayan bir kişinin taştan, tuğladan bir bina inşa etmesine, sanayi odasında kaydı bulunmayan bir kişinin fabrika açmasına izin verilmeyen Türkiye’de, düşünce üretme ve zihinleri inşa etme iddiasında bulunan kurumların kendi alanlarıyla ilgili herhangi bir mevzuatla bağlı olmamaları düşündürücüdür. Türkiye’de nasıl özel televizyon ve radyo istasyonlarının “anayasaya aykırı olmasına rağmen” bir ihtiyacın ve talebin zorlamasıyla sayılarındaki artışa bağlı olarak bu alana ilişkin bir yasal çerçeve oluşturulmuşsa, düşünce kuruluşlarına ilişkin de benzer bir düzenlemenin yapılmasının zamanı gelmiştir. “Düşünce Kuruluşu” etiketini kullanabilme, bugünkü kadar kolay ve sıradan olmamalıdır. KÜÇÜK DE OLSA ADIM ATILMALI Diğer taraftan, özgür düşünce üretebilme ekonomik bağımsızlıkla da doğrudan ilgilidir. İçinde bulunduğumuz bilgi çağında, dünyadaki birçok gelişmiş ülkede düşünce kuruluşları, vergiden muaf tutulma, bağış kabul edebilme, miras bırakılabilme başta olmak üzere çok sayıda doğrudan veya dolaylı mali uygulamalarla desteklenirken, Türkiye’de henüz bu aşamaya gelinmemiştir. Ülkemizde sadece “kamu yararlı vakıf veya dernek” ibaresini Bakanlar Kurulu kararıyla elde etmiş kurumların mali muafiyetleri söz konusudur. Hâlbuki bir düşünce kuruluşunun devlet tarafından “kamuya yararlı” olarak adlandırılması bile başlı başına bir itibar sorununa sebep olabilir. Zira Türkiye’nin milli menfaatleri paralelinde yabancı devletlerin yönetimlerini ve kamuoylarını bilinçlendirmek için de çalışan düşünce kuruluşlarının en baştan “devletin güdümünde” veya “yarı-resmî kuruluş” olarak yaftalanması söz konusu olacaktır. Bunun önüne geçmenin yolu da, düşünce kuruluşu tarifini baştan çok iyi yaparak, bu kapsam içine giren tüm kurumların belli mali muafiyetlerden yararlanmalarını sağlamaktır. Ayırımcılık yapılmadan, herkes için sağlanacak bu imkân aynı zamanda her dönem dillendirilen siyasileşme, kadrolaşma gibi bazı iddiaların da gündemden düşmesini mümkün kılacaktır. Türkiye artık sadece kendi bölgesinde politika üreten bir ülke olmaktan çıkmakta, tüm kıtalarda ve tüm uluslararası kuruluşlarda, inandığı ve benimsediği değerler çerçevesinde sesini duyuran bir güçlü lider görüntüsü vermeye çalışmaktadır. Düşünce kuruluşlarının daha etkin hizmet vermelerini kolaylaştıracak birkaç küçük adımın atılması, Türkiye’nin lider olma hedefine daha çabuk ulaşmasına yardımcı olacaktır. Yeni açılan USAK Evi’nin kapısında yer alan bir cümleyi hiç unutmayalım: “Bilgiye hükmeden, dünyaya hükmeder.”
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT