BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Biblo doktorları

Biblo doktorları

Radyo, televizyon, araba tamam da, porselenin onarılacağı aklımıza mı gelirdi? Eğer sanatkârını bulabilirseniz, meğer o da mümkünmüş!



Yıllar, ama uzun yıllar evvel Fatihli bir çocuk (Galip Usta) kırılan tabaklara bakar: “Böylesi güzel parçaların bir kere düşmekle heba olması çok üzücü” der ve çalışmaya başlar. Harçlığını çay tabaklarına yatırır. Onları kırıp kırıp yapıştırır. Dahası eksik kısımlarını tamamlar, desenleri yakıştırır boyar ve sıra benzer cilalarla kaplar. Derken komşuların tabakları gelip gitmeye başlar, sonra fincanlar, biblolar, vazolar... AKADEMİ GİBİ Galip Usta sürekli kendini yeniler. Yapıştırıcılarla, dolgu maddelerini yakından takip eder. Neticede mükemmeli yakalar. Onun deneye yanıla bulduğu usuller Fransız ve İtalyan akademilerinde okutulanlardan aşağı değildir. Kaldı ki Galip Bey’in usulleri teoride kalmaz, hepsi uygulanabilir ve çok pratiktir. Galip Usta hem benzeri az bulunan bir sanatkâr, hem de (kelimenin tam mânâsı ile) İstanbul Efendisidir. Hatta onun onardığı eserler ayrıca değer kazanırlar. Öyle ya Galip Usta’nın ilgilenilmeye müstahak gördüğü bir parça sıradan olamaz. Galip Usta tecrübelerinin kendisi ile gömülmesini istemez ve üç Anadolu çocuğunu (Mehmet, Ahmet ve Halid) yanına alıp yetiştirir. Onlara renklerin ve motiflerin dilini belletir. Malzemenin sırrını fısıldar. İstişareye çok kıymet verir. Kırılan parçaları önlerine koyar, fikirlerini sorar. Sonra kendi görüşünü söyler ki, şüphesiz bu en mükemmel olanıdır. Üç kalfa ustalarının gölgesinde keyifle çalışırlar. Her gün yeni bir şeyler öğrenmenin heyecanı ile zamanı unuturlar. Yine bir gün erkenden dükkanı açar, çayı ocağa koyarlar. Ama bu kez Galip Usta’nın güler yüzü eşiği aydınlatmaz, aksine acı haberi gelir. Sivaslı Mehmet “İşte o gün yıkıldık” diyor, “boynumuz büküldü, kaldık mı öksüzler gibi.” Evet, ustalarının gölgesi bile büyük nimettir, ama artık o yoktur ve hayat devam etmektedir. Üç kalfa el ele verir bir atölye açarlar, Galip Bey’e lâyık çırak olmanın tek yolu vardır: Onun gibi olmak, onu bile aşmak. Nitekim yeni yeni ilaçlar dener, şeffaflık ve değişmeyen renklerde ideali yakalarlar. Şimdi Cihangir’deki mütevazı atölyelerinde antik eserleri onarmakla meşguller. Bu işte itimat çok önemli. Mehmet Usta bunun altını özellikle çiziyor. “Müşterilerimiz genelde yaşlı insanlar. Bazen tamire bıraktıkları parçaları unutuyorlar. Yıllar sonra yolu sokağımıza düşenler bizi hatırlıyor, kapımızı çalıyorlar. Bazen hayatları yetmiyor, vârisleri geliyor. Mallarını raftan indirip önlerine koyduğumuzda şaşırıyorlar. İnanın kaybedip bulmuşcasına seviniyor, çok mutlu oluyorlar.” Mehmet Usta antikaların şuurlu korunamadığından dert yanıyor. “Onları kimyasal maddelerle temizlemeyin ve kesinlikle bulaşık makinesine sokmayın” diyor. Eline aldığı nemlice bir bezi göstererek “İnanın” diyor, “en iyisi bu!” Ustamızın bir diğer derdi gençlerin bu sanata bigane kalmaları. Dükkana çok çırak almışlar ancak hepsi de çabuk sıkılmışlar. Günlerini üçbeş santime sıkıştıramamışlar. Eh bir an önce parayı bulmak ve lüks yaşamak hepimizin zaafı.. Mehmet Usta “halbuki bu gönül işi” diyor, “sevmeyen yapamaz ki.” NELERİ ONARIYORLAR? Antes’in onaramadığı parça yok. Ama özellikle seramik, porselen, çini, tutya ve opalin üzerinde çalışıyorlar. Zira en sık kırılan bunlar. Ama ağaç çerçevelerden, metal aksama yapabilecekleri çok şey var. Kolay değil 30 yılın tecrübesi bu. Kimi tespitte zirveleşmiş kimi tesviyede. Mehmet usta son rötuşları yapıyor, zira fırçasına çok hakim. Zaman zaman yurtdışından, mesela İsveç’ten, İsrail’den, Fransa’dan antik eserleri onarmışlar. Netice öylesine yüz güldürücü imiş ki taleplere yetişemez olmuşlar. Mehmet Usta (İçlerinde en yaşlısı, haliyle ile söz ona düşüyor) “Bizimki ağlayanı güldürme sanatı” diyor, “Özellikle yaşlılar eşyalarına çok bağlılar, onlarla geçmişe dalıyor, hatıraları yaşıyorlar.” Dolaptan kırık bir fincan çıkarıp devam ediyor. “Mesela şu, hiçbir özelliği olmayan sıradan bir fincan, ama sahibinin gözünde çok kıymetli. Zira kadıncağız rahmetli kocasına ilk kahveyi bununla sunmuş. Bazen hizmetçiler kan ter içinde dükkana giriyor, elindeki kırık bibloyu masaya bırakıp “Ben yanmışım” diye dövünmeye başlıyorlar. Derhal kırıkları yapıştırıp, eksiklerini tamamlıyoruz. İkinci gelişinde izini bile bulamıyor. Elimize sarılanlar, ağlayanlar, dua edenler... Aldığımız para önemli değil. İnanın bu mutluluk yaşanmaya değer.”
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT