BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Devr-i Süleymani!..

Devr-i Süleymani!..

Arada sırada aklıma eser, çalışma odamda kitaplarımı ve notlarımı yeniden düzenlerken hem tozlarını alır hem de fırsattan istifade ederek, hafıza tazelemek için, kimi kitapların sayfalarını yeniden şöyle bir karıştırırım.



Arada sırada aklıma eser, çalışma odamda kitaplarımı ve notlarımı yeniden düzenlerken hem tozlarını alır hem de fırsattan istifade ederek, hafıza tazelemek için, kimi kitapların sayfalarını yeniden şöyle bir karıştırırım. Bu, beni hem dinlendirir, hem de alır çok eskilere, uzaklara kadar götürür. Önceki gün de öyle oldu. Elime eski harflerle yazılmış bir Osmanlı tarihi geçti. Tarih kitabı on iki ciltten oluşuyordu. Birincisi Osmanlı Devleti’nin “İptida-i zuhurundan Feth-i Konstantiniye’ye kadar”, sonuncusu ise “Medeniyet-i Osmaniye” başlığını taşıyor ve orada sona eriyordu. Eserin adı kitapta “Tarih-i Ebul Faruk” adını taşıyor, alt başlığında ise daha küçük harfler ile: “Tarih-i Osmani’de Siyaset ve Medeniyet itibarı ile hikmet-i asliye taharrisine teşebbüs!..” ibaresi yer alıyordu. Kitaplar Hicri 1329 tarihinde İstanbul’da Matbaa-i Amedi’de basılmış. Hem tâbi’ ve bayiin, hem de müellifin özel mühürlerini taşıyor. Genelde kitap, özellikle tarih kitabı okumayı çok severim. Toz almayı filan bırakarak elimdeki kitabı orasından burasından bir defa daha okumaya başladım. Okudukça bilmiyorum nasıl bir çağrışım yolundan? Önümüzdeki bahar aylarında yapılacak yeni Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile belli belirsiz bir ilişki kendi kendine kurulmuş oldu. Sayın Cumhurbaşkanımızla kırk yıldan fazladır bir tanışıklığımız vardır. Kendileri Devlet Su İşleri Genel Müdürü iken ben de Hariciye’de ekonomik işler ile görevli idim. Türkiye’deki barajların hemen tümü Sayın Demirel’in doyumsuz hizmet tutkusunun bir ürünüdür. Bunlara dış kredi sağlanması işi Hariciye’ye, dolayısı ile bizlere düşerdi.. Fatin Bey veya bizzat Menderes’in başkanlık ettiği toplantılarda en çok konuşan, proje sorumlusu olarak Demirel olurdu. Elimdeki kitap “Devri Süleymani!..” diye başlıyordu. İçimden “hayırdır inşallah!” dedim. Rastlantıyı hayırlara yordum. Şimdi de çağdaş dönemlerin “Devri Süleymani”sini yaşamıyor muyuz?! Her ikisinin de süreleri hemen hemen birbirine eşit. Ama görünüşe bakılırsa şimdikinin yani iki Süleyman’dan Ispartalı olanınki tarihte “Kanuni” diye anılanınkinden belki daha da uzun olacak!.. Sanırım bugünkü şartlar içinde buna pek itiraz eden de olmayacak. Biz hayırlı olanı dilemekle yetinelim. Eski tarih kitaplarını okumanın keyfi ve zevki bir defa gerçekleri en doğru, devrin en güzel üslubu ile kaleme almışlar. Okurken sanki o dönemi yaşamış gibi oluyorsunuz. Ayrıca olaylara, bir de şahsi düşünce, değerlendirme ve yorumlarını getirmekten de kaçınmamışlar. Örneğin Ebul Faruk, kitabına şöyle başlıyor: “Devri Süleymani, Osmanlı’nın zirve i ikbali.. Aynı zamanda Mebdei zevalidir!” diyor.. Bu aslında Frenklerin “Verite de La Palisse” yani herkesin bildiği gerçek anlamına gelen bir sözdür. Zirve’de uzun süre tutunmak zordur. Umarım şimdikinde bu süre daha da uzun sürer! Dedik ya, ülke için hayırlısı ne ise onu diliyoruz!.. Efendim dış temsil görevlerinde bulunduğum sıralarda mutlaka eski kitapçıları, bouqinisteleri dolaşır, Türkiye ile ilgili ne bulursam karıştırır, faydalı ve keseme de uygun bulduğum kitap, gravür ve sair eserleri satın almak isterdim. Sizlere bahsettiğim kitap bu merakın ürünüdür. Macaristan’daki görevim sırasında “Bisomani” denilen eskici dükkanlarından birinden satın almıştım. Kimbilir kime ait idi? yazık ki külliyatın hepsini bütün gayretlerime rağmen bulmak nasip olmadı. Zaten ciltlerden biri de dağılmış, tamir ederken sayfalar eski harf ve rakamlarla olduğu için bilememişler, yarısından sonrasını ters sıralamışlar. Bereket sayfaları tamam, düzeltmeye kıyamadım. Oraya gelince kitabı tersinden okuyorum. Bu bana ayrı bir zevk veriyor!. Eksik olanları burada da sahaflarda aratıyorum, bulursam koleksiyonumu mutlaka tamamlamak isterim. Kitabı karıştırırken sayfaları arasında bir kağıt parçasına kendi el yazımla karalanmış birkaç satır buldum. Öksüz Minare adını taşıyan bu satırlar beni çok eskilere, Budapeşte’de Büyükelçi bulunduğum yıllara götürdü. Kitapta yazıyordu. Kanuni Sultan Süleyman Elmalı Dere kenarında kurulmuş “Otağ-ı Hümayun”da vefat ettiği ve tarihte “Zigetvar Seferi” diye bilinen bu sonuncu sefer aslında Tuna boyundaki ünlü Eğri kalesinin fethi amacı ile yapılmış imiş. Kanuni, stratejik bir mevkide bulunan bu kaleyi de fethederek Tuna’nın gerisinde muhkem bir imparatorluğu güvence altına almak istiyormuş. Bu kalenin zaptı ise, bin zorlukla ancak İkinci Sultan Selim’e nasip olmuş!.. Şair değilim ki şiir yazayım.. Ama olsa idim Eğri kalesindeki Öksüz Minare için mutlaka yazabileceklerimin en güzelini yazmak isterdim. Bunun öyküsünü Türkiyat uzmanı Macar Rasony’i ve Geza Zafeher’den okuyunca öylesine hislenmiştim ki! Okuycularımın affına güvenerek tarih kitabı arasında sıkışmış kalmış bu derme çatma dizeleri bu haftaki yazımın altına Çam sakızı çoban armağanı olarak sizlere sunmak istedim. Cesaretimi anlayışla karşılayacağınızı umuyorum... ÖKSÜZ MİNARE!.. Yüz sürebilmek için bir nebze Türk’ün eski haşmet ve azametine, Hatvan üzerinden gittik de bir gün o şan lı şöhretli Eğri kalesine.. Toplar, gülleler yerlerde, duvarlarda asıl mış birkaç kılıç ve kalkan.. Sadece bunlar mı dedik Ya Rab o şanlı tarihimizden arta kalan?!.. * * * Baktık ki Kalenin ardından yükselmekte bir ince ve nârin Minâre!.. Bütün etrafı demir parmaklıkla çevrilmiş, tek başına kalmış biçare.. Vakti ile Eğri Bağlarında bir Kethüda ca mii ve külliyesi varmış. Namaz vakti gelince içi Müslümanlarla dolar dolar taşarmış!.. * * * “Türk”ten sonra cami yıkılmış, dağılmış o inanmış cemaat!.. Devşirmeyi Vezir yapan Külliyeden eser kalmamış heyhat!.. Öksüz kalınca Minare, camiden, külliye den, tüm sevdiklerinden Karanlık ve ıssız gecelerde sessiz sessiz ağlarmış kederinden!.. * * * Kim el sürecek olursa onun gözyaşından ıslanmış taşlarına Mutlak bir deva sağlarmış bütün dertleri ne hastalıklarına!.. Zamanla bir ziyaretgâh olmuş yöre hal kına Öksüz minare.. Kimi mum diker, kimi bir bez bağlarmış onun kafes demirlerine.. * * * Ne mum dikebildik biz, ne bez bağlaya bildik o Kale kapısına.. Fatihalar sunarak ayrıldık, Kethüda ve cümle şüheda anısına!.. Görünce bizleri sustu birden, sildi göz yaşlarını Öksüz Minare.. Bu sefer de bizler ağladık kana kana o öksüz kalmış minare yerine!.. Oğuz Gökmen Budapeşte/1981
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT