BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Cumhuriyet=Demokrasi muamması

Cumhuriyet=Demokrasi muamması

Bir uydurma ve yutturmaca şudur: Osmanlı rejiminde millet “kul”dur, “tab’a” demek zaten kul demektir, 1923’te hür olduk, tab’alıktan vatandaşlığa yükseldik!!! Oysa, Osmanlı rejiminde bütün vatandaşlar, devletin hür fertleridir. Tab’a, uyruk demektir. Bugün de bütün vatandaşlarımız, Türkiye Cumhuriyeti’nin uyruğudur ki, yakın zamanlara kadar tab’ası denirdi.



Cumhuriyetin ilanından 1946 yılına kadar devam eden tek partili dönemin ardından çok partili hayata geçildi. Bu dönemin ilk Başbakanı 1950’den 1960’ta 27 Mayıs ihtilaline kadar görev yapan Adnan Menderes idi. Başbakan Menderes ve dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, 1959 Aralık’ında Türkiye’yi ziyaret eden ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower ile. 1923’ten beri eş anlamlı kullanılan iki kelime Cumhuriyet=Demokrasi muamması Cumhuriyet, 1923’ten son yıllara kadar bizde, demokrasi eş anlamlısı bir kavram olarak kullanıldı. İşte cumhuriyet, işte demokrasi! sloganı kuşakları kandırmadı, kanmayanlar kanar gibi yaptılar. Cumhuriyet, devlet başkanının bir hanedandan değil de, seçimle veya darbe ile geldiği devlet şeklinin adıdır. Demokrasi de olabilir, diktatörlük de... Devlet başkanının aynı hanedandan geldiği monarşi’nin zıddıdır. Bir monarşi de, tıpkı cumhuriyet gibi, demokrasi de olabilir, otoriter ve totaliter bir devlet de... Diğer bir yanlış şudur: Osmanlı rejiminde egemenlik Osmanoğulları hanedanında idi, 1923’te Türk halkına geçti. Cumhuriyetin devraldığı Türkiye monarşisi, bir taçlı demokrasi idi. Uygulamada demokrasi yoktu. Fakat resmen egemenlik, millette bulunuyordu, rejimin adı da meşrûtıyet idi. 1923’te egemenliğin millette olduğu, tekrarlandı. Ancak gene uygulanamadı. Bugünkü İngiltere, İspanya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İsveç, Norveç, Danimarka, Japonya gibi gerçek taçlı demokrasi, Türkiye’de 1876’da ve 1908’de ancak anayasalara yazıldı, demokrasiye geçilemedi. “KUL” NE DEMEK? Diğer bir -babalarımız dedelerimiz için çok küçültücü- uydurma ve yutturmaca şudur: Osmanlı rejiminde millet “kul”dur, “tab’a” demek zaten kul demektir, 1923’te hür olduk, tab’alıktan vatandaşlığa yükseldik!!! Osmanlı rejiminde bütün vatandaşlar, devletin hür fertleridir. Tab’a, uyruk demektir. Bugün de bütün vatandaşlarımız, Türkiye Cumhuriyeti’nin uyruğudur ki, yakın zamanlara kadar tab’ası denirdi. “Kul”, 1826’da sert bir reformla sona ermiş bir zümreye verilen addır. Başta yeniçeriler, Kapıkulu Ocakları denen, ordumuzun bir kısmını oluşturan asker, kendilerini, devletin diğer vatandaşlarından üstün ve imtiyazlı gördükleri içindir ki kendilerine “kul” demişler, bununla ayrıcalıklarını belirtmişlerdir. Kimin kulu? Padişahın kulu! Bir padişah yalnız bir zümreye “kullarım” diye hitâp ederek imtiyazlarını vurgulamıştır. Bugün bazı cahillerin iddia ettikleri gibi, hiçbir padişah, Kapıkulu sınıfından merkez askeri dışında bir ferde “kullarım, kulum” diye hitâp etmemiştir. Etse, gülünç olurdu. Zira tımarlı sipahi, akıncı, bahriyeli gibi pek çok asker, “kul” değildi. Yani Kapıkulu Askeri gibi imtiyazları yoktu, padişaha kafa tutamazlardı. Kul, köle demektir, her iki kelime de Türkçe’dir. 19. asırda, kölelik, bütün devletlerde ilga edildi. Arapça’da böyle köleye “abd”, kapıkulu askerine ise “memlûk” denerek kavramlar ayrıldığı halde, Türkçe’de bu ayırım yoktur. Cumhuriyette kulluktan hür insanlığa geçmiş, dedelerimiz kul olmuş falan değildir. Üzülen vatandaşlarımız müsterîh olsunlar. İnkılâp yobazlarımızın münasebetsizliklerinden biridir. “Kapıkulu”ndaki “Kapı”, “Devlet” demektir. “Devlet Kapısı” kavramının kısaltılmışıdır. Nitekim Osmanlı hükûmetine Bâb-ı Âlî (Yüce Kapı) denmiş, Avrupalılar da Sublime Porte (Süblim Port) şeklinde aynen tercüme ederek kullanmışlardır. Bugün İngiltere, Japonya gibi monarşilerdeki gibi, her şeyi tahttaki hükümdara izâfe etmek, Osmanlı’da da Devlet’in yüceliğini vurgulamak içindir. Hükümdar, canlı bayrak mesabesindedir. 1923’te biz, irsî devlet başkanlığı rejiminden (monarşi’den), devlet başkanlığının seçimle olmasını kabûl eden cumhuriyet rejimine geçtik. Atatürk böyle istedi. Bir referandum falan yapılmış değildir. Zaten İkinci Meclis milletvekillerinin yarısı gece yarısı cumhuriyet ilân eden celseye katıldılar. Diğer yarısının katılmamaları için evlerinin önüne polis kondu. Atatürk’ten başka tek cumhuriyetçi olduğunu gösteren hiçbir işaret yoktur. Bir halk hareketi değildir. Epey emsali gibi hâkan-halîfe değiştirilebilirdi. Velîahd, Millî Mücadele’yi desteklemişti. Fakat Atatürk, Büyük Fransız Devrimi’ni benimsemiş bir subaydı. Yüzbaşı iken cumhuriyetçi idi (1908). Sonraları önemli askerî görevlere yükselince vazgeçti. 1920’de tekrar cumhuriyeti düşünmeye başladı. Sadrâzam olup üzerinde -sembolik de olsa- bir hâkan bulunmasını istemedi. Üstelik hâkan’dan halîfe sıfatının başta İngiltere, Batı devletlerinde çok alerjik hâle geldiğini, hattâ Türkiye’ye faydadan çok zarar getirdiğini yakından biliyordu. Lozan kulislerinde Lord Curzon, İsmet Paşa’ya, Türkiye hükümdarının halîfe sıfatını 1914’te çok kötü kullandığından şikâyet etmişti. RADİKAL İNKILAPÇI Atatürk, Sultan Mahmud’dan sonra gelen en radikal inkılâpçıdır. Türkiye’yi yarı yarıya değil tamamen modern hâle getirdi. Bazı konularda zamanının Batı demokrasilerini bile aştı (kadın’ın medenî ve siyasî hakları böyledir). Cumhu-riyet=demokrasi eşitliğini sağlayamamasını eleştirmek, tarih metodolojisine aykırıdır. Zira Türkiye, bir Avrupa devleti idi. Avrupa’nın en büyük kısmı ise, 1918-1939 çok karakteristik dönemini yaşıyordu: Otoriter, hattâ totaliter rejimlerle yönetiliyordu. O rejimlerde de Atatürk gibi milletin başında, milletin bütün duygu ve arzularına tercüman bir lider bulunuyordu, onun her dediği milletin yararına idi. Demokrasi, Kuzeybatı Avrupa devletlerine sığınmış bir rejimdi. 1946’ya kadar böyle kaldı. Nitekim biz de 1946’da ve 1950’de demokrasiye geçtiğimizi ilân ettik. Ancak totaliter rejimlerin en sertinden birden mükemmel demokrasiye geçen Almanya, İtalya, Japonya gibi Cihan Savaşı mağlûplarının birkaç yıl içinde gösterdikleri inanılması zor hüneri gösteremedik. Belki biz savaş mağlûbu olmadığımız, belki bizdeki otoriter rejimin onlardaki totaliter yönetimden daha hafif bulunduğu içindir. Başka sebepler de gösterilebilir. Ancak 2009 Türkiyesi’nde çağdaş demokrasinin henüz gerçekleşmediği, Avrupa Birliği kriterlerini hâlâ müzakere hâlinde bulunmamızdan anlaşılır. Kitaplar Arasında * Yavuz Bülent BÂKİLER, Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır, İstanbul 2009, Türk Edebiyatı Vakfı yayını, 456 s. Büyük epik şairimiz Yavuz Bülent Bâkiler, aynı zamanda büyük bir hatip ve çok verimli bir yazardır. Türk ve Türklük için doğanlardandır. İyi, doğru, güzel Türkçe’yi yetkiyle savunmuştur. Yeni çıkan kitabının sayfa sayısından çekinmeyiniz, su gibi okursunuz. Gazeteniz Türkiye’nin en kıdemli yazarlarındandır. Şimdi Cumartesi ve Pazar günleri yazıyor. * M.Sadık BİLGE, Osmanlı Devleti ve Kafkasya, İstanbul, EREN yayıncılık, 296 s. Konu üzerinde yazılmış en mükemmel ve ilmî tarih monografisidir diyebilirim. Osmanlı dönemi Türkiye-Kuzey ve Güney Kafkasya ilişkileri çok emek verilmiş derinlemesine bir araştırma ile, tarih metodolojisinin katı kurallarına uyularak kaleme alınmış.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 102459
    % 0.88
  • 5.6399
    % -0.71
  • 6.3294
    % -0.71
  • 7.0547
    % 0.08
  • 260.991
    % -0.06
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT