BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Şiirlerim ismimin önünde

Şiirlerim ismimin önünde

Hancı’yı da , Kışlada Bahar şiirimi de Harp Okulunda yazdım. Bomba gibi tuttu, çok sevildi. Şiirler ismimin önüne geçti. Beni tanıttı. Çok genç yaşta halk beni, gönlünde bir yere oturttu. Şiire âşığım “şiir sultan” derim ben ona. Kalemimin adı da Elif’tir. Beni tanıyanlar kalemimin adının Elif olduğunu bilirler. Elif bugün nasıl derler.



PAZAR KAHVESİ Betül Altınbaşak betul.altinbasak@tg.com.tr Hancı’yı da , Kışlada Bahar şiirimi de Harp Okulunda yazdım. Bomba gibi tuttu, çok sevildi. Şiirler ismimin önüne geçti. Beni tanıttı. Çok genç yaşta halk beni, gönlünde bir yere oturttu. Şiire âşığım “şiir sultan” derim ben ona. Kalemimin adı da Elif’tir. Beni tanıyanlar kalemimin adının Elif olduğunu bilirler. Elif bugün nasıl derler. Sunuş “Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı! Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş... Aman karanlığı görmesin gözüm, Beyaz perdeleri ger yavaş yavaş...” Hepiniz Zeki Müren’in o kadife sesini ya da Tanju Okan-Ajda Pekkan düetini duyar gibi oldunuz değil mi kulaklarınızda? Pek çoklarımız için harika bir şarkının sözleridir bunlar. Fakat hayatı şiir tadında yaşayanlar, bu mısraların arkasındaki ismi de çok iyi bilir; Bekir Sıtkı Erdoğan! Ne mutlu ki bana Türk Edebiyatının belki de yaşayan son efsanesi, aruzun son üstadıyla Erenköy’deki her köşesi sanat, edebiyat ve hayat kokan evinde tanışma fırsatı buldum. Kırmadı, kabul etti sohbet teklifimi. Yılların değer kattığı vakur duruşun içinde çok ince, aşk ve sanat dolu bir ruh olduğu daha ilk merhabada belliydi aslında ama; sohbet ilerledikçe hayranlığım da arttı. Ben sordukça o anlattı, o anlattıkça ben sordum. Bir deryadan damıtıp sayfama sığdırabildiklerimle bir Pazar Kahvesi’ne buyurun... Karamanlı bir ailenin üç çocuğunun en büyüğüyüm. Annem çok genç yaşta dul kaldı ve büyükler annemi tekrar evlendirdiler. Malum yoksulluk... Bir yandan da okumak istiyorum. Adana’da öğretmen okulu vardı, aklım orada... Hısım akraba “ilkokulu bitirdin, yeter artık okuma” diyor, sanat öğrenecek yaşı geçeceğime üzülüyorlardı. Tam öğretmen okulu sınavına girecekken bir anofel geldi ve sonrası malum. Sıtmanın en ağırı. Kırk gün-kırk gece yattım, sınavı kaçırdım. Nasıl üzüldüm anlatamam. Hayat o dönem bizim için çok zordu. Annem mutsuz, kocası kardeşlerimi istemiyor... Kâh halam bakıyor bize kâh dayım. Ben de artık bir katibin yanına girerim diye hayallerim yıkılmış bir şekilde düşünürken, bir akşam halamlarda yemekteyiz. Eniştemin bir akrabası Kuleli Askeri’nin Konya’ya geleceğini söyledi. İnanamadım. 2. Dünya Harbi zamanı. “İstanbul’u boşaltacaklarmış, git bir sor” dedi. Gece geçer mi artık bana. Uyu uyuyabilirsen. Bak şu Allah’ın işine. Öyle zavallıyım ve okumak için bir fırsat arıyorum. Olmayacak iş oluyor, Kuleli ayağımıza geliyor. Sabahı zor ettim. Gün doğunca da koşarak şubede aldım soluğu. Başladım kapıda beklemeye. Komutan gelsin de konuşayım diye. Geldi, derdimi öğrenince bir form doldurttu bana, “yarın yola çıkın öbür gün imtihan” dedi. Altı arkadaş bindik trene düştük yola. Yolda oğlunu kayıt ettirmek isteyen birisine rastladık. Boşa gitmeyin, kayıtlar bitmiş dedi. Nasıl üzüldüğümü, omuzlarımın nasıl düştüğünü anlatamam. Neyse ki yanımızda dayısı subay olan bir arkadaşımız var. İlle de “gidelim, konuşalım” dedi. Neyse kapıya geldik, kapıdaki asker almadı bizi içeri. “Başvurular bitmiştir” dedi. Arkadaşım uyanık. “Biz nöbetçi subaya selam getirdik dedi”, girdik içeri. Subayın yanına gelince, “efendim belki tanımazsınız ama size asker dayımın selamını getirdik” dedi ve devam etti; efendim şu arkadaşıma bir bakın, her şeyini hazırladı, derslerinde çok başarılıdır, anası-babası yoktur, kardeşlerine bakacak, bin bir ümitle buraya geldi. Beni almasanız da ne olur onu alın.” Komutan da hepimizi imtihana aldı. O olmasa başaramazdım. Nasıl arkadaşlık değil mi? KENDİME YASAK KOYMUŞTUM > Bu hikâyenin içinde şiir eksik değil mi? Şiire boykotluydum o dönem. Yani şiiri yasaklamıştım kendime. Benim dayım da çok ilgiliydi şiirle. Edebiyatla çok ilgilendi, sınıf tekrar etti, okuldan aldık derlerdi hep onun için. Korktum, kaçtım şiirden. Okumalıydım önce. Sorumluluklarım vardı, kardeşlerime bakacaktım ben. Nereden bilir bir çocuk bunları, ama kurtuluşun okumakta olduğunu gördüm. Oysa ki ilk şiirimi ilkokuldayken yazmıştım. Sonra boykot koydum kendime. Ortaokulda bir edebiyat öğretmenim vardı, yazdıklarımı ona gösterirdim, başta inanmazdı benim yazdığıma. İkna olunca da 4 verirdi hep. 5 şairlerin, yazarların hakkıdır derdi. Yıllar sonra birgün ben Hancı’yı yazdıktan sonra arkadaşlarımla beraber ziyaretine gittik. Tanımadı bizi, beni sordu. Ne güzel yazardı dedi. Arkadaşlarım burada işte Hancı’yı yazdı deyince nasıl sevindi, sen de şair olmuşsun dedi bana. Şiir kolay değildir, emek ister, uğraş ister, hayatını adamak ister. Fakat hayat şartları kardeşlerime bakma mecburiyeti... Şiiri hep geri plana attım, başarısız olmaktan korktum. Harp okulunun ardından Çankırı’da piyade okulunu tamamladım. Üsteğmenliğin ilk yılını doldurmadan evlenmek yasak olmasına rağmen evlendim. Mecburdum, kardeşlerimi yanıma almam lazımdı. Duyuldu, tahkikat geçirdim. Fakat temiz sicilimden ve başarılı bir asker olmamdan ötürü affedildim. Derken atama zamanı geldi. Kurada ben Eleşkirt’i çektim. Eyvah dedim! Orası neresi? Orada kardeşlerim nasıl okuyacak. Okul yok ki... Mudanya’yı çeken bir arkadaşım, bana kuraları değişmeyi teklif etti. Ben evli olduğum ve kardeşlerim okuyacağı için kendini feda diyordu. Kabul etmedim tabii ki; tartışmaya başladık. Derken Erzurum’u çeken bir arkadaş da konuya girdi ve kuraları onunla değiştik. O Eleşkirt’e gitti, ben Erzurum’a. Büyüklüğe, insanlığa bakın! Sonra Ankara’ya döndük ve ben Ankara Üniversitesi Türk Dili ve Tarihi’ne kaydımı yaptırdım. Aslında bu da yasaktı. Kendi komutanıma söyledim. “İstemezseniz kaydımı sildiririm” dedim. Beni idare etti ve okulu bitirdim. Artık en büyük isteğim öğretmen olmaktı. Durumumu orduya anlattım. Bu yaptığımın da suç olduğu söylendi sonra affettiler beni. Fakat öğretmenlik yapmama izin vermediler. Dediler ki; biz sivilden de öğretmen buluruz ama yetişmiş subay bulamayız. Allah kuluna yardım edecek ya; Deniz Kuvvetlerinden bir hocanın görevden ayrıldığını duydum. Başvurdum, ilkin almadılar ama sonradan hocalık yapmamı kabul ettiler. Derken Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan Deniz Kuvvetleri Komutanlığına öğretmen olarak atandım. Bu görevi kıdemli albaylığa kadar sürdürdüm. Kardeşlerime gelince onlar da iyi okudular, birisi doktor diğeri elektrik mühendisi oldu. ŞİİRE DÖNÜŞ > Boykot nasıl kalktı peki? Edebiyat dersindeyiz, lise son sınıftayım. Cenap Şahabettin’in bir şiirini okuyoruz. Hastalandım ben. Ateşim nasıl çıktı. Doğru revire... Revire kitap götürüp çalışmak yasak. Şiirin olduğu sayfayı koparttım aldım yanıma Aynı şiiri defalarca okudum, 3 gün sonra bahçeye çıkabileceğimi söyledi doktor, koridora çıktım, yıpranmış bir ayna... Bir baktım kendime, üstümde okulun eski bir robdöşambrı, ortalık dökülüyor. Bir ilham geldi. Çıktım bahçeye bir köşede şu satırlar dizildi kalemimin ucuna “Seneler saçlarımın üstüne bir toz ekiyor, feri yok gözlerimin, gönlüme bir gam çöküyor orada şimdi bir hazan var, çamı yaprak döküyor ebediyet yoluna doğru yuvarlanmadayım” uzun bir şiir bu 3-4 mısralık uzun bir şiir . Okuyorum, bir daha okuyorum... Bence bu aruz diyorum kendi kendime; ama bir hocanın söylemesi lazım bunu bana. Duydum ki 1. sınıflara sivilden iletişimi iyi genç bir edebiyat hocası gelmiş. Binalar ayrı, kaçıp gittim yanına. Şiiri gösterdim, aruz dedi. Nasıl mutlu oldum. Kimin olduğunu sordu, benim dedim. İnanmadı; “Bak evlat ben sivilden geldim ama burada ilk öğrendiğim şey şu oldu. Askeriyede, düşman karşısı hariç, yalan olmaz” dedi. Hocam dedim; yalan söylemiyorum. İsterim ki bana inanın, inanmazsanız üzülürüm; ama siz, duymak istediğimi söylediniz bana. Umarım ben de bir gün iyi bir şair olur ve kendimi ifade edebilirim. O zaman inandı ve “aman evlat bırakma şiiri, Türk şiirine güzel eserler vereceksin sen” dedi, cesaretlendirdi beni. Ümit Yaşar Oğuzcan da sınıf arkadaşımızdı. Derste ne güzel övgüler alırdı ama ben boykotluyum ya konuşmazdım şiirden, bilmezlerdi ilgimi. O yüzden kendi hocama göstersem hiç inanmayacaktı bana. İşte böylece kendime koyduğum boykotu kaldırdım, verdim kendimi şiire ve edebiyata. O arada büyük bir şiir yarışması açıldı. Yarışmayı devlet açtı. Cahit Sıtkı Tarancı 35 yaş şiiri ile birinci oldu çok etkilendim . > Okul yıllarında şiirleriniz meşhur olmuş değil mi? Evet. Hancı’yı da, Kışlada Bahar şiirimi de harp okulunda yazdım. Bomba gibi tuttu çok sevildi. Şiirler ismimin önüne geçti. Beni tanıttı. Çok genç yaşta halk beni gönlünde bir yere oturttu. Ama ben ömrümün hiçbir döneminde meşhur olmak için çalışmadım. Benim adım değil, şiirlerim meşhurdur. Şiire aşığım “şiir sultan” derim ben ona. Kalemimin adı da Elif’tir. Beni tanıyanlar kalemimin adının Elif olduğunu bilirler. Elif bugün nasıl derler. “ Aşkımdır Elif gönlümün işkencesidir binbir elemin binbir ümidin sesidir. mısra mısra ömrümü benden damıtan huysuz ve titiz bir kalemin simgesidir. > Sivil hayata geçince de öğretmenliğe devam ettiniz. Evet, emekli olduktan sonra çeşitli özel okullarda öğretmenlik yaptım. Artık niyetim tüm zamanımı eserlerime vermekti. Alman Lisesi’nden aradılar, “sizin gibi bir edebiyat öğretmenine ihtiyacımız var” dediler. . Hafızamı yoklayınca hatırladım. Kardeşimin kaydını yapmış doğuda görevde olduğum dönemde o da stajyer öğretmenmiş. “O şiirlerin üstadı sizsiniz demek, sizin şiirlerinizi herkes biliyor” demişti. Ben de; bırak oğlum bu dağın taşın arasında ne şiiri, dediğimi hatırlıyorum. “Lütfen gelin bir kahvemi için” dedi. Gittim. Kahveye ne koymuştu bilmiyorum, 11 yıl çalıştım Alman Lisesi’nde. Mutlu da oldum, hem okulu hem öğrencilerimi sevdim. Hatta okulun bugün hâlâ kullanılan armasını da ben çizdim. ALİ KIRCA ÖĞRENCİMDİ > Sizin öğrenciniz olmak büyük bir şans olmalı... Siz böyle deyince aklıma çok yeni yaşadığım bir hatıram geldi. Ali Kırca öğrencimdi. Geçen bayram bir TV programında beni andı. “Hocamız Bekir Sıtkı bize bayram sevincini vermiştir” dedi. Sınıfa güm pata güm pat, güm pata güm pat diye girdiğim bir günü anlattı. Çok şaşırdılar, “ ne oluyor?” dediler. Bayram değil mi? Bayram davulu işte, dedim. Hacı Bayram Veli ne diyor?. Bayram’ı imdi Bayram’ı imdi /Bayram edersin yar ile şimdi/ Hamd-ü senalar hamd-ü senalar/Yar ile bayram kıldı bu gönlüm” müstefilatun, müstefilatun... Hızlı söyleyeceksin. Feilatunun müziği de tiki tak tak tiki tak... Unutmamış, onu da söyledi. Aruzun kalıplarını böyle öğrettim öğrencilerime. Aruz benim uzmanlığım, tüm hayatım. Aruz vezniyle şiir yazmak bir sanattır. ARİF NİHAT ASYA’NIN JESTİ > 50. yıl marşı nasıl bir zamanda yazıldı? Bakanlık bir yarışma düzenledi ve bana da Kültür Müsteşarlığı bir davette bulundu. Niye katılmıyorsunuz yarışmamıza, falanca tarihte gelin diye... Genç şairler katılsın diye düşündüm. Sonra baktım benden daha yaşlı şairlerimiz var; katıldım ben de. Yarışmaya katılmak gibi bir derdim yoktu ama 50. Yıl benim de heyecanımdı ve bir şiir yazdım. Senden başlayalım dediler; ben okuduktan sonra Arif Nihat Asya kendi şiirini kaldırdı. Çok şaşırdılar. Dedi ki; bu şiirin üstüne ben şiir okumam. Siz şu yüreğin zenginliğine bakar mısınız? > Şiir ince duyguların eseri galiba? Müspet ilimler olmazsa olmaz. Ama kızım, duyguyu da yok sayamayız ki... Vatan sevgisini, aşkı hangi fizik ile matematik ile anlatabilirsiniz. Dünyaya geliş sebebimiz değil midir iyi insan olmak, duygularımızı iyiye kullanmak? İşte bu incelik güzellik nasıl gelişecek? Edebiyatla. Duyguların eğitimi nasıl olacak? Şiirle... Duygular insan gemisinin dümenidir. O duygular olmasa Aşık Veysel, Aşık Veysel olur muydu hiç?
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT