BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Demokrasinin zor sınavı

Demokrasinin zor sınavı

Demokrasi, insanoğlunun bulabildiği, kendi elinin ürünü, en az kötüleri olan idare şekli. Gerçek manası ile uygulanabilirliği çok zor. Bu zorluğu, bütün demokratik ülkeler yaşadı ve yaşıyor.



Demokrasi, insanoğlunun bulabildiği, kendi elinin ürünü, en az kötüleri olan idare şekli. Gerçek manası ile uygulanabilirliği çok zor. Bu zorluğu, bütün demokratik ülkeler yaşadı ve yaşıyor. Herşeyden önce sağlıklı bir ekonomik yapı ve en az bunun kadar önemli eğitim meselesi demokrasinin olmazsa olmazlarıdır. Netice itibariyle insan idaresini adil bir baza oturtacaksınız. O insan ki, yaratılmışların içinde en faziletlisi ve en canavarı... Birbirine bu kadar zıt ve karmaşık yapının idaresi ve bu idarenin şekli kolay olmasa gerektir. Hiçbir lider, elinden kuvvet ve kudretinin yani sultasının gitmesini arzu etmez. Bunun için de, manevî şahsiyetini güçlendirecek, insanların değer verdiği olgulara muhtaçtır. Bunlarla donanır. Batı’ya baktığımızda, Ortaçağ’da kilisenin hakimiyetini ve insanlar üzerinde akla hayale sığmayan mezalimini görürüz. Burada tek etken olarak din (Hıristiyanlık) kullanılmış ve İsevîliğin öğretisi gereği, insanların ağızlarının içindeki lokmalar kolayca alınabilmiştir. Zira, İsevîlik’teki teslimiyetin gereği; sol yanağına tokat vurulan adamın yapacağı hareket, sağ yanağını da uzatmasıdır! Ruhban sınıfı daha sonraları otoriteyi krallarla bölüşmek zorunda kaldı. En sonunda, özellikle Napolyon’la birlikte, idareden kilise dışlandı. Krallar eski Roma’dan güç almak istediler ve Roma’nın kanunlarını baş tacı ettiler. Güç ve kudretlerini de milliyetçilik üzerine kurdular. İnsanoğlunun bu iki yumuşak karnı (din ve milliyetçilik) kilise ve krallar tarafından, tarih boyunca bir maden gibi işletildi. Hıristiyanlığın dünyaya ait bir hükümler manzumesi zaten yoktu. Onun için idare şekli, sadece ruhban sınıfının (papazların) keyiflerine kalmıştı. Bütün bunlara rağmen Batı’da din ile devlet idaresini birbirinden ayırmak kolay olmadı. Çok kan aktı ve sonunda din, kiliseye hapsedildi! Dinden azade kalan kralları da 1789 Fransız İhtilali ile birlikte Cumhuriyetçiler alaşağı etti; ve demokratik idare filizlenmeye başladı. Cumhuriyetçiler’in, hürriyet aşkı, tez zamanda imparatorlukları tarih sahnesinden sildi süpürdü. Tabii bütün milletler hür ve bağımsız olma yarışına girdiler. Cihan çapında savaşlar yapılıyor, milyonlarca insanın kanı dökülüyor ve dünya haritası bölünerek yeniden çiziliyor ve devamlı değişiyordu. Yeni Dünya (Amerika) Batı’ya kıyasla şanslı idi. O, kilise taassubunu yaşamadığı gibi, milletler mozayiği olması hasebiyle de milliyetçilik esasına dayanan üniter devlet yapısına gitmedi. Bunun yanında, kızılderililere ve siyahlara karşı giriştiği gayr-i insani yaklaşımlar leke olarak ABD’ye yeter de artar bile... Dikkat edilecek olursa, kurulan bütün bu idarelerin temelinde menfaat yatıyor. Yani sömürü... Önce kilise, sonra krallar ve imparatorlar nüfuz sahalarını mütemadiyen sömürdüler. Din veya milliyetçilik adına... 2. Cihan Savaşı’ndan sonra, takke düşüp kel göründü! Bu kez demokrasiyi ülkelerinde taçlandırmak için yarışa girdi Batı. İnsan haklarına dayalı hukuk devleti bazında alınan mesafeleri kimse inkâr edemez. Neticede sömürgeler ellerinden gidip, menfaat odakları kesilince, ilk defa ekonomik daha sonra ise hem ekonomik ve hem de siyasî olarak birleşme kararı aldılar. İşte AB bunun adıdır. Bu birliktelik gerçek manasıyla kurulup yaşatılabilir mi? Topyekun insanları dünya vatandaşı yapabilirsek, evet!.. Bu da çok zor; zira daha kurulmadan Avusturya’dan S.O.S.’ler gelmeye başladı bile!..
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT