BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bu millete verdiğimiz zarar

Bu millete verdiğimiz zarar

Bir zamanlar dünyayı aydınlatan, parmak ısırtan o karakter yapımıza keşke geri dönebilsek... Dinimizden uzaklaşmış çoğu okumuş takımımızın, dinimizin kurallarına uyanları nasıl yadırgayıp, öcü gibi gördüklerini; 80 yıla varan yaşantımdan kesitlerle anlatmak istiyorum; birilerinin bu alanda hazırladıkları “eylem planları” daha iyi anlaşılır.



Bir zamanlar dünyayı aydınlatan, parmak ısırtan o karakter yapımıza keşke geri dönebilsek... Dinimizden uzaklaşmış çoğu okumuş takımımızın, dinimizin kurallarına uyanları nasıl yadırgayıp, öcü gibi gördüklerini; 80 yıla varan yaşantımdan kesitlerle anlatmak istiyorum; birilerinin bu alanda hazırladıkları “eylem planları” daha iyi anlaşılır. Fakültede okurken, 200 kişilik talebe yurtlarında kalıyordum. Arkadaşlardan sadece birinin namaz kıldığını hatırlıyorum. Belirli günlerimizi, kadeh kaldırarak kutlamayı çağdaşlığın gereği bilirdik. Yani bizler, bir yanı eksik, bir yanı kapkara aydınlar olarak yetişiyorduk. CUMAYA GELEN BİR KİŞİ YOKTU 1950’li yıllarda, Pervari’ye Hükümet Tabibi olarak atandığımda; Siirt’ten Pervari’ye hiçbir motorlu taşıt işlemez, haftada bir gün katırlarla posta seferi yapılırdı. Burada 5-6 yüksek tahsilli bürokrat vardı. Akşamları memur kulübümüzde kağıt oyunu oynayarak, kadeh tokuşturarak vaktimizi heba ederdik. Adli keşiflere çıkarken, Türkçe bilen oranın ağasını da yanımıza aldık. Bir arkadaşımızın, içki ikram ederken ağanın, “Pervari’de içki içen bir tek kişi yok, ben nasıl içerim” diyerek, reddettiğini duymuştum. Demek ki haramları batıdan buralara henüz aşılayamamıştık, fakat bu şartlarda memur kulübümüze içkiyi nasıl getirtebildiğimizi bilemiyorum, şaşıyorum. Gece-gündüz hasta için köylere çağrılırdım. Köylünün misafirperverliğini, saygısını, beni yordukları için mahcubiyet ifadelerini, efendiliklerini; yani bizim henüz bozulmamış yapımızı aksettiren karakterlerini asla unutamam. Cuma namazlarına biz yüksek tahsilli bürokratlardan katılan bir kişi bulunmazdı. HASTA MISIN SEN? 50 yıl evvel, Doğu vilayetlerimizin birinde hastane hekimi olarak görev yapıyordum. Bakanlıktan gelen ileri bürokratlara, Sağlık Müdürümüz’ün önderliğinde ziyafet verirdik. 15-20 kişilik masamızda kadeh kaldırmayan sadece bir doktor arkadaşımız vardı. Hepimiz ona hayretle sorardık, “Hasta mısın?” diye. Hiç olmazsa bir kadeh iç diye onu bunaltırdık. Kendi kültürünün, kendi dininin cahili kalmış, yabancılaşmış bizler; dinimizin kurallarına uyanları böyle sorgulardık. Öz kültürü gerilerde kalmış, kendi kültürüne yakın olanları “irtica” ile suçlayan kafalar oluşmuştu. Evet, en ufak maddi çıkar veya mevki için İslamı kullananlar çok kötüdürler. Ama zerre kadar şahsi çıkar ve mevki beklemeksizin, bu ulu davada kanatlanmış atalarımızın iman yüklü karakterlerinden dersler çıkaralım. “İki günü bir olan kayıptadır.”, “İlim Çin’de de olsa arayıp bulacaksınız” inancı onlarındı. Bir ulu dava için ulu gayretler gerekirdi. Fatih’in topları, Barbaros’un gemileri onun içindi. 1071 Malazgirt Savaşı’nda, beyazlar giyinerek, “Ölürsem kefenim olsun” diyen Alpaslan’ın etrafında kenetlenmiş Türk Ordusu bu heyecanla, dört misli kalabalık Bizans ordusunu yenerek, Anadolu’yu bize yurt edindirdiler. Osman Gazi’nin hocası Edebali, Fatih’in hocaları Molla Gürani, Molla Hüsrev, Akşemseddin hiçbir maddi çıkar, mevki peşinde koşmayan mana adamı idiler. Anadolu’da dağılmak üzere olan birliğimizi; aşk dolu imanlarıyla perçinleyen Yunuslar, Mevlanalar bugünkü ortamda bulunsalardı, şimdiki yarı aydın kafalar onları da suçlardı. Zira düşmanımız 100-200 yıldır bizi yok edebilmek için silahla yapamadıklarını; inançlarımızı yıkarak gerçekleştirme peşindeler. Çağdaşlık sloganları ile, “irtica fobisi” ile “İslamofobiyi” benliğimize aşıladılar. AHİRETTE DE BERABER OLSAK 1960’lı yıllarda Diyarbakır’da görev yaparken, bir sağlık memurum vardı. Cuma namazı vakti yaklaştığında, heyecanla “Doktor bey vakit geldi, gidelim” derdi. Onunla kol kola camiye gidişimizin lezzetini asla unutamam. Kendisi Kürt asıllı idi; “Ağabey, şimdi beraber olduğumuz gibi, öbür âlemde de birlikte olmayı ne kadar isterdim” derdi. O kardeşim, kalbimin derinliklerinde daima sevgiyle yaşayacaktır. > Op. Dr. Ethem İlhan Olgay-ANKARA Bu büyük hizmet sekteye uğramamalı Erzincan’da 2004 yılından beri, Vakıf Müdürlüğü tarafından 750 kişiye sıcak yemek verilmektedir. Bu hizmetlerinden dolayı bütün vakıf görevlilerine teşekkür ederiz. Bu, insani olduğu kadar, aynı zamanda milli bir görevdir. Her toplum yaşlısına, sakatına ve hastasına gereken hizmeti yapmalıdır. Bu bakımdan da, bu hizmetin devamında büyük fayda vardır. Aldığım duyumlara göre, eğer doğruysa, bundan sonra fakirlere, yoksullara yemek yerine kuru gıda verilecekmiş. Eğer böyle olursa, bunun faydalı olacağına inanmak biraz zor gibi geliyor bana. Çünkü o yoksul, sakat veya hastaların o kuru gıdaları değerlendirmeye güçleri yetmeyecek. Malzeme telef olacak, o insanlar da aç kalacak. İstenmeyen kazalara sebep olunacak, kendini yakanlar olacak, evi tutuşanlar bulunacak. Yemeği pişirmek için yakacak da bulamayacaklar. Bu bakımdan, Erzincan’daki, çok düzgün çalışan bu imaretin devam etmesi lazım, ilgililere bu hususta çağrıda bulunuyorum. > Ahmet Dumlu (Emekli Öğretmen, gazeteci-yazar) Adres: İhlas Medya Plaza 29 Ekim Cad. No:23 Yenibosna/İSTANBUL Tel: (0212) 454 38 22 Faks: (0212) 454 31 00
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT