BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > 80 yıl önceki ve bugünkü İstanbul

80 yıl önceki ve bugünkü İstanbul

Türkiye’nin ve İstanbul’un 1930’lu yıllarını hatırlayanlar o kadar azaldı ki... 2010 yılının eşiğinde o zamanları tahayyül etmek bile çok kişi için zor... Zîra o tarihlerden bu yana Türkiye nüfusu 5’e, ama İstanbul nüfusu 15’e katlandı: Türkiye 1927’de 13.648.000, 1935’te 16.158.000, 1940’ta 17.821.000 oldu. Ankara 1927’de 75.000, 1935’te 123.000, 1940’ta 157.000 idi, Atatürk 150 bin nüfuslu bir Ankara’da ve 17 milyon nüfuslu bir Türkiye’de hayata veda etti. Tabii 2 milyar nüfuslu bir dünyada yaşadığımızı da eklemek gerekiyor.



Türkiye’nin ve İstanbul’un 1930’lu yıllarını hatırlayanlar o kadar azaldı ki... 2010 yılının eşiğinde o zamanları tahayyül etmek bile çok kişi için zor... Zîra o tarihlerden bu yana Türkiye nüfusu 5’e, ama İstanbul nüfusu 15’e katlandı: Türkiye 1927’de 13.648.000, 1935’te 16.158.000, 1940’ta 17.821.000 oldu. Ankara 1927’de 75.000, 1935’te 123.000, 1940’ta 157.000 idi, Atatürk 150 bin nüfuslu bir Ankara’da ve 17 milyon nüfuslu bir Türkiye’de hayata veda etti. Tabii 2 milyar nüfuslu bir dünyada yaşadığımızı da eklemek gerekiyor. Dünya şehrimiz İstanbul, 1922’de imparatorluk, 1924’te Halîfelik taht şehri olmaktan çıkmıştı. Nüfusunun üçte ikisini oluşturan Gayri Müslimler’in önemli bir kısmı da beldeyi terk edince, bir buçuk milyon şehir nüfusu yarıya düştü. İşte nüfus sayımlarına göre İstanbul şehrinin (il’in değil!) nüfus grafiği: 1927: 691.000 1935: 741.000 1940: 794.000 1945: 844.000 1950: 1.010.000 1955: 1.215.000 1960: 1.460.000 1965: 1.742.000 1970: 2.242.000 1975: 2.547.000 1980: 4.446.000 1985: 5.495.000 Bugün bütün Avrupa kıt’asının en nüfuslu 1. şehri çizgisini Moskova ile paylaşıyor. Londra ve Paris’i geçti. Bunlardan başka Avrupa’da 5 milyon nüfusa kıl payı erişen bir Petersburg var (eski Leningrad). Ne oldu? Nasıl oldu? Şöyle oldu: İstanbul’da İstanbullu, çok küçük bir azınlık haline düştü. Babası da İstanbul doğumlular pek azaldı. Büyükbabası İstanbul doğumlular parmakla gösterilebiliyor. Günümüzde 47 İstanbul milletvekili var. Yalnız 16’sı İstanbul doğumlu. Bu 16’nın da kaçının babalarının İstanbul doğumlu olduklarını bilmiyorum. Binaenaleyh, 30’lu Atatürk yıllarındaki İstanbullular’ın İstanbul’u bugün, çoğunluğu İstanbul kültürüne direnen milyonlarca vatandaşımız tarafından kültür ve âdetleri epey değişen bir belde hâline geldi. Milyonlarca İstanbullu, köylülükten henüz şehirliliğe bile geçememiş durumda. Ben, 30’lu yılların İstanbul ve İstanbullu’sundan birkaç çizgi vereceğim. Yoksul bir ülkenin en seçkin şehri idi. Çok zenginler yoktu. Büyük israf ve büyük lüks de yoktu. Ülke henüz (1922) savaştan çıkmıştı, bütün etkilerini taşıyordu. İstanbul’a çok az bir turist gelirdi. Pek belirli kişilerimiz de yılda veya iki yılda bir İsviçre’ye, Almanya’ya, Avusturya’ya, Fransa’ya giderlerdi. İngiltere ve İtalya’ya gidenler bile nadirdi. Gidenler alışverişten çok kültürel temaslar yaparlardı. Uçak, otomobil, otobüsle Avrupa seyahati yoktu. Tren ve vapur işlerdi. Kurşun kalem ve dikiş iğnesi bile dışarıdan gelirdi. Buna rağmen yabancı mala hırs yoktu. Lüks ithal mallarını İstanbul’un belirli aileleri dışında kimse kullanmaz, yüzüne bile bakmaz, almak istemezdi. Yoksa Beyoğlu’nda her şeyi bulmak mümkündü. Taksim’den Tünel’e kadar İstiklâl Caddesi, zengin mağazalarla dolu idi. Orta sınıf kalabalık, kanaatkârdı. Bir İstanbul burjuvazisi kesinlikle oluşmuştu, başka şehirlerimiz için iddia edemem. İhtiyaçlar bugünkü kadar çeşitli değildi. Kimse seviyesinin üzerinde bir hayata heves etmezdi. İç turizm meçhuldü. Ama pek çok İstanbullu, yazın, şehrin banliyölerinde bir ev edinir veya kiralar, mevsimi geçirir, tatil yapardı. Pek çok mahallede, evde hâlâ elektrik yoktu. Gaz lambası, hattâ mum kullanılıyordu. Kömür sobası bile yaygın değildi. Odun yakılırdı. Mangal hâlâ revaçta idi. Yalnız bir oda ısıtılır ve gece orası da söndürülürdü. Kışın, buzhaneye benzer yatak odalarında kat kat yorgan ve battaniyeler altında yatılır, biri ince, diğeri kalın Selânik fanilası giyilirdi. Buna rağmen İstanbul ve İzmir, Türkiye’de en yüksek hayat seviyesini temsil ediyordu. Diğer illerden İstanbul’a göç başlamamıştı. 1940’ta başladı. Yiyecek bol ve kaliteli idi. Mütevazı bir İstanbullu bile yiyeceğin iyisini bilirdi. Hem malzeme, hem aşçılık bakımından. Balık boldu. Anadolu’da, hatta Akdeniz’de balık yenmezdi. Ege ve Marmara sahillerine mahsus bir yiyecekti. En pahalı balık barbunya, sonra levrekti. Bugün nesli tükenen kılıç daha ucuzdu. Dil ve kırlangıç daha seçkinlerin zevkine hitâb ederdi. Halk çok ucuz olan palamut, torik, hamsi yerdi. Sonra kalkan ve sardalya (bugün kalkan en pahalı balık olmuştur). İstanbul halkı kıvırcık koyun yerdi. Dağlıç, hele Karaman koyun eti yoksullara mahsustu. Keçi hiç bilinmezdi. Bonfile, biftek, antrkot gibi sığır eti parçaları, Batılı zevki olan çok sayılı bir zümre için satılırdı. Sucuk ve pastırma Anadolu’dan gelir, çok tüketilirdi. Gerçek bir İstanbullu, bir yudum alınca, suyun hangi kaynaktan olduğunu söylerdi. Bugün lüks meta hâlinde şişelerde satılan Hamîdiye suyu, yoksul tabaka için musluklardan akardı. Ekmeğin kalitesine diyecek yoktu. Bu kalite 1939 sonunda ortadan kalktı, hatta yasaklandı. O tarihten bu yana Türkiye’de o kalitede ekmek, francala çıkmıyor. Zavallı İstanbullu, 1939 sonundan itibaren karne ile, içinde buğdaydan başka her nesne bulunan siyahımsı kahverengi ekmek yiyeceğini, 1939 yazının sonsuz rehâveti, dayanılmaz romantizmi içinde tahayyül bile edemezdi. Orta sınıf bile düzgün, temiz, hatta şık giyinmeye meraklı idi. Zenginler erkek İngiliz kumaşı, kadın Lyon (Fransız) ipeklisi kumaş kullanıyorlardı. “Boyunbağı” denen kravat seçimi, kravat iğnesi, kol düğmesi, cekette ipek cep mendili, ayakkabılarda tozluk, elde baston, hâlâ yaşlıca İstanbul beyefendilerinin terk edemedikleri şıklıklardı. Yaz mevsimi dışında mutlaka eldiven taşınırdı. Kadın ve erkek baş açık sokağa çıkmazdı, Ama yoksul mahallelerde pek çok çocuğun yazın sokakta yalınayak oynadığını görebilirdiniz. Kalorifer, asansör, vantilatör, buzdolabı, elektrik süpürgesi, şampuan, her türlü makyaj malzemesi vardı. Ama Beyoğlu apartmanlarında ve İstanbul’un seçkin konak ve köşklerinde... KİTAPLAR ARASINDA İstanbul Yahyâ Kemâl Enstitüsü Mecmuası, cilt V, 754 s. 3-7 Kasım 2008 Y.K. Beyatlı Sempozyumu’nun zabıtları. 5 İstanbul üniversitesi öğretim üyelerinin katılımı ile en büyük Türk şairinin ölümünün 50. yılı münasebetiyle yapılan ilmî toplantılara verilen tebliğleri içeriyor. Y.K. Beyatlı konusunda Nihat Sami Banarlı’nın bihakkın hayrülhalefi Prof. Dr. Kâzım Yetiş tarafından düzenlenerek yayınlanmış. Profesörü kutluyor ve Y. Kemâl hakkında yazıları toplayan eserinin 3. cildini de bekliyoruz... ∂ Türk milliyetçiliğinin mütefekkir gazeteci ve yazarı ERGUN GÖZE, vefalı dostu Kenan Akın‘ın yayınladığı Babıali Magazin‘in 245. sayısına renkli kapak olmuş. Göze’nin diğer bir vefalı dostu büyük milliyetçi Prof. Dr. Turan Yazgan‘ın yayınladığı Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi‘nin son çıkan 276. sayısında da, bir makale ile yâd ediliyor.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 102459
    % 0.88
  • 5.6399
    % -0.71
  • 6.3294
    % -0.71
  • 7.0547
    % 0.08
  • 260.991
    % -0.06
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT