BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Çaylar şirketten

Çaylar şirketten

İzztambuldanakkaraya gitmektolan Cetturizzzmin sayın yoccuları! Kannaşlı özikram tesislerine hoşgeldiniz der...



O yılların benzincileri bilgili ve tecrübeli insanlardı. Onlar hem mühendis, hem mimardı. Elbette tesis onların kafasında şekillenir, para kazandıkça ilaveler yaparlardı. Böylece evlere şenlik ucubeler türer, bazen mutfakla tuvaletler akraba olurlardı. Hele Ankara’dan ötesi hepten perişandı. Eğer gecenin bir vakti ışıklar yandıysa, kaptanınız mola verecek demekti. Derhal kalkmalı ve firmanın lütfettiği çayları yudumlamalıydınız. Ben evinde gecenin kör vakti zifir gibi çay içen birini düşünemiyordum, ancak benzin istasyonlarında “istemem” deme hakkınız yoktu. Biliyor musunuz o devir çayları besin değeri bakımından daha zengindi. Bardaklar galveniz bir leğene daldırılarak yıkandığından olacak içlerinden ekmek kırıkları ve yumurta kabukları çıkardı. Mikrop mu? Bakın o mümkün değildi işte, zira tiryakiler son yuduma izmarit basar, bardağı dezenfekte ederlerdi. Masalar ekseri kontrplaktı ve üstleri güllü muşambalarla kaplanırdı. Oraya buraya dökülen şekerli çaylar kafasına göre kurur, dekora pop art bir derinlik kazandırırlardı. O flu betimleleri çözmeye çalışanlar dirseklerinden masaya yapışırlardı. Yemekler o hafta yapılmış olmalıydı. Pelteleşen çorbalar dilimlenerek verilir, donmuş yağların üzerinde sinekler gezinirdi. Marullar büzüle büzüle maydanoz kadar kalırlardı. Ama biz ne kararmış etlere aldırırdık, ne de kurumuş ekmeklere. İnatla sıraya girer bile bile midemizi bozardık. Teammüden (isteyerek ve planlayarak) ülser olmaya çalışırdık. KAPTANLARIN HAVASI O yıllarda otobüs şoförleri imparator gibi bir şeydiler ve biz onlardan çok çekinirdik. Hatta hiyerarşiye uyar, huzurlarına direkt çıkmazdık. Koca koca hacıamcalar hırpalanmaktan korkar, muavine fısıldarlardı. “Aman gözüm kaptanımıza arzeyle namaz vakti çıkıyor.” Muavin gider şoförün kulağına eğilirdi. Dikiz aynasında kaptanın asabi yüzü görünür, kaşları çatılırdı. Çoğu kez bildik cevap gelirdi “Arabada kılsınlar!” Aslında dört teker üzerinde ömür geçiren garipler de inançlıydılar. Ancak çoğunun bir hac yolculuğu vardı ve koca koca hocalar arabada kılmışlardı. Şaşkın yolcu heralde onlar kadar biliyor olamazdı. Garipler “Ya Sabır!” çeker, yönü kâh Edirne’ye, kâh Van’a dönen âlametin üstünde kıbleyi tutturmaya çalışırlardı. O yıllarda mola yerlerinde mescid olmazdı. Namaz dediniz mi pis kuytuları gösterirlerdi. Bazen jeneratörün arkasında mazot kokan bir tahta bulabilirdiniz, bazen variller arasında yırtık bir hasır. Her secdede yüzünüze motor yağı yapışırdı. Ağlamayana meme vermiyorlardı ve biz ağlamak gibi bir hakkımız olduğunu bilmiyorduk. AH O MOLA YERLERİ O devirde dinlenme tesisi parmak hesabıydı. Koca Ankara - İstanbul yolunun yükünü Gerede ve Düzce’de mevzilenen üç beş tesis çekerdi. Mola yerlerinin garsonları mikrofonu ağızlarının içine sokar, taa küçük dillerine değdirirlerdi. Kelimeleri yalayıp yutar ve o baygın edayla bildik cümleyi haykırırlardı. Biz onları dinlemesek bile “İzzztambuldannnakkaraya gitmektolan Cetturizzmin sayın yoccuları...” dediklerini bilirdik. Sonra mikrofonu teybin üzerine bırakırlardı. Yolda en az on kere dinlediğimiz bir melodi çatlak hoparlörden cızırdardı. “Neden saçların beyazlamış arkadaaaş, sana da benim gibi çektiren mi vaaar?” O devir kenefleri basık ve havasızdı, lakin para basarlardı. Helacılar adildiler. Büyük abdestten 50 kuruş alır, küçük için 25 kuruşa tav olurlardı. Ama aradan kaçmak isteyenleri affetmez, bozuk para ile camı dövüp tiz bir sesle “Ücreeet!” diye bağırırlardı. İşte bu yüzden helacıların konuşlandıkları kulubenin camı hep çatlak olurdu. Dönelim içeri. Tuvalet muslukları takıldığı gün çalınır ve asla akmazlardı. Etrafına bez dolanmış bir çomak kör tapa vazifesi yapardı. İbrik yerine konserve kutuları kullanılırdı. Helacılar paslı tenekeleri yosun tutmuş bir varile daldırarak doldurur dışındaki pisliği içine aktarırlardı. Ayakta bevl edenler ortalığı idrara boğarlardı. Kapılar delik deşikti, ancak hakkını yemeyelim duvarlar kale gibiydi. İçeri hava girmemesi için ne gerekliyse yapılmış, pencereler on kat naylonla kaplanıp çerçevelerine çakılmıştı. O malum buhar alveollerimize kadar işlerdi. Salgın hastalıklardan kırılmadığımıza göre çok sağlam olmalıydık. Gavur boşa konuşmuyordu, Türk gibi kuvvetliydik işte. Tuvalet kapılarında bir taraftan “gel tezkere” muhabbetleri boy gösterirdi, bir taraftan içinde harf olan kalp resimleri. Dev-Sol ile Ülkü Ocakları slogan savaşına girer, vatan kurtarırlardı. Evet zaman zaman edebe mugayir cümleler de olurdu ama inanın insanımızın sorumlu yayıncılık anlayışı bir kısım gazete ve dergilerin önündeydi. SAĞ SERBEST Şoförler istasyona zafer kazanmış komutan edalarıyla girer, özel masalara buyur edilirlerdi. Benzi sarı garsonlar düğme ilikler “hoşgeldin abi” derlerdi. Uykusuzluktan küçülmüş gözlerini oğuştura oğuştura hizmet ederlerdi. Kaptanların tabakları, bardakları farklıydı. Elbette yemekleri de seçmeydi. Daha kürdanı dişine takar takmaz bizzat patron koşar, kolonya ve sigara yetiştirirdi. İşte kemerlerin üzerine düşen balkon göbekler o istasyonların marifetiydi. Şoförler direksiyona oturunca mutlaka çakmaklarına el atar (genellikle İbelo ya da Ronson’du) ve havalı hareketlerle şakırdatırlardı. Çoğu kez yanan sigaralarını bir daha yakarlardı. Dikiz aynasından şööle bir yolcuları keser, el frenini tokatlayarak boşaltırlardı. Muavin en az yirmi metre koştuktan sonra arabaya atlar, soluk soluğa bağırırdı. “Sağ serbess” Dört numarada oturan yolcu üstüne vazife gibi tekrarlardı “Sağ serbestmiş usta!” Şoför yine de durur, eğilir eğilir bakardı. Gözüyle görmeden yola çıkmazdı. Nereye gitti? Yıllar evvel Erzurum yolundayız. Şoförler muhabbet ediyorlar. Erzincan’dan henüz çıkmışız, ufak ufak Kızıldağ’a sarıyoruz. Bir taraf derin dere, bir taraf duvar gibi dağ. Sollayan geçiyor, sollayan geçiyor. Arkadaşları şoföre “ne sallanırsen, azıcık bastırsan ya” diyorlar. Ama o hiç umursamıyor, kağnıdan az hallice sürüyor. Meğer bir bildiği varmış. Anlatıyor: “302 li yıllar. Havalı kapı yeni çıkmış. Mavi beyazı hatırlarsınız, arabam fişek. O gün nasıl ayaz, yol cam gibi. Rizelilerin arabası bize kavuşti, bir ceşti ki top, tüfeç yetişmez. Azıcık peşine düşem dedim. Hacı ağbey “delleşme” dedi, “koy citsin!” Virajı döndük önümde, ikinci virajı döndük önümde, üçüncüyü döndük yok. Hacı ağbim uyanık “aman dur” dedi “korkarım bunlar dereye düşti” Arabayı kenara çekip koşturduk. Baktım ağaçların arasında yatıyor, tekerlekleri an bele havada. Otobüsün içi kıpkızıl kan. Mezbaha nassıl işte öyle. Ne bilem o gün bu gündür buradan ödüm kopar.” Mola yerleri çok değişti ünümüz mola yerleri çiçek gibi. “Gezebilirsiniz” levhası asılı bir mutfak ve ne ödeyeceğinizi gösteren fiyat listesi. Taze çerezler, markalı şekerlemeler, günlük pişmaniyeler. Gazete bayileri, telefon kulübeleri, mescidler. Hediyelikler, parfümler ve oyuncağın bin türlüsü. Bisküvi, meyve, çikolata. Pırıl pırıl helalar, el şampuanları, ernetler, lüks eviyeler. Geçen (haydi isim vereyim) Ulusoy’un Bolu tesislerine girdik. Üst katta termosifon büyüklüğünde bir çay seti var, millet doldurup doldurup içiyor. Gece yolcusuyuz ya, üçbeş bardak devirip hizmetliye yaklaştık: “Borcumuz?” -Tamam abi. -Ama biz firmanızın yolcusu değiliz. -Olsun abi. Zaten kimseden ücret almıyoruz. -Ama olmaz ki bunun çayı, şekeri... Meğer oluyormuş. Hizmet yarışı denilen şey bu işte. Biliyor musunuz böylesi müspet gelişmeleri görünce aklıma tek cümle geliyor: “Rekabet güzel şey!” DEVAM EDECEK
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT