BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > DİKİZ AYNASINDAN - 3 -

DİKİZ AYNASINDAN - 3 -

Topkapı Garajı açıldığında çok sevinmiş, “Demekki” demiştik, “yapınca oluyormuş”. Biliyor musunuz yıkıldığı gün benzer cümlelerle konuştuk: “Yıkınca oluyormuş!”



Garaj mı, panayır mı? İlk yıllarında Topkapı çok düzenliydi, üçgen çatılı yazıhaneleri Menemen destisi gibi dizilir, fotoğrafa gelirlerdi. Ancak zamanla seyyarlara mekân oldu. Aslında kabahat bizdeydi. Yerimi başkasına satmasınlar diye (o yıllarda çok yapılırdı) saatler öncesinden gelip otobüse kurulur, sözümona koltuğumuzu korurduk. Otobüs yarım saat evvelden dolar, vaktini beklerdi. Sıkılan yolcular iyi müşteriydiler. Nane şekerciler, sandviççiler, leblebiciler sıraya girer otobüsü şereflendirirdiler. Sonra lahmacuncular, sahlepçiler, köfteciler... O yıllarda henüz uyanmamıştık, ağzı kalabalıklara pek aldanırdık. Kaytan bıyıklı satıcılar “bi dakka abiler” der, bodoslama konuya girerlerdi. Mesel⠓Yüzünü işkembe gibi kazımaya alışanlar lütfen beni dinlemesinler” derlerdi. Sonra Amerikan sermayesi, Japon teknolojisi ve Alman işçiliği ile “siz sayın yolcularımız” için üretilen tıraş bıçaklarını satarlardı ki, çocuklar ve kadınlar bile 2,5 lira vermek zorunda olduklarını sanırlardı. Derken basura, ülsere, saç dökülmesine iyi gelen ve altını ıslatan çocukları “ossaat” iyi eden bir ilaç boy gösterirdi. Elbette reklâm yapılıyordu ve aç gözlülüğün âlemi yoktu. İki kutudan fazla verilmiyordu işte. (Millet bunu yer, üçer beşer almak için kavga ederdi.) Ardından bir başkası sahne alır, 20. asrın son keşfini tanıtıp bizi aydınlatırdı. Göstere göstere mürekkep döktüğü gömleği şipşak yıkayıp temizlerdi. Halbuki bu gömleğin kumaşı torba naylonu gibi bir şeydi ve duru suyla bile arınabilirdi. Eh her satıcının piyazcısı vardı. Bunlar konuşma bitmeden mala atlar, bizi gargaraya getirirlerdi. ABİLERİM, ABLALARIM O yıllarda Topkapı’nın dilencisi çoktu. Klasik yapışkanlar ne götürüyorlardı bilemiyorum ama “asker” ve “hasta” ayakları daima para ederdi. İşin duayeni 50 yaşlarında düzgün giyimli bir kadındı. Elindeki röntgen filmini göstererek “Hastahaneden çıktım, memleketime gidemiyorum” der ve çok içli ağlardı. İnanın yürek paralar, paraları pazar çantasına basardı. “Ciğerimden rahatsızım” derdi ama elindeki ayak filmiydi. Biliyor musunuz bu kadın yıllarca memleketine gidemedi. Kâhyalar parmaklarını sallaya sallaya “O yok mu, ooo” derlerdi, “üç tane otobüsü var, gözü doymadı” O yıllarda yabancı sigara bulmak dertti. Ancak tombalacılar bir liraya 5 taş çektirir kazanana 5 liralık Kent ya da Palmall verirlerdi. Ama 50 lira da harcasanız sigara çıkarma şansınız yoktu. Üç kağıtçılar kaldırımları parseller, içinde papaz olan kartı göstere göstere önünüze koyarlardı. Gaza gelip para basanlar hava alırlardı. Halbuki birileri bir basıp iki alıyor, iki basıp dört alıyor, paralarını katlaya katlaya artırıyorlardı. Bunlar elbette üç kağıtçının adamlarıydı. Ama tezgahı anladığınızda cüzdanınız boşalmış oluyordu. Derken giyim sanayiimiz Topkapı’yı keşfetti ve garaj havalisini fuara çevirdi. Önceleri fiyatlar muallaktı ve istenilenin yarısını verseniz bile mal elinizde kalırdı. Sonraları “ne alırsan”cılar yaygınlaştı. Mallar elbette süper değildi, ama fiyatlar da ona göreydi. HEMEN KALKIYOR Biliyor musunuz kâhyalar insan sarrafıydılar. Müşteriyi gözünden kaşından tanırlardı. Hadi insan Trabzonlu’yla, Urfalı’yı farkedebilirdi ama Malkaralı’yla, Keşanlı’yı nasıl ayırıyorlardı? Bunlar yolcuyu uzaktan aparır, koparır yazıhaneye sokarlardı. “Arkadaş yabancımız değil” derlerdi “ön taraflardan bir yer ver paşama”. Yazıhaneci “emrin olur ağam” filan der, ama bildiğini keserdi. Eh araba “hemen kalkıyor” olurdu. Diyeceksiniz ki nereden biliyorsun? Bilmez miyim, ben asıl o yıllarda “aktif gazetecilik” yapıyordum. Günde beş saat “Yazıyooo” diye çığırır, peronları çınlatırdım. Topkapı’da ne biçim gazete satılırdı ama. Şampiyon otobüsçü azanfer Bilge bir olimpiyat şampiyonu. Ama bizim nesil onu İstanbul-Ankara yoluna adını yazdıran bir otobüsçü olarak bilir. Onu Suadiye’deki evinde buluyoruz. Ben sektörle ilgili şeyler soruyorum ama o sözü döndürüp dolaştırıp güreşe getiriyor. “Bir Nuri hocamız (Nuri Baytoron) vardı” diyor, “Beni Celal’i ve Yaşar’ı şampiyon yapmayı kafasına koymuştu. Bizi iki üç sıklet ağır sporcularla boğuştururdu. O devir minderleri ottan yapılır ve branda kaplanırdı. Güneşin altında kızarır, cilde yapışırdı. Alta düşenin derileri yüzülürdü. Nuri hocaya ‘yanıyoruz hocam’ diye yalvardıkça omuzunu silker ‘N’apayım alta düşmeseydiniz’ derdi. Branda korkusu bizi o hale getirdi ki ne yapar yapar üste çıkardık.” - Hocam ilk otobüsünüzü ne zaman aldınız? - Hiç unutmam 1945 yılında Mısır’a götürdüler. Kahire’de önümüze geleni mindere yapıştırdık ve Kral Faruk’un masasında ağırlandık. - O yıllarda bir otobüs kaç liraydı? - Biliyor musun biz doğru dürüst kamp yapmazdık. Stadyumun altında soğuk bir izbe vardı ve bir koğuşta 80 kişi yatardı. Nuri Hoca eşofman üstüne eşofman giydirir bizi terden gebertirdi. Sürekli kilo düşer alt sıkletlere çıkardık. Eh onlar da bize hafif gelirdi. - Şeyy sizce otobüsçülük nereye gidiyor? - Bak o yıllarda İsveçliler, Finlandiyalılar, Estonyalılar fırtınaydılar. Sonra Macarlar. Bizim esamemiz bile okunmuyordu, ama İsveç’te destan yazdık. Londra Olimpiyatlarında rakiplerime tek puan vermedim, hepsini tuşladım. Helsinki Olimpiyatlarına da çok iyi hazırlandım ama Burhan Felek hoca “ben onlara amatör diyemem” diye bocalayınca müsabaka şansını kaçırdık. - Şimdi imkânınız olsa otobüsçülüğe döner miydiniz? - Biz Karamürselliyiz, çayır güreşini biliriz. İşin mayası yağlıdır. Kırkpınar bizim için bir sevdaydı. Tam beş kez ağalık yaptım. Karamürsel’de dünya çapında bir yağlı güreş organizasyonu düzenleyecek bu kez İsmet Atlı’yı ağa yapacaktım. Ama deprem... Gazanfer Bilge, İsmet Atlı’nın ağa kıyafetli fotoğrafını önüme koyuyor. Bir ara gözleri dalıyor, sonra ansızın dönüyor ve duymazdan geldiği soruları tek tek cevaplıyor. Efendim o ilk otobüsünü 49 yılında getirmiş. Bu sadece on kişi taşıyabilen bir Volks-wagen’miş. Derken arabalarını ikilemiş ve Karamürsel-Yalova arasında yolcu çektirmiş. O yıllarda bir otobüs 6 bin liraymış ve yolcu başına 25 kuruş ücret alınırmış. Gazanfer Bey simsarlardan hiç hazzetmemiş. Yolcuyu kolundan bacağından çeken çocuğunu çantasını kapan çığırtkanların arasına girmemiş. Otobüslerini hep kendi terminallerinden kaldırmış ve yolcularını Hamit Kaplan’a açtırdığı tesisde ağırlamış. Onun şoförleri disiplinliymişler. İçki nedir, esrar nedir bilmemişler. Efendi ve temizmişler. Belki de bu yüzden firmada çalışan otobüslerin sayısı 300’e ulaşmış, yeni hatlara taşmış. Gazanfer bey arkadaşlarını da (Dağıstanlı’yı, Hersekli’yi, Atan Kardeşleri) otobüsçülüğe teşvik etmiş. Gazanfer Bilge yıllar var ki, sektörden çekildi. Ama bir gün bu ismi yollarda görürseniz şaşırmayın e mi? Buz deryası buz opkapı’nın uyanıklarından biri limonata satardı. Daha doğrusu bardakları elinize sıkıştırır yürürdü. Yolcular “herhalde firmadan” hesabına sarı sıvıyı yudumlarlardı. Adam uyuyanları bile uyandırır, limonatayı eline tutuştururdu. Son bardağı da toka etti mi geri döner bıyıklarını sıvazlardı. Adaleli kollarını göstere göstere “Ücretler!” der, bardak başına bir teklik keserdi. Halbuki o paraya üç tane Çamlıca gazozu içilebilirdi. Bu adam limonatasını kendi imal eder, gıda sanayiimize bir nevi katkıda bulunurdu. Sinop yazıhanelerinin arkasında paslı bir varili vardı. Buz kalıplarını keserle parçalar yıkamadan sıvıya atardı. Öyle ya nasıl olsa kumlar dibe çökecek talaşlar üstünde yüzecekti. Bardaklardan artanları asla zayi etmez, kararmış maşrapası ile üstlerini tamamlardı. Ama askerleri ve hamileleri görmezden gelir, isteseler bile limonata satmazdı. DEVAM EDECEK
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT