BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Yunanistan’la bahar

Yunanistan’la bahar

Siyasilerin çok sevdikleri tabirle, Yunanistan’la ‘bahar havası’ yaşıyoruz. Papandreu’nun Ankara’yı ziyaretinin arkasından, sıcağı sıcağına, Sayın İsmail Cem’in Atina’ya gitmesiyle, dallardaki tomurcuklar adeta birden kabardı.



Siyasilerin çok sevdikleri tabirle, Yunanistan’la ‘bahar havası’ yaşıyoruz. Papandreu’nun Ankara’yı ziyaretinin arkasından, sıcağı sıcağına, Sayın İsmail Cem’in Atina’ya gitmesiyle, dallardaki tomurcuklar adeta birden kabardı. Hele, buna bir de, gazetelerin yazdıklarına bakılırsa, Başbakan Simitis’in, önümüzdeki hafta Ankara ziyareti eklenirse, çiçekler iyice açmış olacak. Ancak unutulmamalıdır ki, baharın çiçekleri çok hassastır. Bir rüzgar çıkmaya görsün, beklenmedik bir kar yağmaya görsün, hepsi birden uçup gider, yaprak ve meyve beklentileri hayal olur. Karamsar olmak şart değil, ama maalesef, biz Türkiye olarak, Yunanistan’la ilişkilerde, sütten ağzımız yandığı için, yoğurdu üfleyerek yemek durumundayız. Bu deneyimi ençok paylaşanın da, Allah’tan şimdiki başbakanımız olması, bir bakıma güvencedir. Karamanlis’le, ta 1977’lerde Montreux görüşmelerini yapan ve o günün koşulları içinde, ilişkilerde yeni bir dönemi başlatan Sayın Ecevit, yine de çok gerçekçiydi. Şimdilerde biraz, bir çiçekle bahar geldi diyenlere katılma eğiliminde olduğu gözleniyor. Yunanistan’la ilişkilerde, ikinci önemli güvence, şüphesiz, Dışişleri Bakanımızın bizzat kendisidir. Uzun ince bir yolda olduğumuzu, daha işin başında bulunduğumuzu, kat edecek çok mesafe olduğunu, samimiyetle kabul ediyor. Atina’ya gittikten sonra, Sayın Bakan’ın bu gerçekçiliğinin daha da pekişmiş olduğu anlaşılıyor. Sosyal bakımdan çok iyi ağırlandı, bu arada, ulaşım, çevre ve turizm gibi alanlarda birkaç anlaşma da imzaladı. Kıbrıs, Ege, kıta sahanlığı, FIR sahası, kara suları gibi ‘zorlar’ oldukları yerlerde duruyorlar. Sayın Cem’in Atina’yı ziyaretini izlerken, nisbeten farklı boyutlarda da olsa, benzer denilebilecek, 1967 Eylül’ündeki, Türk-Yunan, Keşan ve Dedeağaç görüşmelerini hatırlamaktan, doğrusu kendimi alamadım. Keşan’da, Başbakan Kolias’ın, kendinden emin bir eda ile, ‘Enosis’e karşılık, bedel olarak ne istiyorsunuz’ diye sorması üzerine, masaya yumruğunu vurarak kalkan Türkiye Başbakanı, rica, minnet ikna edilerek, usulen, nezaketen, günü birlik Dedeağaç’a gidilmiş, yemek yenilmiş ve dönülmüştü. Ama, kabul etmek gerekir ki, şimdi daha iyiyiz. Yalnız, çok dikkat etmeliyiz, gereksiz iyimserliği bir tarafa bırakıp, Yunanistan’ı, tedricen, ne kadar doğru çizgiye çekebilirsek, ona bakmalıyız. Bir de, Avrupa, bize yaptırmak istediklerinde, Yunanistan’ı taşeron olarak kullanmak istiyorsa, ki öyle anlaşılıyor, buna da, aynı şekilde dikkat etmeliyiz. AVUSTURYALI ‘HAYDAR’ Avusturyalı, aşırı sağcı Jörg Haider’in son seçimlerde, oyların % 27’sini alarak, 65 milletvekiliyle Parlamentoya ve ardından da, parti olarak, kabineye girmesi, Avrupa’yı ayağa kaldırdı. Birliğin temelindeki, demokrasi, özgürlük, eşitlik ve hoşgörü, büyük ve ciddi bir tehlikeye girdi diye, bir kısım ülke, Avusturya ile ilişkilerini askıya aldığı gibi, Avrupa Birliği de, Avusturya ile ilişkilerini teknik düzeyle sınırlama kararı aldı. Bizde de, Avrupa’dan daha demokratlar, Avusturyalı Haider’in yanında yer alıp, Avrupa’yı ayıplamaya başladılar. Olur muymuş, yasal bir parti, yasal olarak seçimi kazanmış ve koalisyonda yer almış, bundan kime me? Ancak, görülüyor ki, o kadar uzun boylu değil. Demokrasinin beşiği Avrupa dahi olsa, bir çizgi vardır. Bu çizgi aşılamaz. Bu çizgiyi kaydırmamak için, gerekirse, müdahale bile edilebilir. Gelişmelerin, ileride, nerede duracağı belli olmaz. Yani, demokrasi, saklı bazı emeller için bir araç ve arkasına sığınılan bir paravan olarak kullanılamaz. Avrupa, doğru olanı yapıyor ve yapmaktadır. Bence, alınacak esas ders, buradadır.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT