BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Niçin Japonya olamadık?

Niçin Japonya olamadık?

Japonya, Batı’ya yetişme işine bizden çok sonra başladı ancak şimdi bizden çok ileride. Çünkü Batı’ya daha yakın olan Osmanlı Türkiyesi avantajlı görünse de aslında dezavantajlıydı.



Türkiye niçin Japonya olamadı? Japonya, Batı’ya yetişme işine bizden çok sonra başlamadı mı? Başladığı tarihte, bizim başladığımız tarihteki durumumuza göre, Batı’dan çok daha uzakta değil mi idi? Bu aleyhinde faktörleri nasıl yendi? Önce jeopolitik durumu gözden kaçırmamak gerekir. Biz, bir Avrupa devleti idik. Japonya ise, Avrupa’dan o kadar uzaktadır ki... Bu faktör, bizim lehimize görünse de öyle değildir. Zira biz, sürekli savaştığımız, bizim geniş imparatorluğumuzdan parçalar koparmak için birbirleriyle yarışan Avrupa devletleri ile iç içe idik. Avusturya, Polonya, Rusya, Fransa ile sınırları bulunan bir Osmanlı imparatorluğu düşününüz. Bir de, en büyük düşmanı Çin’den bile bin kilometre ötede adalarla çevrilmiş, mahfuz, derli toplu, bugünkü Türkiye’nin yarısından küçük topraklara yayılmış bir Japonya... Binaenaleyh Japonya, radikal (kökten) reformlarını (açılımlarını), dış tehlikeden masûn bir rahatlıkla istediği gibi yapabilirdi. Biz, burnumuzun dibindeki düşmanlarla her an harbe hazır bir uyanıklık içinde ne yapabileceksek yapacaktık. OSMANLI’DA REFORMLAR Bizde Batı’ya (yani Avrupa medeniyetine) dönük reformları Nizâm-ı Cedîd (Yeni Düzen) adıyla 1793’te devlet rejimi ilân eden Üçüncü Sultan Selim (1789-1807), Asya-Afrika’daki bütün ülkeler içinde Batı’ya dönük inkılâpları başlatan ilk devlet adamıdır. Osmanlı devletinin yalnız en büyük Müslüman devleti değil, aynı zamanda en büyük çapta bir Hıristiyan (bilhassa Ortodoks) devleti olduğunu unutmamak gerekiyor. Nizâm-ı Cedîd, o kadar asırlık Nizâm-ı Âlem (Pax Ottomana) devlet rejimimizin, bizzat devletin başı hâkan-halîfemiz tarafından sona erdirilmesidir. Ancak Nizâm-ı Cedîd, 1807’de mürtecîler tarafından akamete uğratıldı, durduruldu. Türkiye, ölçülemez değerde bir zaman parçası (1807-1826) kaybetti. Batı’da terakkiler, baş döndürücü bir hızla sürüp giderken... Artık kesiksiz, kesilemez süreklilikte, bugüne kadar gelen reform (açılım) dönemimizi ise, musikide olduğu derecede politikada da Üçüncü Selim’in öğrencisi olan İkinci Sultan Mahmud (1808-1839), Vak’a-i Hayriye ile başlattı: 15 Haziran 1826...Modern Türkiye’nin doğum tarihidir. Japonya’da İmparator Mutsu Hito (1852-1867-1912), Meiji Devri denen inkılâplarını, bizden tam 41 yıl, 5 ay, 13 gün sonra başlattı. Tıpkı Sultan Mahmud (ve daha önce Rusya’da Büyük Petro) gibi Japon yeniçerileri olan samurayları kanlı şekilde ortadan kaldırarak, inkılâplarına başladı ve her bakımdan bizi geride bıraktı. Şu sebeplerden: Osmanlı hâkanı, her ne kadar Mete Han’dan kut almış (yani: kutlu) ve Allah öyle takdir ettiği için tahta oturmuş, üstelik dünyanın 1 numaralı Müslüman’ı idiyse de, Mikado (Japonya imparatoru) gibi Güneş’in Oğlu değildir. O dönemde padişah emri de kanun değerindedir ama, padişahın yetkileri yazılı olmayan bir sürü kayıt ve şart ile sınırlıdır. Mikado’nun emri, doğrudan Tanrı irâdesidir! Her iki imparatorun radikal reformlardaki durumları ve şanslarının bir faktörü budur. Diğer faktör, artık cihan devleti değilse bile Osmanlı Türkiye’si, 1918’e kadar sürekli büyük devlettir ve bu sıfatına itiraz eden zaten tek devlet yoktur. Japonya, 1889’a kadar büyük devlet olmadıktan başka, tarihinin hiçbir döneminde de büyük devlet değildi, orta çapta bir imparatorluktu, 1889’da dünyanın 7 büyük devleti (ki biri Türkiye idi) tarafından büyük devlet statüsü tanınarak orta elçi teâtî etmek hakkı ilk defa büyükelçilik derecesine yükseltildi (az sonra Birleşik Amerika da dünyanın 9. büyük devleti olmuştur). Bugün tarihe karışan ve günümüzün okuyucusunun aklını karıştıran kesin milletlerarası protokol böyle idi. KOMPLEKSSİZ TAKLİT Binaenaleyh Türkiye, ezelden beri büyük devlet olmanın kompleksi içinde, Batı’nın üstünlüğünü geç görmüştür. Yeni bir ordu için Viyana’ya hangi ordu ile gittik? itirazı yapıldı. Yanlış soru idi. Doğru soru Viyana’dan hangi ordu ile döndük? şeklinde olmalı idi. Japonya’da posta, 1871’de Türkiye’den tam 40 yıl sonra kuruldu (Çin’de 1898’de). Japonya’da ilk demiryolu ve ilktelgraf hattı 1872’de, Türkiye’den 17 yıl sonra açıldı (Çin’de 17 kilometrelik ilk demir yolu 1876’da). Japonya da Türkiye gibi tek taraflı kapitülasyonlara bağlı idi, 1900’de ilga edildi. Osmanlı kapitülasyonları ise 1914’te, Çin’de 1923’te (tamamen ancak 1945’te) ilga edilebildi. Japonya, Batı teknolojisini taklit yoluyla ve komplekssiz aldı. Ama millî kültürünü Türkiye’den çok daha iyi muhafaza etti. Millî kültürünü tahrîb etmeyi aklından geçirmedi, ama Batı’nın yalnız tekniğini değil, kültürünü de öğrendi, kendisine faydalı bulduğu nisbette kullandı. Türkiye’de Batı’dan gelen yenilikler karşısında bazı kompleksler bugün bile mevcuttur ve eleştirilebilmektedir. Sultan Mahmud inkılâpları ile Türkiye’nin Kafkasya ve Türkistan’a dönmesini önleyebildiğimizi bugünkü nesil pek bilmiyor. Nihayet en önemli faktör, Japonya’nın tek milletten oluşmasıdır, bütün halk Japonca konuşur. Hele o devirde azınlık hemen hemen yok mesâbesindedir. Bizim imparatorluğumuz öyle mi ya? Milliyetler, kavimler, ırklar, aşîretler meşheri idi. Türkçe genelleşmişti ama, her kavmin evinde konuştuğu başka bir dili de vardı. Japon, başka bir dil bilmiyordu. Hızla üç Batı dilini öğrenmeye başladı. Tıpkı bizim gibi ordusunu Fransız, donanmasını İngiliz modeline göre kurdu, Almanlardan da çok şey aldı. Bu suretle Japonya, Avrupa devletleri düzeyinde çağdaş uygarlık yüzeyine dahil oldu. Bunu başka hiçbir Asya-Afrika devleri beceremedi. En küçük dış tehlikeyle karşılaşmadan bu işini sükûnet içinde yaptı. SİLAH YERİNE YATIRIM Japon halkı da biz Türkler gibi 1945’lere kadar kanaatkâr, yoksul, sessiz, itaatkâr bir milletti. Japon hârikası denen şaşırtıcı kalkınma ve refah, sonraki dönemin işidir. Zira Japonya’da altyapı kurulmuştu. Eğitim düzeyi ve yaygınlığı Batı normlarında idi. Millet zenginleşmek için özveriye hazırdı. Çok büyük bir faktör, 1945’ten bu yana Japonya’nın dünya sanayi devi olmasına rağmen ciddi savunma bütçesi olmamasıdır. Silâha harcayacağını kalkınmaya harcadı. İkinci Cihan Savaşı’ndaki hatasını çok iyi değerlendirdi (Birincisine ancak sembolik şekilde katılmıştı). Batı’dan öcünü, onun ekonomik üstünlüğünü yakalayarak aldı. Japonya’da da hırsızlık ve rüşvet oldu. Fakat demokrasiden asla tâviz vermedi. Bizim gibi bocaladıkça bocalamadı. 1945’te faşist Japonya, 1946’da Anglo-Sakson demokrasi çizgisine erişmişti. Birleşik Amerika’nın, Pasifik denen dünyanın en büyük parçasında samimi müttefiki olarak bütün menfaatleri paylaştı. Doğru dış politika, doğru ekonomi politikası kadar önemlidir. Milliyetçiliğinden en küçük tâviz vermedi. Komünist Çin ve Milliyetçi Çin (Taivan) ile Güney Kore, Japon yönetiminde yaşamışlardı. Japonların metodlarını kendilerine göre uygulayarak kalkındılar ama bunlardan Çin’de hâlâ demokrasi yoktur, Japonya kalkınmasını halkına zulmederek yapmadı. Biz niçin Japonya olamadık? sorusunun doğru cevabını veremedik. Bildiğimiz halde geçiştirdik.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT