BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Üç adam bir ada

Üç adam bir ada

Hispaniola’da 1492’de 250 bin olan yerli nüfusu 1508’de 60 bine düşer. 1560’da ise 500 tane bile kalmaz. Ki onları da hizmetçi olarak kullanırlar.



İZ BIRAKANLAR İrfan ÖZFATURA irfan.ozfatura@tg.com.tr Hispaniola’da 1492’de 250 bin olan yerli nüfusu 1508’de 60 bine düşer. 1560’da ise 500 tane bile kalmaz. Ki onları da hizmetçi olarak kullanırlar. Dünya yuvarlak olduğuna göre Avrupa’dan yola çıkan birinin devamlı batıya giderek Hindistan’a ulaşacağı faraziyesi mantıksız sayılmaz. Gelgelelim bu fikrin sahibi Kristof Kolomb gider Amerika’ya çarpar. Kraliçe Isabella’ya verdiği bunca söz, vaad ettiği şunca zenginlik varken beceremedim diyecek değildir ya. Kuyruğu dik tutar, inatla Küba’nın Japonya olduğunu iddia eder, Amerika’nın ise Hindistan! Ama işi karıştıran bir çıkıntı vardır denizin ortasında. Hispaniola! Yıllar sonra üzerinde Haiti ve Dominik diye iki devlet taşıyacak olan bu ada ansızın çıkmıştır karşısına. Süzüldükleri körfez süt limandır o gün, haftalardır kulaklarda uğuldayan rüzgar dinmiş, kuş sesleri girmiştir fona. Dağların zirvelerine doğru uzanan gümrah yeşil, nehirler, çağlayanlar, renkli papağanlar ve hemen önlerinde uzanan altın renkli kumsal... Tayfalar küpeşteye dayanmış şaşkın şaşkın bakmaktadırlar. Yeryüzünde böyle bir güzellik olabilir mi? Rüya mıdır yoksa? Yerliler (Arawaklar) kayıklarına binerek gemiye yanaşır, ellerindeki meyve sepetlerini sunarlar. Sevimli insanlardır, gülümserler dostça. Kavgadan gürültüden hoşlanmadıkları bellidir, nitekim içlerinden biri merakla eline aldığı kılıcı kabzasından değil keskin tarafından tutar. Belli ki dövüşmemiştir hayatında. İLK KOLONİ Üç gemiden Santa Maria’nın kaptanı manzaraya fazlaca kapılmış olacak ki gemi oturuverir kuma. Kristof Kolomb 20-30 adamını geminin başında bırakır ve keşfi tamamlamaya çabalar. Seyir günlüğünde tam 75 kere “Altın” yazan Kristof Kolomb altın bulacağından emin değildir. N’apsa? Kızıl derilileri gemilere doldurup satsa mı acaba? Yerliler için “sağlıklı ve biçimli bedenleri vardı. Yüzleri güzeldi. Saçları düz, parlak ve at kuyruğu gibiydi. Bacakları uzun, gözleri koyu renkli ve iriydi” diye yazdığına göre onlara “esir taciri” gözüyle bakar. 224 gün sonra ekip İspanya’ya döner. Yanlarında baharat ve altın değil, Kızılderililer vardır. Ve papağanlar. Bazıları alaya alsalar da kraliçe hoşnuttur ondan. Kısa yoldan Hindistan’ı bulmanın verdiği heyecanla her imkanı önüne açar. Kristof’u bu defa 17 gemi ve 1200 maceraperestle uğurlar. Kafile Hispaniola’ya varır, Santa Maria’yı bulurlar. Ancak geminin başında kalan adamlar yerlilere hoş davranmamış, kovulmuşturlar. Bir kaç heyecanlı tayfa “intikam” diye bağırınca kılıçlar kınından çıkar. Onlar için kolay bir savaş olur, bir kaç top atışı ile alayını teslim alırlar. Kristof ilk İspanyol kolonisinin temelini burada atar. Çok geçmeden İngilizler ve Fransızlar da görünür, şirin adayı “uygarlıkla” tanıştırırlar. NESLİNİ KURUTURLAR... Aynı körfeze beş on yıl sonra girenler şaşırır kalırlar. Ağaçlar kesilmiştir, önlerinde kel çorak bir sahra uzar.. Limanda birkaç yorgun gemi yatar ve beş on eğreti baraka... Kırık şişeler, çürük fıçılar... O sevimli insanlardan eser kalmamıştır. Küfürbaz fahişeler, içenler sızanlar... Arkanı dönmeye gelmez, şişleyiverirler anında! Hani nerde katil korsan varsa... Beyazlar yerlilerin büyük ekserini kırmış, kalanları ya alkole alıştırmış, ya da frengi bulaştırmıştırlar. Hispaniola’da 1492’de 250 bin olan yerli nüfusu 1508’de 60 bine düşer, 1560’da ise 500 tane bile kalmaz. Ki onları da köle olarak kullanırlar. Kafileler kafileleri izler, Avrupa’da ne kadar hırsız uğursuz, ne kadar dikiş tutturamamış varsa gemilere doluşup “yeni kıta”ya koşar. Haçlılar ağıla giren kurtları andırır, katliamlar katlana katlana artar, FRENK MALI BUNLAR İlerleyen yıllarda İngilizler Kuzey Amerika ile ilgilenir, İspanyollar Güney Amerika’ya yayılırlar. Fransızlar ise Hispaniola’ya musallat olurlar. Saint-Domingue havalisinde şeker kamışı ve kahve ziraatı yapmaya niyetlenirler ama çapa tutacak yerli kalmaz. Dümeni Afrika’ya çevirir yakaladıkları zenciyi (tam 790 bin) ambara tıkarlar. 1780’lerde Avrupa’da tüketilen şekerin % 40,’ı kahvenin ise % 60 burada üretilir, “Made in France” damgası ile pazara çıkar. Efendim Batılı niye zengin oldu? İşte bundan. Günümüzde Haiti ve Dominik’te yaşayan siyahiler Adanın yerlisi değil, Afrika asıllıdırlar. Ada halkı Hıristiyan gibi görünse de Vodoo inancını yaşatır. Müslümanlar ise Müslüman kalırlar. Haitililer bir süre sonra direnişe başlar, hatta Napoleon Bonapart’ın gönderdiği orduyu dağıtırlar. 1804’te resmen bağımsızdırlar. Ancak direniş lideri Jean-Jacques Dessalines dahi Fransız adı taşır. Artık kim kimi kimden kurtarıyorsa? 1805’te Anayasa açıklanır. Resmi dil yine Fransızca! ZOMBİ Mİ? AMAN AMAN Adada beyazların sayısı melezlerle birlikte %5’i bulmaz ama Fransızlar hakim zümredir hâlâ... O yıllarda Frenkler bocor denilen Vodoo rahipleri ile fazlaca senli benli olurlar. Bocorlar ottan kökten ve zehirli balık dikenlerinden enteresan bir ilaç yaparlar. Bunu içirebildiğiniz adam fil gibi güçlü olsa bile uykuya dalar, günlerce ölü gibi yatar. Rivayete göre fedai sahibi olmak isteyen beyazlar, güçlü kuvvetli gençleri tufaya getirir, bir şekilde iksiri verir komaya sokarlar. Kalp atışları duyulmayacak kadar yavaşlar, nabız filan alınmaz. Ama gariban sesleri duymaktadır pekala. Düşünebiliyor musunuz yakınlarınız dizlerini döve döve ağıt yakarken, sizi alıp tabuta koyar, çukura bırakırlar. Ben ölmedim diye haykıramazsınız, nefesiniz çıkmaz, diliniz oynamaz. Mezarda kaldığınız ilk gece bütün ümitleriniz yıkılır, hayatla bağlarınız kopar. Kış uykusundaki ayı gibisinizdir metabolizma yavaşladığı için tabut içindeki hava yeter de artar. Birkaç gün sonra efendiniz olacak şerefsiz sizi kabirden çıkarır ve sırrı şamanlarca malum mayilerden içirtip çıldırtırlar. Artık bir zombi olmuşsunuzdur, her emredilerin yaparsınız, hem ne pahasına olursa... Ananızı babanızı bile kesebilir, dostlarınızı gözünüzü kırpmadan öldürebilirsiniz. Hasılı beyaz adam zombi dümeni ile düzeni kurar, en az bir yüzyıl daha sömürü çarkına çomak sokturmaz. 1980’li yıllarda Hollywood zombi efsanesi ile hayli hasılat yapar. Beyaz perdenin zombileri köşeli köşeli hareket eden, ağırkanlı abilerdir ama nedense esas oğlan ya da esas kız dala mala takılır bi türlü kaçamaz. Kahrolası zombi gelip çöker gırtlağına.... İşin ters tarafı zombinin ısırdığı da zombileşir yamyamlar geometrik dizi hızıyla çoğalırlar. Önüm arkam, sağım solum sobe. Duyda inanma! HALBUKİ OYSA... Her ne kadar fazilet erdem gibi sunulsa da Demokrasi Haiti’ye yaramaz. Particilik, çekişme, müdaheleler, darbeler ve iç savaş... Halkın ancak üçte biri iş bulabilir, % 80’i sefalet sınırının altında yaşar. Cehalet kök salar, yarısı adını yazamaz. Eğer hayat bilgisi kitaplarına bakarsanız turizm bacasız sanayidir, gökten sağanak halinde döviz yağar. Gel gelelim turist milleti aykırı işlere merak salar. Haiti de fuhuş ve uyuşturucu patlar, AIDS büyük bir hızla yayılır ve kontrolden çıkar. Derken aile müessesesi sallanmaya başlar. Geçtiğimiz günlerde Haiti’de yaşanan depremin ardından can sıkıcı manzaralar göründü. Gasp, terör, yağma... Cesetler kimsenin umurunda değil bir avuç tahıl için kan döküyorlar. Osman Sağırlı arkadaşımız Haiti’de belki 5 bin kare fotoğraf çekmiş. Resimlere bakarken garip düşünceler geliyor aklıma. Yine eskisi gibi sazdan kulübelerde yaşasalar balık tutsalar, meyve toplasalar... Daha mı az mutlu olurlardı acaba?
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT