BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Darülaceze kimseye dinini ve ırkını sormaz

Darülaceze kimseye dinini ve ırkını sormaz

“Rum ve Ermeni hastanesine almadılar. Annem Fransız hastanesine 40 yıl hizmet vermişti, onlar da başlarından savdılar. Darülaceze’ye geldim, Mevlana gibi kucak açtılar bana”



Dar-ül aceze Yar-ül aceze -2- Hazırlayan: İrfan Özfatura irfan.ozfatura@tg.com.tr Dominik Yordanapulos: “Burada her şeyimiz dört dörtlük, sabah kahvaltısında zeytini peyniri, yağı balı, sütü yumurtası, ıhlamuru çayı... Biz bunu babamızın evinde görmedik.” Avluda bir ihtiyar... Bir o yana koşuyor, bir bu yana. Kibar bir tonla soruyor, “Bakar mısın evladım, kapı ne tarafta?” - Sen kapıyı n’apcaksın amca? - Yeğenim beni alacak da... Gösteriyorum, seyirtiyor. Olacak bu ya, birkaç saat sonra yine avluda rast geliyorum, yine çeviriyor: “Bakar mısın oğlum kapı ne tarafta? Yeğenim beni alacak da...” Eskiler “daha çok beklersin” diye mırıldanıyorlar, “Bunu yeni bırakmışlar galiba!” “Yazık” diyorum, “Şimdi yapayalnız n’apacak burada?” - Niye yalnız olsun? Dostlar edinir, kaynaşıp gider pekâlâ... Hem biliyor musun biz kendi oğlumuzun, kızımızın evinde daha yalnızdık, çekilirsin odaya, koridordan fısıltılar gelir kulağına: “Ne zaman gidecek bu? Kazık mı çakacak yoksa?” Darülaceze’de her insan ayrı hikâye. Dilerseniz mikrofonu bırakalım onlara: DAHA NE ARAR İNSAN Adım Dominik. Yaşım 66. Latin Katolikim. Tophaneliyim. Gençliğimde inşaatlara elektrik çekerdim. Genelde devlet ihaleleri alırdık, aydınlatma, montaj, artık ne olursa... Sonra kara kutu, regülatör işine atladık, bobin sarmaya başladık. Yanımda 5 kişi çalışırdı o zamanlar. İyi paralar kazandım. Üç defa iflas ettim. Piyasa Yahudilerin elindeydi zira. Derken annemi kaybettim, ardından hanımı kaybettim, sonra da kendimi kaybettim, vurdum mu şaraba? İyice dağıttım, gece gündüz içiyorum. Sağ olsun mahalle muhtarımız elimden tuttu, sahip çıktı bana. Başladık kapı kapı dolanmaya... Önce Rum Hastanesine gittik, “Rum değilsin” dediler almadılar. Ermeni hastanesine gittik, “Ermeni değilsin” dediler almadılar. Annem Fransız hastanesine 40 yıl hizmet vermişti, ama onlar da başlarından savdılar. Darülaceze’ye geldik, ne ırk, ne din sordular. Mevlana gibi kucak açtılar bana. Burada her şeyimiz dört dörtlük, sabah kahvaltısında zeytini peyniri, yağı balı, sütü yumurtası... Çayı ayrı veriyorlar, ıhlamuru ayrı. Öğle ve akşam mutlaka etli yemek. Ara öğünler, meyveler, kurabiyeler... Biz bunu babamızın evinde görmedik. Tophane’de teneke ile su taşır, zorlukla yıkanırdık. Burada istediğin saatte banyo yapabilirsin. Umumi hamam da var, berber de var. İnan çok memnunum hayatımdan. Zaman zaman annemi özlüyorum, o kadar. Ah sağ olaydı da, beni döveydi sopayla. İkinci baharını yaşıyor Adım Mustafa Dündar, İstanbulluyum. Yıllardır önünden gelir geçerim, bir kere bile uğramayı düşünmedim. Keşke mal mülk sahibiyken şu kapıdan girseymişim. Bir zamanlar servetim vardı, şimdi neşem, gayem, dostlarım var. İşim kuyumculuktu, yıllarca Kapalıçarşı’da esnaflık yaptım, Kuşadası’na dükkan açtım. Ve hepsi gidiverdi, yalan dünya...Şimdi buradayım ve çok rahatım. “Bir insan huzurevinde ne kadar huzurlu olabilir ki” diyebilirsin, ama inan ki rahatım. Ne dükkan kirası, ne ödeme planı, ne maaş, ne sigorta... Burada iyi bakıyorlar. Başın ağrısa hemşire koşuyor telaşla. Ancak bazı arkadaşlar Darülaceze’yi “son çare” görüyor, oturup ölümü bekliyor... Halbuki biraz çaba gösterseler, vakitleri daha güzel geçer. Mesela ben tabaklar, yüzükler, küpeler yapıyorum. Bol bol kitap okuyorum. İzin veriyorlar, dışarı da çıkabiliyorum. Burada her şeye müspet bakmayı öğrendim. Artık ne şekerim, ne tansiyonum yükseliyor. Sigarayı da bırakmışım, ohhh ciğerlerim bayram ediyor... Tam 36 yıl, dile kolay Perihan Karakuyu, Darülaceze’nin eskilerinden biri. Her cümleye “ablasını, ablasını” diye giriyor. “Konyalı mısınız” diye soruyorum. Yaklaşmışız, “Karamanlı” çıkıyor ve başlıyor anlatmaya: “Ablasını, yedi kardeştik biz, bir ben kaldım. Darülaceze’ye 26 yaşında geldim biliyon mu? 36 yıldır da ayrılmadım. Evlensem, oğlum müdür olurdu buraya. Ablasını, o zamanlar çok ağlardım. Halbuki hoş tutarlardı, hadi Perihan çay demledik, gel köfteye, koş dolmaya.... Hatta çıkar giderdik dondurmacıya... Hasılı yalnızlık çekmedim, beni iyi avuttular. Arkadaşlarım gece kaldırırlardı, ‘Bize bir şeyler hazırlasana!’ Ablasını, o zamanlar dolabım kiler gibiydi, köyden bal, peynir gelirdi bana... İşsiz bir yeğenim vardı, onu da burada işe aldılar. Benim için çok iyi oldu, ama vefat ediverdi genç yaşta... Ablasını, dışarıda hayat çok kötü olmuş duyduğumuz kadarıyla... Bu devirde kim kime ekmek verir ki bedava? Bizim dünyadan haberimiz yok tabii... Darülaceze kol kanat geriyor garibana!” GÖNÜLLÜLER ANLATIYOR HAYAT ORADA DA DEVAM EDİYOR Darülaceze dünyadan elini eteğini çekmiş, ölümü bekleyen insanların yeri değil. Onlar da siyaset konuşuyor, takım tutuyorlar. Formalar, pankartlar hazır. Maç günleri Vali Bey araba çıkartıyor, hep birlikte maça gidiyorlar. ‘Bizi arıyorlarmış!’ Sevim Zenge Emekli oldum, vaktimi nasıl geçirsem acaba? O gün Darulaceze’nin önünden geçiyordum, içeri giriverdim ve çok etkilendim. Sordum, sizin için ne yapabilirim? “Mesleğin ne?” diye sordular, “Kuaförlük” dedim. “Aaa gökte ararken yerde bulduk, çok ihtiyacımız var sana...” Haftada bir günle başladım. Şimdi üç güne çıkardım. Bakın, az evvel bir yaşlının tırnaklarını kestim. Elimi öpmeye kalktı, -ki annem yaşında. Biz onların eli ayağıyız, dışarıdan sipariş verirler, “Sevim şunu al, Sevim bunu al.” Bulup getiriyoruz, nasıl memnun oluyorlar anlatamam. Mesela bugün yağışlı, “Şu soğukta niye geldin” dediler, “Sıcak evinde otursan ya!” İyi de gelmesem rahat olamam ki! Sakın “ben ne işe yararım” demeyin. Bunlara en büyük ikram, halini hatırını sormak. Dinleyin yeter, çünkü konuşmaya çok ihtiyaçları var. Geçen yıl “Anneler Gününde” bir anne bıraktılar, tam 6 çocuğu var. Birer ay baksalar, 6 ayda bir gelir sıra. O kadın altısını birden yetiştirdi ama. Bu tipler zaman zaman uğrar, kapı aralıklarından gizli saklı bakarlar. Sorarız “yakını mı oluyorsun?” “Yaa evet, komşusuyuz” derler, ya da “uzaktan akraba!” Hani menkıbedeki çocuk “baba” demiş ya, “o dedemi sardığın çaputu sakla, büyüyünce ben de seni sarıp bırakacağım dağ başına!.. Ayşe Süral İki senedir gelip gidiyorum. Biraz terziliğim var. Söküklerini dikiyorum, yamadır, paçadır, daraltılacaklar filan. Onlarla haşır neşir olmaktan büyük bir keyif alıyorum. Akşam başımı yastığa koydum mu, içim rahat. Bilhassa yatalaklar çok hisli oluyorlar, ensesinden tutup da ağzına lokma koyunca gözleri doluyor. Hangi gün geleceğimi biliyor, başkasının elinden yemiyorlar. Sevdiklerini içten seviyorlar. Geçen birinin fermuarını diktim. İlla para verecek. “Yok, sağol” dedim. Israr ediyor. Misafirlerden biri bir paket kahve getirmiş, bana vermeye kalkıyor. Cenabı Hak, böyle bir şeyi nasip ettiği için şükrediyorum. Dualarını hissediyoruz. Allahü teala ummadık yerlerde sıkıntılardan kurtarıyor. Biz enerjimizi lüzumsuz yerlerde de harcayabilir, akşamlara kadar kadın programları izleyebilirdik. Bu işin devamlı olması çok önemli, kesinlikle ertelemiyor, aksatmıyorum. Sanki kadroluyum, kendimi mecbur hissediyorum. Ara sıra geziler oluyor, baharda pikniğe çıkarıyorlar, tekne turu filan düzenleniyor. Resim çiziyor, kitap okuyorlar. Dokuma tezgahları, seramik atölyeleri var. Yaptıkları ürünlerden harçlık alıyorlar. Burası bulunmaz bir mekan. Kahvaltı, öğle, akşam... Yemekler çeşitli ve doyurucu. Sorarım size, hangimizin evinde 4 kap aş pişiyor? DUALARI YETER Şengül Kazan, “Çoluk çocuğu da evlendirdim, boş boş oturacağıma iki yaşlının duasını alırım, yeter bana” diyor... Yıllardır halıya basmamışlar! “1979 yılında çocukları ziyarete gelmiştim, birden bağlanıverdim. Çocuklar, sizi anne baba yerine koyuyor, eteğinizi bırakmıyorlar. Soracaksınız şimdi, ‘Sahi ne yapıyorsun?’ Valla ne olursa... Yıkıyorum, paklıyorum, ilaçlarını veriyorum, hiçbir şey yapamasam dertlerini dinliyorum. Artık vazife gibi oldu, gelemesem huzursuzlanıyorum. Eşim sabah kapıya bırakıyor, dönüşte alıyor. Burası ikinci adresim. Çünkü 30 yıllık bir dostluk bu, yolumu bekliyorlar. Çoluk çocuğu da evlendirdim, boş boş oturacağıma iki yaşlının duasını alırım, yeter bana. Geçen gözü görmeyen bir hastayı aldım, eve götürdüm. Onlar için çok önemli, farklı bir dünya... Düşünün yıllar var ki halıya basmamışlar. Elim ayağım tuttuğu müddetçe bu işe devam etmeye kararlıyım. Kimi ağlatıyor, kimi güldürüyor, günler nasıl geçiyor anlaşılmıyor. Sadece onların bize değil, bizim de onlara ihtiyacımız var. Vaktini buraya ayıran pişman olmaz. Yaptıranlar, kurduranlar nur içinde yatsınlar...” Şengül Kazan YARIN: YAĞIYLA KAVRULUYOR
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT