BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Saygıyı zorla almak...

Saygıyı zorla almak...

Bir takımı, bir takımın yöneticisini, bir takımın teknik heyetini “sevmek” zorunda değilsiniz. Ama “saygı” duymak zorundasınız. Bizim futbol aleminde “saygı” denilen kavram, zorla alınan bir rütbe olarak yaşanıyor maalesef. Hatta zorla “elde edinilen” bir apolet gibi. Özellikle Frank Rijkaard konusunda “aşırı önyargılı” bakışların arasında adam çoktan hak ettiği “saygı” apoletini söküp alıyor ve omuzlarına takıyor.



Bir takımı, bir takımın yöneticisini, bir takımın teknik heyetini “sevmek” zorunda değilsiniz. Ama “saygı” duymak zorundasınız. Bizim futbol aleminde “saygı” denilen kavram, zorla alınan bir rütbe olarak yaşanıyor maalesef. Hatta zorla “elde edinilen” bir apolet gibi. Özellikle Frank Rijkaard konusunda “aşırı önyargılı” bakışların arasında adam çoktan hak ettiği “saygı” apoletini söküp alıyor ve omuzlarına takıyor. Bu hafta “saygı” denilen kavramın tartışmasına açıyorum benim sayfadaki bu arazımı. “Sevgi” denilen belalı illetin ritüelidir omuza almak, havaalanını birbirine katmak, ya da kulübeye sövüp araba yumruklamak. Bunlara alıştık. Ama saygı başka bir şey... Biz, yapı olarak bu kavramı ya makama ve içimizden gelmeyerek muhteşem bir riya destanı yazarak yalakalık boyutunda yaşar ve yaşatırız, ya da korkudan... Bazı zamanlarda da “bir menfaatimiz olabilir belki” düşüncesiyle “saygı” denilen şeyi gösterişli bir biçimde “saygı duyuyormuş” gibi yaparak belli ederiz. Bu hafta “saygıyı” çekip alanlardan söz etmek istiyorum. Üstelik onlardan ne korkuyorum, ne de onlarla bir menfaat ilişkim var. Frank Rijkaard O yok, bu yok... Git Madrid’e, Barcelona’yı parçalamış takıma hücum et ve gol bul. Yenilmeden gel. Forvetsiz iken goller atmayı “en azından” dene. İspanya’dan gel, yarım yamalak bir kadroyla Beşiktaş’a karşı oyna. Üstelik rakibinin müthiş donatılmış mekanında. Yenilme. Yenmek ihtimalini kaçır. Beraberlikten sonra yenmeyi sen dene ve tempo artır 7 gün bu maça hazırlanan rakibinin karşısında. Karakter dök sahaya... Senden daha kolay bir maçtan yenilerek dönmüş rakibin ise kendi sahasında oynasın ve son dilimde düşsün oyundan. Koch mu kondisyon veriyormuş, yoksa Neeskens mi?.. Senin sakatlarından daha fazlasına sahip olan Fenerbahçe için “sevgili sayfalar” yapılırken, sana sallansın ve “sağlık grubun” yerden yere vurulsun. Senin transferlerin eleştirilsin ve çok pahalı bulunsun ama senin arada kadroya kattıkların, Daum’un kattıklarından çok daha ucuz olsun... Ama saygıyı ona göstersinler... Sen de çekip alıver saygıyı şu sıralarda yaptığın gibi... Onun Bilica derdi filan olsun üstesinden gelemediği, sen ise Servet’i yontmaya çalış... Saygı oraya gitsin, sana oklar... Senin takımın rakip sahada bir büyüğe tempo koysun maç biterken, Daum’unki ise rakibin tempo koymasına cevap veremesin iç sahada... Ey Rijkaard’ı sevmeyenler... Adam “saygıyı” çekip aldı elinizden siz hâlâ daha kabul etmeseniz de... ERTUĞRUL SAĞLAM VE İBRAHİM ÜZÜLMEZ Ertuğrul Sağlam iki forvete çıkmış son yirmi dakikada, puanın birini bulmuş olmasına rağmen üçünü birden ciddi biçimde kovalamış. Daum ise sadece 5 dakika yan yana getirebilmiş iki forveti iç sahadaki maçında. Ertuğrul Sağlam inanmış ve inandırmayı başarmış... Kupada Kadıköy’de verilmeyen bir golü, Bursa’da da verilmeyen bir penaltısı varken, buradaki lig maçında da galip gelirken bile verilmeyen bir penaltısı daha varken, oynattığı oyun ve kanlar içinde gelen galibiyeti bir saygıyı hak etmiyor mu?.. Fenerbahçe’nin yenilmesi değil, Bursaspor’un yenmesi olarak bakmak bile sevgi ile saygının birbirinden ayrıldığı noktadır. Takımını “gizli ikinci” durumunda Şampiyonlar Ligi adayı olarak tutuyorsa bir küçük “saygı” gerekmiyor mu?.. Üstelik “gizli ikinci” olan takımının “açık birinci” olanla da maçı var. Ya İbrahim Üzülmez... Manchester United maçının ayakta kalan adamı kimdi?.. Bu yaşında takımı taşıyan kim?.. Keita gibi hem sabun gibi, hem de gaddar bir rakibe karşı 90 dakika tokat-dirsek demeden boğuşan bu “ihtiyar delikanlı” bir saygı hak etmiyor mu?.. BİR BÜYÜK MAÇIN ANLATIMI İlk defa denenen bir yöntemdi. Onur Şahin ve Melih Şendil’in doyumsuz paylaşımı bana büyük zevk verdi. Tarafsızlıklarına bayıldım. Müthiş bir maçtı ve onlar da çok iyiydiler. Ne Ömer Üründül ne de Erman Toroğlu’na ihtiyacı var bir maçın, daha kolay anlaşılması için. Bilgiyle donatılmış olağanüstü anlatımı destekliyor ve en kısa zamanda tekrarını bekliyorum. Ağızlarına sağlık. Ve tabii ki bolca saygı... POST-İT Güiza için bir söz dolaşıyor ortada: “Ben onu takımımda değil, düğünümde bile oynatmam” diye... Bu sözü ilk kez Mehmet Ayan kardeşim Maldonado için kullanmış ve aynen şöyle demişti bir canlı yayında: “Ben bu Maldonado’yu değil Fenerbahçe’nin orta sahasında, yeğenimin düğününde bile oynatmam...” S-ÖZ “Gönül kimi severse güzel odur...” Bir gerçek taraftar deyişi GUUUUS Hiç hazzetmedim son operasyondan. Hiç sevmedim bu işi... Ama saygıda da kusur etmek haddim değildir. Ben ülkemin “medet umar” duruma düşmesinden, Sovyetlerin bölünmesiyle oyuncu ihracından başka hiçbir becerisi kalmamış olan Rusya gibi “orta öğretim” düzeyindeki bir ülkenin futboluyla, Avustralya gibi doğru dürüst ligi bile olmayan bir ülkeyle ve de Güney Kore gibi futbolun “anaokulundaki” bir ülkenin futbol düzeyiyle aynı düzeye getirilmiş olmayı kabullenemem. Reddediyorum... Hiddink’in altındaki Ersun Yanal’ın; parasını konu ettiğimiz Fatih Terim kadar maaş aldığını öğrendiğimde Guuus beyefendinin “bir gün bir yerde içeceği kahvenin ücreti kadar payım var onun aldığı ücrette” diyerek ödediğim vergileri de helal etmiyorum. >> Maçlara gelmeyen başkanın saygıdeğer eşi Revna Demirören dimdik duruşuyla eşini temsil yeteneğiyle “saygı” hak edenler arasında yerini aldı çoktan...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT