BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > DİKİZ AYNASINDAN - 5 -

DİKİZ AYNASINDAN - 5 -

Kaptan pilotların havalı göründüklerine bakmayın bu mesleğin dışı bizi, içi onları yakıyor. Otobüsler hakkında bir dizi yapma fikri haber için koşturduğum Güneydoğu yollarında geldi aklıma. Güçlü bir motor, yağ gibi yollar ve millete tepeden bakan bir irtifa.



ZOR ZANAAT Kaptan pilotların havalı göründüklerine bakmayın bu mesleğin dışı bizi, içi onları yakıyor. Otobüsler hakkında bir dizi yapma fikri haber için koşturduğum Güneydoğu yollarında geldi aklıma. Güçlü bir motor, yağ gibi yollar ve millete tepeden bakan bir irtifa. Kaptanın önünde Antep fıstıkları, meyveler, sigaralar... Sarız civarında Kırkdolambaç Geçidi’ne yaklaşıyoruz. Dışarısı kuru ayaz, ama arabanın içi fırın gibi. Yolcular mayışmış, mışıl mışıl uyuyor. Derken ufaktan kar atıştırmaya başlıyor, yükseldikçe taneler büyüyor, rüzgar artıyor. Asfalt bir anda beyaza kesiyor. Önümüzde kapanmaya yüz tutan birkaç cılız iz.. Silecekler kar tutuyor, kauçuklar donuyor. Meraklıyız ya, soruyorum: “Kapanır mı dersiniz?” Şoför gözünü yoldan ayırmadan cevap vererek, “Küçük arabalar için kapandı bile” diyor. ZİNCİR Mİ? O DA NE? -Hani hiç kar yokmuş gibi çıkıyoruz da. -Eh bu da otobüsün farkı işte. Biliyor musun şunca yıllık tecrübeme rağmen kışın taksiyle çıkmam yola. Valla millette iyi cesaret var, şuncağızların neyine güvenirler bilmem. Bak şu patinaj yapanları görüyorsun di mi? -Siz zincir takmayacak mısınız? -Yoo henüz zorlanmadık. Hoş bu yıl zincir sarmadım daha. -Rahat görünüyorsunuz. -Yaa, hep öyle sanırlar. Ama sen gel, onu bana sor. Bakma gülümsediğime şu an ödüm kopuyor. Dizlerimin bağı çözüldü çözülecek. -Kırk kişinin vebali kolay değil tabii. -Ne kırkı, bir kaza yapsak var ya, bin kişi yas tutar. Şehri ağıtlar sarar. -Allah göstermesin. -Amin, bizi de zaten bu yük çökertti. Halimizi görüyorsun değil mi? -Halinde ne var abi? -Kaç yaşında gösteriyorum? Adamcağızın derin yüz çizgilerine, çökük avurtlarına ve kır saçlarına bakıyorum, temiz ellisi ellibeşi var ama bi tenzilat yapıyorum tabii “Çok olsun da 45 canım” diyorum, “hadi bilemedin 46, 47” -Bilemedin işte, daha 40 bile değilim. Şunun şurası bir on yıl daha direksiyon sallayabilirim. -Sonra? -Eğer farlar göz almaya başladıysa tükendin demektir. Artık bu koltuğa oturmaya hakkın yoktur. -Yani 50 yaş sınır gibi? ÖMÜR TÖRPÜSÜ Kaptanımız gözünü yoldan ayırmadan konuşuyor: “Bir başka meslek için 50 yaş bir şey değil belki ama biz çabuk yıpranırız. Biliyor musun en azından bir beş yıl muavinlik yaparız. Tabiri caizse bu arabayla nikah kıydın demektir. Otobüsü adama zimmetlerler. Gecen gündüzün arabada geçer. Şöyle bir battaniyeye sarılıp uzanamadığın haftalar olur, koridorlarda sürünür durursun. Gözlerin biber kesilir, ama sabredersin. Kaptan olacağın günlerin hayaliyle dayanır, sıkarsın dişini.” -Kaptan olunca çile azalır mı? -Nerdee. Aksine yükün artar. Eskiden motor üstünde uyurduk. Altımız ateş kesilir, sırtımız buz tutardı. Belimiz, sırtımız, boynumuz tutulurdu. Günlerce kan işerdik. Hele o motor sesi yok mu, beynimizde uğuldardı. Şimdi arabalar yükseldi, bagajlar azaldı. Şoförler için altta iyi kötü bir yer yaptılar. Ama orası da yuvarlanan varil gibi. Evde yatarken bile kulağımdan tekerlek sesi gitmiyor. Tek tek virajları sayıyor “şimdi Düzce’ye giriyor olmalıyız” diyorum. Bakıyorum odamdayım. -Zor zenaat. -Ne diyorsun. Aslında çok şey değişti. Eskiden arabalar 80’i zor görürlerdi şimdi 3. viteste 100 yapıyor. Düşün şu meret 6 vites. Anlayacağın şu ki gömlek dar geliyor. Arabalar gelişti, ama kurallar yerinde sayıyor. Söyle, 90’la yol biter mi? Şu an hâlâ Gerede’de savsaklandığımızı düşünebiliyor musun? HANGİ KURALLAR? -Peki ya takometre? -Hepsi hikaye. İstedikten sonra cihazı kandırmanın yolu bulunur. -Darılma ama ben kuralların uygulanmasını, cezaların artmasını savunuyorum. -Ceza sadece rüşvetin miktarını artırır. Hadi bizim girişimiz, çıkışımız belli. Peki ya kamyoncuları kim denetliyor? Polis alkol testi yapıyor, ama adamlar hap kullanıyor. Gözleri faltaşı gibi, gören cıva gibi zannediyor, ama adamın içi geçiyor, refleksleri donuyor. Sonra baka baka milletin üstüne çıkıyorlar. -Alkol ya da uyuşturucu. Yakalanana ne oluyor? -Hiçbir şey olduğu yok. Adamın ehliyetini iptal edebiliyor musun. Yok. Eee daha ne? -Şoförlük havalı görünüyor. Sorması ayıp ama kazancı nasıl? -Düşün 24 yıllık şoförüm, hâlâ sabit maaşım yok. Yevmiye sadece direksiyona çıktığın gün çalışır. Bak ben sana şöyle diyeyim, bir ay koştursan küçük bir memurun aldığını zor yakalarsın. Sigorta, migorta arama. -Peki Federasyon haklarınızı savunmuyor mu? Kaptanımız elini boşversene gibilerden sallayıp “Bırak şimdi” diyor, “Hayatında yolcu kovalamamış, yük vurmamış, branda sarmamış adamlar bizi anlayabilir mi? İşleri güçleri basılı evrak satmak.” Takoz, çekme halatı, zincir... Eskiden yola çıkacak olanlar haber bültenlerini kaçırmazlardı. Sıra “Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesi’ne” gelinceye kadar söylenenleri satır satır ezberler, üstlerine vazife gibi geçişi servis yolundan verilecek yolları bellerlerdi. Bu takoz, çekme halatı ve zincir de pek lüzumlu şeylerdi. Şimdi yollar düzeldi, arabalar güçlendi. Otobüs küçük araba gibi değil, ağır gövdesiyle sağlam basıyor. Bizim bildiğimiz arabaların bir freni var o da tekerleği kilitliyor. Ama otobüs şoförü isterse rotterdam ve ekzost frenlerini de kullanabiliyor. Hızını şanzımanı sıkıştırarak, motoru boğarak düşürebiliyor. Bunlar klasik frenlere benzemiyor, araca denge ve güven veriyor. Kaldı ki artık ABS teknolojisi uygulanmayan araba da yok. Kuru ve ıslak zeminde kalan tekerlekler bilgisayar kontrolünde sıkıştırılıyor. Otobüs şoförleri zincirden hoşlanmıyorlar. Zira bu soğuk demirleri takıp çıkarması dert. Hele ayazı yedi mi ellere yapışıyor. Sert zeminde arabayı sallıyor ve felaket ses yapıyorlar. Ama öyle yeri geliyor ki zincir cevahir oluyor. Masraflar ‘çok ağır’ -Eskiden ördekler şoföre, bagajlar muavine kalırdı, ya şimdi? -Eskidenmiş onlar. Şimdi mazot ateş pahası. Garajlar, köprüler, yollar, vapurlar paralı. Çayı, kahvesi, peçetesi, sadece ikrama giden para 10 milyon. Bir arabada en az dört personel çalışıyor. Rekabet çok, yolcu yok. Millet boğazının derdinde. Para denkleştiremiyor ki memleketine gitsin. Mal sahipleri kan kaşınıyor. Bagaj parasına bile tenezzül ediyorlar. -Onlar da haklı tabii. -Düşün böyle bir araba 100 milyar. Bu paraya yapılabilecek en kötü yatırım. İnan yüz milyarı yolda bulsam, otobüs almam. -Ne yapardın peki? -Ne bileyim bir bakkal dükkanı açardım belki. Şöyle en sadesinden. Biraz ekmek, peynir, helva filan. Mahalle çocuklarına sakız makız satardım. Hani yağmasa da damlar. -Sabah İstanbul, öğlen Ankara, sonra İzmir, Adana, Bursa. Dağlar, denizler, ovalar. Bu saatten sonra kapalı mekânlarda yapabilir misin? -Yaparım tabii. Yiyeceğimiz bir lokma ekmek değil mi? -Direksiyon başında geçirdiğin günleri özlemeyecek misin? -Belki, ama şu anda özlediğim tek şey var: “İnsanca yaşamak!” Akşam evime gelmek ve çocuklarımla birlikte sofraya oturmak. Bu cümleyi söylerken sesi titriyor. Ya da ben öyle sanıyorum. Efkârlı efkârlı bir sigara yakıyor ve sukût başlıyor. Arkama yaslanıyorum. Sanki küsüyoruz. Sabaha kadar tek kelime etmiyoruz artık. DEVAM EDECEK
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT