BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ahlâk tsunamisi

Ahlâk tsunamisi

Bir güzelliğe ve prestije talip olduk... 2016 Avrupa Şampiyonası‘nın Türkiye‘de düzenlenmesi için girişimlerde bulunarak, resmen müracaatımızı yaptık... Şimdi sıra kulis yapmaya geldi...



Bir güzelliğe ve prestije talip olduk... 2016 Avrupa Şampiyonası‘nın Türkiye‘de düzenlenmesi için girişimlerde bulunarak, resmen müracaatımızı yaptık... Şimdi sıra kulis yapmaya geldi... Futbol Federasyonu Başkanı Mahmut Özgener, ev sahibinin açıklanacağı 28 Mayıs’a kadar, ekibiyle yoğun bir çalışma içine girdi... Avrupa‘da ülke ülke dolaşıyor... İyi güzel de, futbolun en gurur verici bir organizasyonuna ev sahipliği yapmak için çalışılırken, ülke sporunda, kan gövdeyi götürüyor... Diyarbakır’daki olaylar, öyle çabuk geçiştirilemez... Zamanın akışına bırakılıp unutturulamaz... *** Futbol nedir? Tabii ki bir spor... İçinde sadece centilmenliğin, mücadelenin ve yenilenin, yenenin elini sıkması; dost başlayıp, dost bitmesi gereken ve seyredenlere keyif veren bir spordur futbol... Onun içine öfkeyi, kavgayı, taşı, sopayı ve küfrü katanlar, bu sporun gerçek değil, çakma sevenleridir... Rantçılarıdır, provokatörleridir... İçinde kan olan, spor olabilir mi? İçinde, kafa patlatılan, ağız burun kırılan bir spor düşünebiliyor musunuz? Ne yazık ki, bizim ülkemizde, hani şu 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası Finalleri‘ni almak istediğimiz ülkemizde, bunlar artık sıradan olay deyip geçiştirilen çirkinliklerdir... *** Diyarbakır‘da tribünlerden, sahadaki polise, futbolcuya atılan taşlarla, neredeyse tek katlı bir ev yapılır... O taşları atanlar, şimdi sporsever mi yani? O taşları atanlar “Adam öldürmeye teşebbüs eden” bir azılıdan farkı olmayan kişilerdir... O taşları atanlar; vicdanlarını frenleyemeyen, ekmeğini taştan değil, sahadaki futboldan kazanan sporcuların alın terlerini hiçe sayanlardır... O taşı atanlar, futbolu “vahşi duygularla” seyreden, birlik ve beraberliğe en ihtiyacımız olduğu bir anda, bir çuval inciri berbat edenlerdir... O taşları atanlar; sporu kan ve şiddeti olmadan seyredemeyen, beğendiğinde alkışı aklına getiremeyen, seyirci olmaktan mutlu olamayanlardır... *** Spor tribünleri, içinde spor aşkı olanların, maça çiçeklerle güle oynaya gelenlerin; çakmağını, öfkesini dışarıda bırakanların mekânıdır... Ve oralara kimse zorla davetli değildir... Gerçek sporseverin, maça gelen bayan, çocuk herkesin heveslerini kıran, rüyalarını silen, korkutarak manevi işkence edenler, defolun... Futbolumuzun size ihtiyacı yok... Kötü emellerinizin “tsunamisi” içinde kaybolun, yok olun... U-19 rezaleti Avrupa Şampiyonası‘na gitme hakkını kazanmak için “Elit Tur” maçları öncesinde Bodrum‘da bir turnuva düzenlendi.. Rakiplerimiz Sırbistan ve Rusya idi... Keşke düzenlemeseydik... Keşke, elimiz kırılsaydı, böyle bir rezalete imza atmasaydık... Ortakent‘teki “Yahşi Bilal Şahin Stadı” tarihimizdeki en büyük ayıba ev sahipliği yaparken, dünyaya rezil olduk... Çünkü; tuvaletleri seyyar, soyunma odaları “konteynırdan” bozma, portatif tribünleri ise “VIP” diye yutturduk eloğullarına... Bununla kalsa iyi... Rusya ile oynadığımız ve 2-2 biten karşılaşma sonrası, futbolcularımız (olmaz olsun böylesi) rakibi hastanelik etti... Yumruk ve tekmeler, küfür eşliğinde Rus oyuncuların suratında patladı... Eğer, Bodrum İlçe Jandarma Komutanlığına bağlı ekipler olmasaydı, daha neler olacaktı, neler... Hastaneye kaldırılan ve tedavi edilen misafir oyuncular, Türkiye‘ye geldiklerine geleceklerine pişman oldu... Şimdi bu rezaletin, ayıbın, utanç tablosunun hesabını kim verecek? Tabii, önce Federasyon... Sonra, bu turnuvanın orada oynanacağına onay veren, Futbol Federasyonu Genel Direktörü Ersun Yanal... Ve de daha genç yaşlarında, adam dövmeye kalkan U-19 takım oyuncuları... Eyy bizi rezil edenler... Cevaplarınızı bekliyoruz dört gözle... Saygısızlığa son verin Yazarken de, söylerken de utanıyoruz, üzülüyoruz... Maçlardan önce okunan İstiklâl Marşımızın neden okunduğunu bilmiyoruz... Bu marşın yazılmasında, bestelenmesindeki duygular ve ince düşünceler, Türk insanının tüylerini diken diken etmesi için değil, milli birlik ve beraberliğimize en ihtiyaç olduğu anda, katalizör vazifesi yapması gerçeğini temsil eder... İstiklal Marşı, bir saygının duruş ve mantığı ile söylenir, dinlenir... Onu, sıradan bir türkü gibi algılayanlar ise, dinlemeyi bırakın, fırsat yakalamışçasına azarak, terbiyesizliği ön plana çıkarırlar... Ve de bazıları ne yazık ki ıslıklar, ayağa bile kalkmazlar... Milli maçlarda evet... Ama her lig maçında bir mecburiyet durumu doğurarak söylenmesi, bu marşın güzelliğine, duygusallığına, milli duyguların törpülemesine saygısızlığı da peşinden getiriyor... Ne her maçta 12 tane yabancıya zorla dinlettirelim, ne de kışkırtıcıları, ıslıkları ile mutlu edelim... İstiklal Marşımızın başımızın üzerinde yeri var... Gelin, bu değeri en yükseklerde tutalım... Bir İstanbul vardı Eskiden çilesi vardı, ne çile çekeni... Belki Sadabad‘ı bilmiyoruz ama Göksu Deresi‘ni, Çamlıca’yı, Aşiyan’ı dün gibi hatırlıyoruz... Boğaz‘ın iki yakasındaki çay bahçelerindeki mutluluk, Sarayburnu‘ndaki dalgaları seyretmenin keyfi yok artık... İstanbul, trafik yumağının girdabında... O eski güzelliğinden eser yok... Fazla söze ne hacet... Bedri Rahmi Eyüpoğlu‘nun satırları anlatıyor her şeyi: “İstanbul deyince aklıma, martı gelir... Yarısı gümüş, yarısı köpük... Yarısı balık, yarısı kuş... İstanbul deyince aklıma, bir masal gelir... Bir varmış, bir yokmuş...” “Ah bu son dakikaların, gözü kör olsun” Söz ve müzik: Yılmaz VURAL
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT