BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Spora ihanet eden adam; Arif!

Spora ihanet eden adam; Arif!

“Onun yüzünden hakemler Galatasaray lehine penaltı düdüğü çalmaktan korkar olmuşlardı, artık durum düzeliyor” diyorduk!



“Düzeldi” diyorduk! “Akıllandı” diyorduk! “Onun yüzünden hakemler Galatasaray lehine penaltı düdüğü çalmaktan korkar olmuşlardı, artık durum düzeliyor” diyorduk! Hakemleri aldatarak hem futbola, hem Galatasaray’a, hem mesleğine ihanet ediyordu, nihayet kendine geldi” diyorduk! Meğer “huylu huyundan vazgeçmemiş!” Trabzonspor’la oynanan “lig maçında” gene yapacağını yaptı! Ve de Trabzonspor Teknik Direktörü Giray Bulak’ın “haklı” tabiri ile “arkadaşlarının emeğini cebine koymaya kalktı!.” Sabah’ta Erman Toroğlu da “aynı kanıda olduğunu” açık açık yazdı! “Herkesi aptal, kendini cin zanneden” Arif için “bu şekilde aldatmacaları ard arda yaptığı dönemlerde” çok ağır yazılar yazmıştım! Hocası Fatih Terim’in ve Galatasaray Yönetimi’nin “Galatasaraylı bir oyuncuya yakışmayan bu davranışlarından dolayı” Arif’e çok sert cezalar vermesini de istemiştim! Ne var ki, Fatih Terim de, Faruk Süren ve arkadaşları da “gülüp geçmiş”, Arif’in “haksız kazandırdığı penaltılarla gelen” golleri ve puanları alkışlamaya devam etmişlerdi! “Disiplin ve otorite” anlayışına bakınız!. “Akıllar başa,” hakemler “Galatasaray lehine yüzde yüz penaltılık hareketlerde bile düdük çalmamaya başlayınca” gelmiş ama iş işten geçmişti! Şimdi, “hastalık gene” hortladı ve “Galatasaray’ı aynı akibet bekliyor!” “Bu işin Galatasaray tarafı”, ama asıl mesele bambaşka! Arif Galatasaray’a da, futbola da, ihanetten öteye “spora ve spor etiğine de ihanet ediyor!” Böyle bir sporcu Galatasaray formasını da, milli takım formasını da giymemeli! Ve de “Bir dirsek attı” diye Hagi’ye “3 maç ceza veren” Futbol Federasyonu Disiplin Kurulu, “Arif’e bunca sabıkası da olduğuna göre” şöyle 5 - 6 maç cezayı gözünü kırpmadan verivermeli! “Hagi’nin dirseğini görenler”, gözlemciler, saha müşahitleri vesaireler hele hele “TV görüntüleri de ortada iken”, Arif’in “spor ahlâkına, fair play’e aykırı bu spor dışı aldatmacasını” neden göremiyorlar, rapor edemiyorlar? Bence, “Hagi’nin suçu şahsidir!” Ama “Arif’in ki öyle mi?” O “kendini, arkadaşlarını, rakiplerini, futbol dünyasını, hakemleri, sporcuları kısacası bütün bir toplumu aldatmaya çalışıyor!” Hayret ediyorum “bunları yaptıktan sonra” insan içine nasıl çıkıyor? Arkadaşlarının yüzüne nasıl bakabiliyor? Anasının, babasının, eşinin, dostunun elini nasıl sıkabiliyor? Böylesine bir “aldatmaca alışkanlığı” nasıl bunca yıldır sürdürülebiliyor? Fatih Terim, Faruk Süren ve diğer yöneticileri, hocaları “bu gasp teşebbüsüne” neden bir türlü “dur” demiyor, diyemiyor! O “o penaltı gol olsaydı”, ne olacaktı? O güzelim futbolu oynayan Okan’lı, Sergen’li, Hakan’lı, Taffarel’li, Suat’lı, Popescu’lu kahramanların başrolüne soyunduğu “futbol gösterisi” lekelenmeyecek miydi? Buna “Arif ‘isimli’ penaltı aldatıcının” hakkı var mı? Hakemi o duruma düşürmeye hakkı var mı? “Sporun bütün etik kurullarını çiğneme pahasına” bu aldatmacayı alışkanlık haline getiren böyle bir futbolcuya hadi kulübü çok yanlış olarak “hoşgörü ile bakıyor!” Ama, Futbol Federasyonu’nun “ilgili kurullarının da öyle bakmaya hakları var mı?” Ya “doğru dürüst” futbolunu oynasın ya da “ibret - i alem için” böyle bir futbolcuyu “yeşil sahalardan silin”, ey yetkililer! Silin ki, “bir daha başkaları” da aynı alışkanlıklarla spora gölge düşürmesinler! Düşüremesinler! Şeref madalyası! Evet, “hiç kimsenin ama hiç kimsenin şüphesi olmasın!” Hele hele Galatasaraylıların! Galatasaray Disiplin Kurulu’nun verdiği “1 aylık ceza” sevgili Necdet Çobanlı Ağabey’in hayatında aldığı “en büyük şeref madalyası” olacaktır! “Bu madalya,” Necdet Çobanlı’nın “ona ceza verilmesini isteyenlerin” de, “bu cezayı verenlerin” de, hele hele “bu cezayı verdirmek için” kapı arkalarında “binbir oyun oynayanların” da hepsinden ama hepsinden “çok daha büyük bir Galatasaraylı olduğunun tescilidir! Zira Necdet Çobanlı, “Galatasaray için, Galatasaray’ın yarınları için giriştiği” büyük savaşta “tanklarıyla toplarıyla üzerine gelenlere” karşı adeta “tek kişilik bir ordu olarak” cesaretle savaşmış ve “galip olmuştur!” İşte “bu ceza tebligatı,” onun için, ailesi için “pırıl pırıl parlayan zafer madalyasının ber’atı olacaktır!” Ben yerinde olsam, “bu tebligatı çerçevelettirir” evimin salonunun baş köşesine asardım! Hem “işte benim şeref madalyam” diye, hem de “cezayı verdirenlerin, cezayı isteyenlerin ve de cezayı verenlerin” hiç ama hiç unutmayacakları bir “utanç vesikası” olarak “Galatasaray tarihinine kazınsın” diye! Tarih, “doğruları ve inandıklarını söyleyenlere yapılan zulümlerin” hikâyeleri ile doludur! Ama sonunda ve daima kazanan “zalimler” değil, “doğrular ve doğrulara inananlar olmuştur!” İnanıyorum ki Galatasaray’da da öyle olacaktır! Ve de “öyle” olmalıdır! Galatasaray’ı, “insanlık tarihinin sonuna kadar” ayakta tutacaklar “ceza imzacıları ya da ceza vericiler” ve de “onların arkasındakileri değil, Necdet Çobanlı’lar olacaktır! Üzülme Necdet ağabey! İftihar et! Hangisi önemli? Bakınız, açık seçik söylüyorum ve yazıyorum! Eğer, Galatasaray Teknik Direktörü ve yönetimi “Arif’e gereken cezayı verse idi”; ben onları “Galatasaray’a getirecekleri üst üste dördüncü şampiyonluktan çok daha fazla bir coşkuyla alkışlardım!” Sporun ruhuna uygun hareket ettikleri ve “fair play şampiyonu oldukları” için! Galatasaray Teknik Direktörü ve yönetimi “bunu yapabilse” idi Türk sporuna “yepyeni bir sayfa açmış olacaktı!” Ama ne gezer? Ne Terim’den, ne de Süren ve arkadaşlarından “böyle bir hareket beklemek” mümkün değil! Neden? Onların “Galatasaray’ın manevi değerleri ile ilgili” görünür bir hassasiyetleri yok! Biri “ille de şampiyonluk ve galibiyet” histerisine kapılmış ötekilerin gözünü ise “paradan ve şirket hisselerinden başka birşey görmüyor!” Ve Arif gibiler de “Galatasaray Kulübü’nde” istedikleri gibi fink atıyor! Takım “kart görme yarışında” fair play listesinin en diplerine inmek için “büyük gayret sarfediyor!” Evet, elbette “şampiyonluk güzel şey!” Ama ya “sporun temizliği, dürüstlüğü, sevgisi, saygısı, ahlâkı, güzellikleri nerede?” Bilmem ki boşuna mı yazıp geliyorum; “Bunlar da neymiş” diyenlere “bu yazılar” tesir eder mi? Bunlar nasıl yetkili? Şeref tribününde kentin valisi, kentin emniyet müdürü oturuyor! Ve de Göztepeli taraftarlar, “iğrenç bir şekilde” Altay Kulübü Başkanı’na “koro halinde” durmadan küfrediyorlar! O validen de, o emniyet müdüründen de “tık” yok! “İzmir gibi ülkenin en büyük şehirlerinden, en uygar, en Avrupalı kentlerinden birinde” bu tribün rezaleti olurken, valinin, emniyet müdürünün “kılı kıpırdamazsa”, söyler misiniz bana “bu ülkede spordan, sportmenlikten söz etmek” mümkün olabilir mi? “İzmir’de böyle olursa”, kimbilir “başka” kentlerde neler olmaz? Bu ülkenin valileri, emniyet müdürleri “kendilerine göre” bir suç tarifi mi yapıyorlar? “Sevgili Hıncal Uluç gibi” sormam gerekiyor: “Bu küfürler isminiz de zikredilerek sizlere edilse”, ne yapardınız sayın Vali bey ve sayın Emniyet Müdürümüz? Sizlere hiç mi “alenen ve resmen edilen küfürün suç olduğu” öğretilmedi? O tribünlerde otururken, “yapılan çirkin tezahürat”, hiç bir yetki ve sorumluluğum olmadığı halde “beni yerin dibine sokuyor” da size neden hiç dokunmuyor? Yooo! Sakın kızmayın, gücenmeyin! Ve de “Öcal Uluç çok sert yazmış” demeyin! Bunca yıldır yazıp geliyoruz; sizlerde “ses seda yok!” Bilmem ki, “görevinizi yapabilmeniz için” daha ne yazmamız gerek? Neymiş neymiş? Vefa Küçük “sanki Fenerbahçe başkanlığını cebine koymuş” gibi atıp tutuyor: “Sergen’i yeniden Fenerbahçe’ye getireceğim!” Sergen daha 24 saat geçmeden “Fenerbahçe mi? Asla” diyerek Vefa Küçük’ün ağzının payını verdi ya, benim lâfım başka taraftan! Hey gidi hey! Ali Şen “Şampiyon olmuş takımın beyefendi ve örnek kaptanı ile golcüsünü, Oğuz ile Aykut’u kapı dışarı ederken” sesini soluğunu çıkaramayan ve “Emrin olur başkan” diyen Vefa Küçük kim, “Büyük takım kuracağım” diyerek masal anlatmaya başlayan Vefa Küçük kim? Bilmem ki “Onu alacağım, bunu yapacağım” derken Ali Şen’e soruyor mu? Sormuyorsa “yarın” Ali Şen “hayır” derse ne yapacak? Hele “Oğuz’u da takımın başına getirmek istiyorum” lâfına çok güldüm! Bilmem siz gülmüyor musunuz? Nerede Ayhan? “Mehmet’le Ayhan aynı anda oynamaz” diyen Toshack’a karşı kıyameti koparanlar, “Toshack sonrasında” her gelen teknik adamın “çok maçta aynı uygulamaya geçmesini” sessiz sedasız neden seyrediyorlar acaba? “Sergen’e özenip” daha bu yaşta “Beni hocalarım serbest oynatmıyor, bu yüzden istediğim futbolu oynayamıyorum, randımanım düşüyor” diyerek gazete sayfalarına düşen Ayhan’la, “serbest oynayan bir Mehmet’i “beraberce” kaldırır mı Beşiktaş takımı? Bugünün futbolunun ve hele hele Beşiktaş’ın böyle bir lüksü var mı? “Hocalara kızabiliriz,” onlarla “kişisel sempati ya da antipati bağlarımız olabilir;” ama “sahadaki futbolla” bunları karıştırırsak sonunda geleceğimiz nokta işte burasıdır! “Bunu yazarken” kendimi “hariç” tutmuyorum! Spor yazarı olarak “eleştirdiğim” bu tip hatalara, benim de düştüğüm çok oldu! Ama bir farkla; “Ben, yanlışımı gördüğümde” ya da “hatamı anladığımda hep ama hep “özür dilemesini” bildim! Elbette, “hele hele her gün aynı işi yapan” spor yazarları da, spor yorumcuları da zaman zaman “hata ve yanlış yapacaklardır!” Önemli olan, hataların ve yanlışların arkasında “bir ömür boyu durulmamasıdır!” “Hatadan dönmenin de fazilet olduğu” unutulmamalıdır! Toshack’ı sevmeyebiliriz! Ama, “Mehmet’le Ayhan aynı anda sahada olamazlar” sözündeki doğruluk payının da hakkını vermemiz gerekir! Hele hele Ayhan’ın “Ben serbest oynayacak bir futbolcuyum” itirafından sonra! Buyrun “Stajyer” denilen Briegel bile “Toshack’ın yaptığını yapıyor!” Ve de “doğru yapıyor!” Taaa ki “Ayhan kafasını da, futbolunu da değiştirene kadar!” Değiştirmezse, bekleyecek ki Mehmet futbolu bıraksın ya da “kendisi başka bir takıma transfer olsun!” Bilmem ki “doğruyu” hâlâ anlamayan var mı? Futbol Yasası! Antalya’da TSYD’nin düzenlediği eğitim semineri sırasında Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Fikret Ünlü’ye demiştim ki: “Sayın Bakan, Futbol Yasası’na oldu diye bakıyorsunuz; benim Ankara’dan aldığım haberler işin hiç de kolay olmayacağını gösteriyor! Özellikle koalisyonun ANAP tarafı sonuna kadar direnecek. Bence hazırladığınız taslağı Bakanlar Kurulu’na vermeden önce ANAP’ın bu işle ilgili bakanları ve milletvekilleriyle oturup konuşsanız, onları da ikna etseniz iyi olur!” Şimdi gazetelerde çıkan haberlerden anlıyorum ki, bakan Ünlü “Ben yaptım oldu” diyerek hazırlattığı taslağı Bakanlar Kurulu’na vermiş! ANAP’lı bakanların bazıları da bu “taslağı tasarı haline getirecek imzaları” atmamış! Kısacası “Koalisyonda bunca büyük soruna bir de futbol krizi eklenivermiş!” Fikret Ünlü “Ben yaptım oldu” inadıyla, hele hele “koalisyon hükümetlerinde” hedefe varılmayacağını bilecek kadar tecrübeli bir siyasetçidir! Neden bu yolu seçti, anlamadım! Yalova gibi, Taranoğlu gibi, Gaydalı gibi “önemli ve ağırlıklı” ANAP’lılar ikna edilemezlerse, ne Mesut Yılmaz, ne de kabinedeki ANAP’lı öteki bakanlar birşey yapamazlar! “Apo için bile” koalisyonu dağıtmayı göze alamayan Ecevit - Bahçeli ikilisi “bir futbol yasasının değişecek 10 kadar maddesi için koalisyonu krize sokarlar mı? Elbette ki hayır! Öyleyse ortada bir “taktik hata” var! Bu hatayı da “inat sebebiyle” Spor Bakanımız yaptı! Temennimiz “doğru yolun bulunması” ve futbolumuzun beklediği değişikliklerin yapılması! Bu da “inatla değil, ancak uzlaşma ile olur!” Hele hele, “İlle de Haluk Ulusoy’un kellesini isteyen” İstanbul’un “kuyruk acılı” büyük medyasının kışkırtmalarıyla “hiç ama hiç olmaz!” Herkes bilmeli ki; Türk sporunu, “maç naklen yayınlarında gene aslan payını almayı bekleyen ve bunu yapacak mavi boncuçukların işbaşına gelmesini arzu eden” İstanbul’un büyük kulüpleriyle el ele veren büyük medya yönetmiyor! Ve de “artık,” hiç ama hiç yönetemeyecek! İşte sebep! Herkes soruyor: “Trabzonspor neden bu hale düştü?” Yıllardan beri yazıp geliyoruz; “Trabzonspor’u yöneten zihniyet yüzünden!” Bakınız şu son olaya! Trabzonspor’un “anlı - şanlı” asbaşkanı Hikmet Onur diyor ki: “Bu federasyon bize kıyak yapmadı!” Bıraktım “Trabzonspor tarihini” ve “koca” Trabzonspor’u, hatta “Çatladıkapıspor” ya da “Ataryemezspor” gibi “mahalle takımlarının” bir yöneticisi “2000’li yıllara giren bir Türkiye’de” bu seviyede ve bu üslûpta bir açıklama yapar mı, bir söz söyler mi? Ama “maalesef” Trabzonspor işte “son yıllarda” bu üslûbun ve bu seviyenin esiri olmuştur! Başkan’ın “kampa gitmeni yasakladım” dediği ve “Emredersiniz” cevabını aldığı bir asbaşkanla ya da “Kamplarda oyun oynamanızı yasakladım” diye emrettiği ve “Başüstüne başkan” cevabını aldığı yöneticilerle Trabzonspor’un geleceği yerin “bugünkünden de kötü olabileceğini söylemek” için kahin olmaya gerek var mı? Ne yazık ki, “Trabzonspor’a çok şey verdiğini” söyleyen Başkan “etrafında bu tip yöneticiler” ve kendisinin yanlışlarına bile “hınk” diyen “hınk deyicilerden” hoşlanmakta, “uzaktan kumanda ile” Türkiye’nin “dördüncü büyük kulübünü” yöneteceğini sanmaktadır! “Doğruları söyleyenlere ve yazanlara” hakaretler yağdırmakta, “gözdağı vermeye kalkışmakta,” sadece ve sadece “hergün sayıları azalan” hınk deyicilerinin “övgüleriyle” günlerini geçirmeye çalışmaktadır! Kırk defa yazdık! Ya bu “zihniyet değişmeli” yada “değiştirilmelidir!” “Bu zihniyetin değişmeyeceği” belli olmuştur! Trabzonspor’un kurtuluşu için tek çare kalmıştır; “Değiştirilmesi!” Bunu da yapacak olanlar “Trabzonlulardır, Trabzonsporlulardır!” Her TV programında durup dinlenmeden “Trabzon’u ve onun kapasitesini küçümseyen sözler eden” bir başkanla bu işin yürümeyeceği belli olmuştur! “Trabzon’a ve kapasitesine inanan” insanlar “ancak” el ele vererek Trabzonspor’u “eski günlerine döndürebilirler!” Ben “böyle insanların olduğuna inanıyorum!” Yeter ki el ele verip ortaya çıksınlar! Hem de geç kalmadan! Zira, bu gidişle “bu zihniyetin tutsağı olmuş” Trabzonspor’dan eser kalmayacak!
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT