BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Milliyetçilik fikirleri yanlış aksettirildi!..

Milliyetçilik fikirleri yanlış aksettirildi!..

Atatürk, yeni rejimi, Türk milliyetçiliği felsefesi, sistemi, inancı ile kurdu. Bir nesil, Atatürk’ü Türk milliyetçisi değil, Atatürk milliyetçisi sanarak yetişti. Bu kavramda ısrar etmek aynı zamanda Atatürk’ü 1938’de öldürmek teşebbüsüdür



TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ -1- Gerçekte Atatürk milliyetçiliği yoktur. Zira Atatürk filozof ve mütefekkir değildir. Fikirlerini icraatı ile sergilemiştir ki bugün Atatürk inkılâp ve ilkeleri diyoruz. Anayasamıza göre Türkiye Cumhuriyeti’nin rejimini tayin eden düzendir. Değiştirilemezler iddiası da mevcuttur. Atatürk milliyetçiliği, Atatürk’ün hayatında da kullanılan Kémalisme (Kemalism) kavramının, Prof. Turhan Feyzioğlu tarafından Türkçe’ye tercümesidir. Bu, bir çeşit otoriter devlet düzenidir. 1918-1939 İki Cihan Savaşı Arası dediğimiz Avrupa tarihine mahsus çok karakteristik bir dönemin gereklerine göre, Türkiye’yi ve Türk’ü çağdaşlaştırmak için, Atatürk’ün şahsî seçimine göre devlet rejimi şeklinde uygulanmış bir düzendir. Atatürk’ün şahsî seçimi demekle mübalağa etmedim. Meselâ çok radikal bir inkılâp, Arap yazısından Latin yazısına geçmektir. Atatürk’ün harf inkılâbı yapacağını duyan kültürde ve politikada zamanın en yetkili iki ismi, İstanbul’da Prof. Fuat Köprülü ve Ankara’da Başvekil İsmet Paşa, gayr-i kaabil-i tatbıyk (uygulanamaz) kesin hükmünü vermişlerdi. İnanılması zor bir hızlı dönüşümle uygulanmıştır. Türk dilini yazmakta Arap harflerinden çok daha elverişli ve kolay olduğu, ayrıca Göktürk alfabemize benzediği de açıktır. Klasik Osmanlı kültürü ile yeni nesillerin ilgisini kesmek ve kaç bin yıllık Türk millî düzeni olan Allah ve Allah’ın Gölgesi Hâkan-Halîfe sisteminin yerine otoriter bir cumhuriyet rejimi ikame etmek amacı açıktır. Binaenaleyh Mao’dan çok önce yapılmış bir kültür ihtilâlidir. Birkaç eksiği olmakla beraber, Türkçe’mizi ebediyen yaşatacak bir sistemdir. Klasik kültürümüzü, liselere seçmeli ders olarak Osmanlı Türkçesi’ni koyarak unutulmaktan kurtaracağız. Zira klasik kültürden mahrum bir toplum, millet vasfını taşıyamaz. Millî kültürler 500 ilâ 1000 yılda oluşur. Cahiller, 50 yılda oluştuğunu söylemişlerdir. ANAYASAMIZA GİRDİ Tekrar Atatürk milliyetçiliğine dönüyorum. 1982 anayasasını yapmakla görevlendirilen mecliste, diktatörden emir alan bir iki temsilcinin diktatör adına bastırmasıyla anayasamıza girdi. Sebep, idam cezası istemi ile yargılanan milliyetçilerin, ülkücü denen Türkeş taraftarı olmaları idi. Nefret edilen ve herhalde kıskanılan Türkeş, emsali salıverilirken 5 yıl tutuklandı. Cumhurbaşkanı seçimi sebebiyle oluşan 1980 darbesi, Özal’ın 2. adam bulunduğu Demirel hükûmetine karşı yapılmıştır ki, o dönemde süregelen anarşi ve ekonomik krizi sona erdirebilecek ideal ikili idi. Muârızları (karşıtları), milliyetçiliği ırkçılıkla suçladıkları için, Atatürk milliyetçiliği ırkçı olmayan, hafif, hafifletilmiş, muğlak bir fikir sistemi olarak hâlâ revaçtadır. Anayasadan Türk milliyetçiliği ibaresini sildirenlerin sorumluluğu su götürmez. Bir nesil, Atatürk’ü Türk milliyetçisi değil, Atatürk milliyetçisi sanarak yetişti. Bu kavramda ısrar etmek aynı zamanda Atatürk’ü 1938’de öldürmek teşebbüsüdür. Değişmez kalıplar içine tıkılmış, Türkiye’nin tek, biricik, rakipsiz, mutlak devlet politikası ve millî hedefi olması gereken muâsır medeniyet seviyesi çalışmalarını ve yaklaşımlarını gölgeleyen bir maksat taşır, bizi yerimizde saydırmıştır. Başkaları güneşe doğru ilerlerken biz mütevazı yürüyüşümüzle öğündükçe öğünmüşüzdür. TANIMI KENDİ YAPIYOR Pekiyi Atatürk’ün inandığı, uyguladığı hangi çeşit, hangi sistemde bir milliyetçilikti? Bunu biz söylemeyelim, Atatürk’ün ağzından dinleyelim (aynen): (Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve TÜRK MİLLİYETÇİSİYİZ. Cumhuriyetimizin mesnedi (dayanağı) Türk câmiasıdır (toplumudur). Bu câmianın efrâdı ne kadar Türk harsı (kültürü) ile meşbû olursa (kaynaşırsa) o câmiaya istinâd eden (dayanan) cumhûriyet de o kadar kuvvetli olur) (Reîsicumhûr Gazi Mustafa Kemal Paşa, 28 Nisan 1927). Atatürk, yeni rejimi, Türkiye Cumhuriyeti devletini, Türk milliyetçiliği felsefesi, sistemi, inancı ile kurdu. Ancak, doğru olarak Türk milliyetçiliği şeklinde ifade ettiği önemli akımın, en toplayıcı, en inandırıcı, en pratik, en uygulanabilir saydığı Türkçülük fraksiyonuna göre inkılâplarını yaptığını belirtmek, saklamamak durumundayız. ZİYA GÖKALP’TEN ETKİLENDİ Atatürk, askerlik, dış politika ve yöneticilik gibi üç ayrı büyük dehâ sahibi, gerçek bir önderdir. Birinci sınıf yazar ve hatîb sıfatlarını da ekleyebiliriz ama feylesof, mütefekkir, tarihçi falan değildir. Emsâli, tarihin bütün öncüleri gibi güçlü bir fikir adamına inanarak icraatını (eylemlerini), inkılâplarını (açılımlarını) yaptı. İyi bildiği yabancı dil -diğer akrânı gibi- Fransızca’dır. Daha öğrenci iken o dönem yüksek öğrenim öğrencileri gibi Fransız İhtilâli’ni, evrelerini, şahsiyetlerini yutarak okudu, heyecan, halecan ve hayranlık duydu. Biraz Mehmed Emin Bey’den (Yurdakul), Tevfik Fikret’ten, çok fazla Nâmık Kemâl’den, şiddetle Ziyâ Gökalp Bey’den (en son onu okumuştur) etkilenmiş, onları beğenmiştir. Bütün çağdaşı aydın gençler gibi, cihan devleti çizgisini kaybetmemizden pek çok üzülmüştü. Büyük devlet statümüzü, 3 kıt’aya yayılan imparatorluğumuzu muhafaza edebilmek endişesiyle yüzbaşı iken cumhuriyete, binbaşı olunca taçlı demokrasiye inanmıştı. Balkan Savaşı ile Türk’ün bir kanadının kırılıp koptuğu ızdırabını hayatının sonuna kadar yaşadı. Bu büyük kaybı telâfi için Türk’e Orta Asya hedefini meşrû gördü. Atatürk devrinde Orta Asya ile yatıp uyuduk, Orta Asya dedik uyanıp kalktık. Çok haklı bir idealdi ama, Osmanlı’yı hatta Selçuklu’yu atlamak gibi en kapital kültür hatasına boğazımıza kadar battık. RADİKAL METODLAR UYGULADI Atatürk, inkılâplarını büyük sür’atle, radikal metodlarla, tam bir kararlılıkla, muhalefete falan kulak asmadan yürürlüğe koymak mecburiyetinde idi. Öyle yaptı. 3. Selim, 2. Mahmud, Reşid Paşa, Sultan Hamîd reformlarının kifayet etmediğini, yetmediğini görmüştü. Zira bütün kazanımları, Hüseyin Avni Paşa, Midhat Paşa ve bu sonuncunun ekolünde yetişen İttihatçılar harcamışlardı. Sonunda Atatürk’le aynı yıl (1881) doğan, sonradan can düşmanı oldukları arkadaşı Enver Paşa, imparatorluğu ve Türk’ü bozuk para gibi harcamıştı. Elde bir şey kalmamıştı demek çok abartı sayılmaz. İzmir’i, Bursa’yı, Edirne’yi, İstanbul’u istirdâd eden (geri alan) Mustafa Kemal Paşa’nın elinde, Meriç’le Ağrı Dağı arasına sıkışan 14 milyon yoksul Türk’ün yaşadığı harabeye dönmüş bir coğrafya kalmıştı. Bu coğrafyayı çok, ama çok büyük hızla kalkındırmak, kendine getirmek, heyecanlandırmak, çağdaşlaştırmak, anlamlaştırmak, çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak gerekiyordu. Devamı gelecek cumartesiye sevgili okuyucularım...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT