BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Düşünceme düşen gerçek...

Düşünceme düşen gerçek...

Yaşamak... Ama ne için?... Başı boş bir hayat sürüp toprak olmak için mi? Yoksa kâinatta her şeyin fısıldadığı bir hakikatin farkına varmak için mi?..



“Yaşamak” üzerine, e-mail adresimize yazılmış bir denemeyi ‘Sevgililer Günü’ne ithaf ediyoruz. “Her gün akşam yaklaştıkça yüreğime bir kasvet çörekleniyor... Yaşanılamayan kırık dökük onca şeyin ardından değişik mekanlara sığınma arzusuyla yanıp tutuşurken yine mahkumu olduğum odama, dört duvar arasına hapsoluyorum... Ardı arkası kesilmeyen sorular, var oluşumu anlamlı kılacak, hayatımı biyolojik bir sorumluluk olmaktan kurtaracak cevap arayışları... Bu gezegenin içinde kimsenin fark etmediği biri olarak ölmeye mahkum milyonlarca insandan biri olmak ne kadar ürkütücü... Ama hayır, böyle olmamalı... Kitaplığımda duran albümdeki fotoğraflara bakıyorum. Ben miyim bu? On yıl, yirmi yıl geride kalan biri... Bir başka kişilikte ben... Her fotoğrafın anısını yazsam kitaplar sürer... Yazmak istiyorum. Içimdeki “ben” ile konuşmak için, kendi kendimle dertleşmek için... Aslında gönlüme yakın birileriyle uzun uzun dertleşmeler, tatlı tatlı sohbetler yapmak istemez miyim? Yirmidört saatte bir olsun sıcak bir söz işitmek istemez miyim? Ama bu terk edilmişlik içinde beni dinleyen sadece kalemim ve sessizlik oluyor... İnsanlardan uzaklaşalı ne kadar zaman oldu bilmiyorum. Sanırım o kapıdan kovulduğumdan beri kimseyle görüşmek istemedim... Neyse o konuyu bir daha açmayacaktım... O günlere bir daha dönmeyecektim... O günler aşkın içimde var olma mücadelesi verdiği bir çağdı... Gönlümde saltanat sürmek için çırpındığı bir demdi... Aşk’ın asıl adını Yüce Mevlana’dan öğrenmiştim... Asıl adı, ilk anlamı “şarmaşık” imiş. Bir sarmaşık gibi sararmış insanın tüm varlığını... Yalnız aşkı var imiş aşık olanın ve kaybetmek daha zormuş bulamamaktan... Ama ben artık içimdeki sarmaşığı kuruttum... Belki hâlâ küçük bir dalı filizlenmek için bekliyordur, kim bilir?.. Ve işte artık kendi kendimle başbaşayım. Neden yazar ki insan? Bunun için; yaşadığımızı önce kendimizin duyması için... Bir nevi kanıtlama... Varım, şu anın içindeyim. Ama dışına çıkamıyorum... Şu ten kafesini bir kırabilsem, ruhum özgürlügüne kavuşacak. Fakat hâlâ kelimelerin tutsaklığını yaşayan biri, sınırsız özgürlük nedir bilebilir mi?.. Geceler ve sessizlik... Şu sessizliğin sesi ne kadar güçlü... Hiçbir şey onu susturamıyor. Bazen beni çıldırtacak gibi oluyor... Aydınlık sabahlara doğru akıp giden koyu gecelerde, yıldızlarla dolu gökyüzüne bakarken ve günahlarla yüklü bir yaşımın karanlıklarında çırpınıp dururken, o sesi asla susturamıyorum. O ses bana unuttuklarımı, yadsıdıklarımı, düşünmemekte direttiklerimi, gözümü karartarak beni yoldan çıkaran her şeyi, korkularımı, yanlışlarımı, yükselişi ve tepe üstü düşüşü, sürekli fısıldıyor ve hayatımı sorgulamaktan asla usanmıyor. Yaşamak... Doğada hayat ne kadar düzenli ve uyumlu... İnsan tabiatta ne kadar huzurlu hissediyor kendini... Simdi hayalimde birden bire ufuklara kadar uzanan masmavi bir deniz canlandı... Dalgalar bütün yüküyle kıyıya vurup kumları kaplayınca, suların inleyici seslerine yuvarladığı binlerce deniz kabuğuyla çakıl taşlarını gene bağrına çekiyor... Ne derin bir iç çekiş... Dalga dalga bembeyaz köpükler kıyılara yayılırken göklerde de köpükler kadar beyaz martılar çark ediyor... Yâ Rabbim, yeryüzünde martıların yaşadığını bile unutmuşum... Ve bir başka manzara... Ay ışığının aydınlattığı heybetli dağlar... Uzakta karların arasından fışıkıran iki üç ağaç. Yalnız dalları, kuru dalları görülüyor ve karın üstüne gölgeleri düşüyor... Su karlarla kaplı cılız dalların birkaç ay sonra çiçekleneceğini düşünmek... Subhanallah. Karın üzerinde bir yol arıyorum... Yok... Buz tutmuş bütün yollar... Tıpkı bazı insanların kalpleri gibi... Buz tutmuş... Ama bir güneş açsa eriyip gidecek karlar, kırılacak bütün buzlar. Öyle ki kimi için hayatı yaşanmağa değer kılan tek şeydir güneşin doğuşu... Doğuş... Diğer adıyla tulû... Kalplere de doğsa güneş, kırılsa kalplerin buz dağları... Yaşamak... Ama ne için?... Başı boş bir hayat sürüp toprak olmak için mi? Yoksa kainatta herşeyin fısıldadığı bir hakikatin farkına varmak için mi?.. Aynaya bakıyorum... Yüzümdeki bu ifade... Yani orada hem saklı, hem aşikâr olan sey. Bir gülün yaprağı, kokusu, rengi, gövdesi, dikeni ile bize anlattığı ama insanda daha fazlası, aslı olan şey... Hani tohuma toprağı yardırıp bir filiz olarak hayatı solutan... Öyle bir hakikat ki gizlenmiş ama var olduğunu biliyorsun. Tıpkı kar altında kalmış bir şehir gibi... Yollar kardan gözükmüyor ama orada olduğunu biliyorsun... Ve uzay karanlığının en umarsız yalnızlığını yaşarken aklıma düşen bir hakikat sözü; “Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi diledim de onun için bu evreni yarattım!.. Evet... Yaşamak “Kenz” sırrına ermek için, yalnız O’nu bilmek için...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT