BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Bir daha asla” mı?

“Bir daha asla” mı?

Irkçılık konusunda Almanya’nın “sabıka”sı bulunuyor. Bu ülke İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra “bir daha asla” dese de göçmenleri yakarak öldüren dazlaklar bu sözü unutmuşa benziyor.



Irkçılık kelimesi ile Almanya’nın aynı cümle içerisinde geçmesi dahi bir çok kişinin tüylerini diken diken etmeye yetiyor. Bu pek tabii ki tarihsel nedenlere dayanıyor. İkinci Dünya Savaşı bitip de Yahudiler’e karşı gerçekleştirilen soykırımın boyutları (ve yapılış şekli) ortaya bütün yüzüyle çıktığında, batı bu trajediyi tarih kitaplarının sayfaları arasına gömmek istedi. “Bir daha asla” da herkes tarafından paylaşılan bir slogan haline geldi. Savaş sonrası Almanya’nın durumu bu slogana sadakati yansıtıyordu. Bununla beraber bu ülkede geçtiğimiz yıllarda ırkçılık o çirkin yüzünü yeniden göstermeye başladı. Soğuk Savaş’ın bitişi Almanya’yı ikiye ayıran Berlin Duvarı’nın yıkılışı ile sembolleşmişti. Almanya’nın birleşmesi bu ülkede olduğu kadar tüm dünyada büyük bir çoşku ile karşılandı. Bu çoşku hali, Almanya’nın birleşmesi ile birlikte ırkçılığın yeniden dirildiği gerçeğinin ortaya çıkması üzerine kısa sürdü. Bir insan hakları örgütünün raporlarına göre (Human Rights Watch) 1990 ile 1992 yılları arasında yabancılara karşı işlenen saldırılar tam yüzde 862 oranında arttı. Alman hükümetinden alınan resmi istatistiklere dayanan bilgilere göre “aşırı sağ yönelimli suç olayları” 1990’da 306’yken, 1992’de 2 bin 639’a çıktı. Mölln, Rostock ve Sollingen’de, Nazi selamı veren ve sloganlar atan dazlak kalabalıkları “aryan ırkından olmayan aileleri” yakarak öldürdüler. Şaşkınlık verici ve bir o kadar da acı olan bir gerçek daha vardı ki dazlaklar zulümlerini icra ederken mahalle sakinleri onların etrafında durarak tezahürat ediyorlardı. İstatistikler ve rakamlar, Soğuk Savaş sonrası Almanya’sında bahsedilen ırkçılık olaylarının sadece her toplumda görülebilecek çılgın küçük bir topluluğun işi olduğu düşüncesinin maalesef doğru olmadığını ortaya koyuyor. Bir başka üzüntü verici şeyse Alman hükümetinin olaylara karşı verdiği ilk tepkiler oldu. Olayları yakından izleyenlerin hemfikir olarak belirttikleri gibi hükümet işi ağırdan aldı. Olayların ciddiyetini algılamakta ve etkili tedbirleri almakta geç kaldı. Aslında zaten ırkçı hareketlere sempati ile baktığı bilinen Alman polisinin bu ülkede yaşayan yabancılara, göçmenlere ve iltica talep edenlere karşı özellikle gözaltında veya tutukluyken gösterdiği zorbalıklar endişe verici seviyeye ulaşmış durumda. Irkçı saldırganlara mahkeme tarafından verilen cezalar her zaman bu tür eylemlerin bir daha yapılmasını “caydırıcı” mahiyette değil. Bazı Alman polis görevlilerinin ırkçı eylemlere destek olduğunun ortaya çıkması hem Almanya’da hem de dünyada ciddi tartışmaların ve endişelerin alevlenmesine sebep oldu. Alman toplumu genel olarak her ne kadar ırkçılığı ve yapılan saldırı olaylarını desteklemiyor görünse de, ırkçı şiddete yeterli tepkiyi göstermeyip sessizce göz yumduğu konusunda yaygınca bir kanı bulunuyor. Hatta göçmenlerin ve yabancıların artan sayısının, bu olayları kışkırttığı düşüncesinin paylaşıldığı görülüyor ki bu bir nevi yapılan saldırıları “haklılaştırmakla” aynı anlama geliyor. Kimlik krizindeki Avrupa Irkçı hareketlerin çıkış noktasını anlayabilmek için Batı Avrupa’daki ulus-devletleri tehdit eden iki olayı iyi incelemek gerekiyor. Bunlardan ilki Maastricht Anlaşması ile ortak para birliğine giden Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasında tarihi milli sınırların kaybolmaya yüz tutması. İkincisi, Avrupa’daki büyük bir toplum kesiminin ülkelerinin Afrika, Asya ve Ortadoğu’dan göç eden kalabalıklar tarafından “işgal” edildiği algılamasına sahip olması. Aslında bunlara bir üçüncü unsur olarak da Sovyet Birliği’nin dağılması eklenebilir. İlk bakışta doğu blokunun parçalanması, Avrupa için büyük bir tehditin ortadan kalkması demek olsa da bir başka açıdan bakıldığında bu artık Avrupa’nın kendi kimliğini tanımlamakta zorlanacağı manasına geliyordu. Çünkü İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki elli yıl boyunca Batı Avrupa ülkeleri kendilerini ‘anti komünist’ olarak tanımladılar. Oysa şimdi, Avrupa’nın eskiden “öteki” olarak gördüğü bu ülkeleri kendisine dahil etmek istemesi, batıda çatışan duyguların ortaya çıkmasına yol açtı. (Yani ‘onlar’ bizim düşmanımız değilse ‘biz’ kimiz?) Kimileri, komünizmin yıkılışının yol açtığı bu boşluğu doldurmak için Samuel Huntington gibi bazı batılı akademisyenler aracılığıyla İslami uyanışın suni bir tehdit olarak sunulduğunu iddia ediyor. DEVAM EDECEK
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT