BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Saklı kalan tabiat harikası: Kırklareli

Saklı kalan tabiat harikası: Kırklareli

Evliya Çelebi Kırklareli için, “Benzerine az rastlanan, yemyeşil bahçeleri ile ünlüdür. Geniş bir düzlükte, kırmızı kiremitli ve bakımlı konaklarla süslü şirin bir şehirdir” der...



SUNUŞ Kırklareli, 1. Murat Han zamanında 1363 yılında Osmanlılar tarafından fethedilmiş. Fetih esnasında şehit olan 40 yiğidin hatırasını diri tutmak için, şehre “Kırklareli” isminin verildiği söylenmekte. 40 akıncının, Tekke haziresinde bulunan eski mezarları anıt haline getirilerek, Kırklar Şehitliği yapılmış, anıtta bu yiğitlerin isimleri yazılmış...  ŞİRİN BİR ŞEHİR Evliya Çelebi Kırklareli için, “Benzerine az rastlanan, yemyeşil bahçeleri ile ünlüdür. Geniş bir düzlükte, kırmızı kiremitli ve bakımlı konaklarla süslü şirin bir şehirdir” der... GÖRMEK GEREKİR Tarihî eserlerin yanı sıra; Istıranca Ormanları ve Dupnisa Mağarası gibi eşsiz tabiat harikalarına sahip Kırklareli, görülmesi gereken güzel bir vatan toprağı, ecdad yadigârı...   YEŞİLİN HER TONU Kırklareli’de Karadeniz’e yaklaştıkça, ormanlar gürleşiyor, yeşilin her tonu kendini gösteriyor. Istranca Ormanları, görenleri hayran bırakıyor.  Nazif Karaçam ve Selahattin Demiraco’dan Kırklareli’yi dinledik. Kırklareli, dünya şehri İstanbul’un yanı başında, Bulgaristan’a geçiş yolu üzerinde; bozulmamış, muhteşem güzellikteki ormanları ve tabiatıyla müstesna bir il. Bu güzellikler geçmişte de farkedilmiş, 7 bin yıldır yerleşim yeri olmuş. Gelen medeniyetler iz bırakmış... Kırklareli’nin, Bizanslılarca “Ekklesies” adıyla anıldığı, fetihden sonra şehre, bunun Türkçe karşılığı olan “40 kilise” dendiği, Cumhuriyet döneminde ‘Kırklareli’ye dö-nüştüğü de söylenmekte. Kırklareli’nin geçmişi hakkında bilgi edinmek için, Önadım Gazetesi’ne gidiyor, Nazif Karaçam ve Selahattin Demiraco ile görüşüyorum. İSTANBUL’LA BAĞLANTILI Nazif Karaçam 80 yaşında, 62 yıllık gazeteci, köşe yazarlığı yapmakta, Kırklareli ile ilgili kitaplar yazmış... Nazif Karaçam, Kırklareli’nin uğradığı işgalleri, yaşanan acıları anlatıyor, bu insanların her defasında çok şeylerini kaybettiğini, aynı korkunun hâlâ geçmediğini, bu yüzden birikimlerin yatırıma dönüşemediğini söylüyor. Nazif Bey’in söylediğine göre, buranın asıl yerli Müslümanları Gacallar, fetihle birlikte buraya yerleşmişler, ama şimdi azalmış, kalmamış gibi. Rumlar, Bulgarlar, Yahudiler burada iç içe yaşarmış. Ekonomi Rum ve Yahudilerin elinde, Bulgarlar da bağcılık, ziraatçılık ve hayvancılık yaparmış. Bulgarlar savaşlardan sonra, Rumlar mübadele ile, Yahudiler de İsrail kurulunca gitmişler; buranın ekonomisi çökmüş. Balkanlardan buraya 40 bin Türk göçmen gelmiş. Osmanlı devrinin önemli panayırlarından bir tanesi de Pehlivanköy Panayırı, en az 100 yıllık; buraya giden malların çoğu Yahudi ve Rumların imiş. Buranın 19 adı varmış ama iki tanesi çok önemli, üzüm kasabası anlamına gelen “Lozangrad” (Bulgarca) ile meyve cenneti anlamına gelen “Vinograd” (Rumca)... İkinci Dünya Savaşında da herkes burayı terketmiş, tavuklarını bile satmışlar. Kırklareli’de herkesin İstanbul’da bir bağlantısı bulunmakta. DÜZLÜKTE ŞİRİN ŞEHİR Evliya Çelebi Kırklareli için, “Benzerine az rastlanan, yemyeşil bahçeleri ile ünlüdür. Geniş bir düzlükte, kırmızı kiremitli ve bakımlı konaklarla, saraylarla süslü şirin bir şehirdir” der. Bugün için de, bazı zevksiz binaları saymazsak, şehir aynı şirinlikte, aynı güzellikte denebilir. Trakya’da yapılmış en eski camilerden, Hızırbey Camisi’ne gidiyoruz. Burası cami, çarşı ve hamamdan oluşmuş bir külliye; 1383’te Köse Mihalzade Hızırbey tarafından yaptırılmış. Kadı, Beyazıt, Karakaşbey, Kapan camileri; çeşmeleri ve diger mimarî yapılarıyla burada da ecdadın tapu senetleri çokça bulunmakta. Şehrin içinde dolaşıyor, istasyona gidiyor, asırlık ağaçların gölgesinde çaylarımızı yudumluyoruz. Karagöz ile peynirci kadın heykeli de dikkatimizi çekiyor. Karagöz buralı imiş, peynirin şöhreti de malum. Üsküp beldesinden geçiyor, Dupnisa Mağarası istikametine doğru gidiyoruz. Karadeniz’e yaklaştıkça, ormanlar gürleşiyor, yeşilin her tonu kendini gösteriyor, âdeta “Çamlı Hemşin” gibi bir tabiatla karşılaşıyoruz. Orman içindeki Dupnisa Mağarası saklı kalmış. Başka ziyaretçiler de gelmiş. Önce nefis kaynak suyundan içiyor, kanyona yöneliyoruz. Kanyon girişindeki mağara kapısı kapalı. Kan-ter içinde dağa tırmanıyor, üstteki kapıdan giriyoruz. Mağara içinde sürekli akışa sahip bir yeraltı nehri ve bu nehrin oluşturduğu, derinliği yer yer 2 metreyi aşan göller bulunmakta. Süt beyazdan kırmızı ve kahverenginin her tonunda renge sahip sarkıt, dikit, sütunlar ve damlataşlar olağanüstü güzelliğe sahip. Toplam uzunluğu 2 bin 720 metreyi bulan mağaranın 200 metrelik bölümü turizme açılmış. Ama, biz ancak 9-10 metre gidebildik, gerisi karanlıktı... Turizmimizin içinde bulunduğu hal için güzel bir örnekti... GÜLLELER DÖKÜLMÜŞ Istranca ormanlarının güzelliklerini yaşayarak Demirköy’e gidiyoruz. Küçük ama şirin bir ilçe. Fatih Demir Dökümhanesi’ne gidiyoruz. Dönemin en modern dökümhanesi sayılan ve Demirköy Tophanesi Amiriye İşletmeleri olarak bilinen dökümhanede, Osmanlı ordularının bir kısım harp malzemeleri üretilmekte idi. Fatih Sultan Mehmet Han’nın İstanbul’un fethinde kullandığı topların güllelerini de burada döktürdüğü söylenmekte. Yine eşsiz güzellikteki tabiat içinden yolumuza devam ediyor, İğneada’ya gidiyoruz. Karadeniz kıyısında bilinen bu liman ve balıkçı kasabası, güzel kumsalları ve bozulmamış ormanları ile ünlü. LONGOZ ORMANLARI Istranca Ormanlarını, Longoz Ormanlarını yakından görmek isityoruz; gökyüzünün zor görüldüğü orman deryasına dalıyoruz. Orman içinde Mert, Saka, Hamam ve Pedina Gölleri, tertemiz suları akan dereler bulunmakta. Hamam gölünün kıyısında bulunan devasa ağaçlar bozulmamış, tabiat hayran bırakıyor. Ya Longoz Ormanı; derelerden gelen suyun kumsalda oluşmuş bentler sayesinde birikmesi, geri basan suların oluşturduğu, ender bulunan “subasar” ormanları, buradaki zengin canlı varlığı... Lüleburgaz’daki Sokullu Külliyesi, Vize’deki Gazi Süleyman Paşa Camii, Babaeski’deki Cedid Ali Paşa Camii ve diğer eserler, ilçeler, bir yazıya sığmıyor ne yazık ki!.. Kırklareli, mutlaka görülmesi gereken güzel bir vatan toprağı, ecdad yadigârıdır...  Toplam uzunluğu 2 bin 720 metreyi bulan Dupnisa Mağarası’nın 200 metrelik bölümü turizme açılmış. Her renge sahip sarkıt, dikit, sütunlar ve damlataşlar olağanüstü güzelliğe sahip. HARDALİYE ve bağcılık mücadelesi Kırklareli’de, üzümden yapılan bir meşrubat olan “Hardaliye” bulunmakta. Bu hususta en iyi bilgiyi Hatice Kunt’un verebileceği söyleniyor. Şehir merkezine 15 kilometre uzaklıkta bulunan Değirmencik Köyü’ne, Kuntların çiftliğine gidiyoruz. Hatice ve Bülent Kunt çifti, güleryüzle bizi buyur ediyor, insanımıza has olan en güzel misafirperverliği gösteriyor, ikramlarda bulunuyorlar. Hatice-Bülent Kunt çifti, iyi eğitim almış, yabancı şirketlerde üst düzey yönetici olarak çalışmış, 1999’da İstanbul’da emekli olmuşlar. Bir dostları Kangal Köpeği hediye etmiş, oturdukları Bebek’te bazı komşuları köpeğin sesinden rahatsız olunca, sakin bir yer aramışlar. Bir arkadaşlarının tavsiyesi üzerine, bu köye gelmişler, 160 dönümlük yer almışlar. 1999’da buradaki evlerinin temelini atmış, ahır yaparak hayvancılığa başlamış, elektrik, su getirmişler. Bu çorak araziyi bağlık, bahçelik yapmışlar. Kırklareli ile ilgili araştırmalarında, burada eskiden bağcılığın çok önemli olduğunu öğrenmişler; toprağı inceletmişler, bu toprağın bağcılık için uygun olduğu bilgisine ulaşmışlar. Bağcılığa önce hobi, hayvancılığa alternatif olarak başlamışlar, 10 dönümlük bağları olmuş... Hatice Hanım gazetede köşe yazısı yazıyor, köylülerle konuşup hep yeni şeyler öğreniyor, bağcılık, çiftçilik bilgisini günden güne geliştiriyor. Osmanlılar burayı fethedince, gayrimüslimlerin şaraplarına alternatif olarak, Müslümanların Hardaliye meşrubatını geliştirip ürettiğini öğreniyor, bu üzümün, o meşrubat için çok uygun olduğu sonucuna varıyor. ALKOLSÜZ MEŞRUBAT Üzüm şırası, tatlı vişne yaprağı ve hardaldan 45 günde yapılan akolsüz meşrubatın önemini anlıyor, Kırklareli’nin kalkınması için bu doğrultuda çaba gösteriyor. Kahve kahve gezip, bağcıları bir araya getiriyor, Kırklareli Üzüm Üreticileri Birliği‘nin kurulmasına önayak oluyor, bu işi medyaya taşıyor... Hatice Hanım’ın öncülüğünde, köylülerin ve ilgililerin ortak olduğu bir Hardaliye Fabrikası, Organize Sanayi Bölgesi’nde kuruluyor. Asıl hedefi, bağcılığı esksi gibi çoğaltmak, Hardaliye üretimini endüstriyel hale getirmek, buranın ekonomisine kalıcı bir katkı yapmak. Henüz üretime geçilememiş, ama o günlerin de yakın olduğu söyleniyor.  “TOPRAĞIMIZ HASTA!” Hatice Hanım toprak analizini yaptırmış, kireç eksik çıkmış, “toprağımız hasta” diyor. PH derecesi düşük olunca, ürünün içi dolmuyor, bunun devlet desteğiyle tedavi edilmesi gerektiğini söylüyor. Kırklareli’nin bağcılığına, hardaliyesine el atan Hatice Kunt, bütün Türkiye’ye örnek olacak bir mücadele örneğini veriyor...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT