BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > BATI’DA IRKÇILIK KORKUSU

BATI’DA IRKÇILIK KORKUSU

Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile demir perdenin tarihe karışması ve AB’deki bütünleşme sürecine paralel olarak sınırların ortadan kalkması, ırkçı hareketlerin de önünü açtı



Sınırlar kalktı şiddet hortladı AB’nin, giderek sıkı bir birliktelik haline gelerek sınırların ortadan kalkmasının, toplum yapısında bazı yansımaları oldu. Böylesine bir bütünleşme sürecini başlatanların hedefleri mükemmel olsa da, sınırların kaybolmasının doğuracağı psikolojik sonuçlar hesaplanmadı. Çünkü sınırların hukuki ve politik anlamları kadar insanların aidiyet duyguları ile ilgili yönleri de var. Yani sınırlar bir insan için belirli bir yere ait olduğu hissini verir ki bu başka bir yere ait olmadığı manasını doğurur. Toplumda milli kimliklerin yerini alacak bir “Avrupalılık” bilincinin oluşabilmesi için ortak kültürel miras duygusuna sahip “reel sınırlara dayandırılabilen”, iktisadi ve siyasi bir birliğin tanımlanabilmesi gerekiyor. Bunun kesin olarak ortaya konamadığını, AB’nin Türkiye’yi adaylığa kabul etme sürecinde gösterdiği tereddütlerden de anlayabiliriz. Avrupa ülkeleri arasındaki sınırlar “erimeye” başladıktan sonra kimliğini tanımlama konusunda düşülen kafa karışıklığının ciddi bir şekilde ele alınması icab ediyor. Belki de ancak bu şekilde hem yeni gelen göçmenlere ve mültecilere hem de yüzyıllardır toplumda yaşayan Yahudi ve Çingene gibi etnik azınlıklara “yönelen” düşmanlık hisleri önlenebilir. DEMİR PERDE YIKILINCA Soğuk savaş boyunca “demir perde” de siyasi olduğu kadar ciddi bir psikolojik sınırdı. Şer İmparatorluğu’nun Sovyetler ile birlikte tarihe gömülmesi, her kimliğin kendisini tanımlarken ihtiyaç duyduğu “öteki”nin de yok olması demekti. Fakat toplum kendisine bir başka “öteki” bulmakta zorluk çekmeyecek ve bunu “Biz aynı değiliz!’ şeklinde sloganlaştıracaktı. Batı ve Doğu Almanlar birbirleriyle benzer olduklarını söylemeye başladığında, psikolojik olarak Yahudi, Türk ve Çingenelerin diğer Almanlarla olan farklılıkları da abartılmaya başlanacaktı. Böylece Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi, hem Alman kimliğinde istikrarsızlığa, hem de Avrupa’nın tümünde benzer bir krize yol açtı. Soğuk savaş boyunca Batı Almanlar için Doğu Almanya bir düşmandı ve korku kaynağıydı. Şimdi bu korkulara dayanan duygular kaybolmuyor ama yeni bir düşman keşfediyordu: Yahudiler, Türkler ve diğer ‘yabancılar’. Sovyetler Birliği’nin çöküşü sadece böyle bir kimlik bunalımına kapı aralamadı, aynı zamanda ülkelerindeki siyasi karışıklıklardan kaçan ve batıda ekonomik fırsatlar kovalayan ani bir göçmen akınına da sebep oldu. Bu göçmenler, doğu ve güneyden gelen “Hıristiyan olmayan” diğerlerine eklendiğinde, Batı Avrupa’daki ülkelerin nispeten istikrarlı olan “milli hüviyeti”ni tehdit edecekti. “Hürriyetin vatanı”nda ırkçılığın önlenemez yükselişi Yaklaşık 200 yıl önce, eşitlik, hürriyet ve özgürlük adına kralı devirerek tüm Avrupa’da ve dünyada yepyeni bir dönemin kapılarını açan Fransızlar’ın anavatanında ırkçı söylemler gitgide daha fazla taraftar buluyor. 1998’de açıklanan bir ankete göre Fransız halkının yüzde 18’i açıkça “ırkçı” olduğunu kabul ediyor. Yüzde 40’ı ise “ılımlı ırkçı” olduğunu belirtiyor. Yani toplumdaki neredeyse her iki kişiden biri ırkçı yönelimlere sahip bulunuyor. Aşırı sağ, göçmen karşıtı, Yahudi aleyhtarı ve ultra-milliyetçi bir siyasi parti olan liderliğini Jean Marie Le Pen’in yaptığı Milli Cephe’nin, 1972’de yüzde 1 bile olmayan oy oranı 15 yıl içinde yüzde 15’e çıktı ve böylece Fransız siyasal hayatındaki yerini iyice sağlamlaştırdı. Fransız siyaseti giderek, birbiriyle rekabet halindeki orta sağ ve soldaki partilerin “aşırı sağ” tabanı çekme mücadelesine dönüştü. Irkçı fikirlerin etkisi, Fransız Devrimi’yle doğan cumhuriyetçi değerlerin vurgulanması ile önlenmeye çalışıldı. Yine iki parti de genel ve yerel seçimlerde Milli Cephe ile işbirliğine gitmemeye özen gösterdiler. Seçim sistemi de Milli Cephe’nin parlamentoda en düşük sayıda temsil edilmesine imkan sağladı. GÖÇMENLERE KİN Gerek orta sağ, gerekse orta sol hükümetler, göçmenlerin sayısındaki artışı Fransa’daki ırkçılığın temel sebebi olarak görüyorlar. Bu yüzden her ikisi de göçmen akınını önlemek için uğraş veriyorlar. Bütün çabaları ülkedeki yaklaşık 140 bin illegal göçmenin statüsünü belirlemeye odaklanmış durumda. Resmi açıklamalara göre bu göçmenlerden 80 binine yasal izin verilmesi planlanıyor, kalan 60 bin kişinin ise ülkelerine geri gönderilmesi düşünülüyor. Ülkeden ayrılmak istemeyen göçmenler açlık grevlerine gidiyorlar ya da kendilerine daha dostça yaklaşan belediyelere sığınıyorlar. Bu göçmenleri insan hakları savunucuları desteklerken, hükümet gerekirse zorla da olsa onları sınırdışı etmekte kararlı. ÇOĞU MÜSLÜMAN Fransa’daki göçmenlerin pek çoğu Kuzey Afrika kökenli ve pek tabii ki Müslüman. Tarihsel olarak baktığınızda, bundan önceki göç dalgaları özenli bir milli eğitim sonucu Fransız toplumuna asimile edilebilmişti. Bu yüzden çeşitli kültürlerin birarada hoşgörü ve eşitlik içerisinde yaşaması manasına gelen “çok kültürlülük”, Fransa’da göçmen grupların topluma entegre edilmesi için tercih edilen bir yol değil. Bununla beraber, Fransızlar cumhuriyetçi değerlerin özümsenmesi olarak tarif edilebilecek “asimilasyon”a önem veriyorlar. Böylece göçmenler kültürlerini, dillerini ve dinlerini özel yaşamlarında “muhafaza” edebilirken, sosyal hayatta Fransız toplumuyla bütünleşmesi bekleniyor. Bu da doğal olarak ikinci ve üçüncü kuşak göçmenlerin giderek kimliklerini yitirmesine yol açıyor. Eğer İkinci Dünya Savaşı sırasındaki kısa Vichy rejiminin ırkçı politikaları istisna tutulacak olursa, Hıristiyan ve Yahudi göçmenlerin bu şekilde “Fransızlaştırılmasında” geçmişte pek problem yaşanmadı. ZORBALARA AMAN YOK Fakat 1970’lerle birlikte Fransa’nın göçmenleri “özümseme” kapasitesi azalmaya başladı. Nitekim büyük ölçüde Müslümanlardan oluşan son göçmen dalgaları kolay kolay asimile edilemedi. Bu da Fransız toplumunun bazı kesimlerinde yabancılara karşı açıkça tepkilerin oluşmasına yol açtı. Ve çok geçmeden göçmenler ve uzun zamandır işsiz olanlardan oluşan bir grup toplumdan dışlandı. Bu sosyal kırılma, kendisini büyük şehirlerin çevresinde oluşan, işsizlik ve suç oranlarının yaygın olduğu, ırkçı çete kavgalarının görüldüğü gettoların oluşmasıyla gösterdi. Bu bölgelerde arttırılan güvenlik tedbirlerinin şekli ve güvenlik güçlerinin mahalle sakinlerine karşı tavrı, ırkçı yönelimleri hemen açığa vuruyor. Polislerin özellikle göçmen gençlere karşı uyguladığı aşırı boyutlara varan güç kullanımı, göçmenlerin genellikle araba yakma şeklinde kendini gösteren şiddet eylemleriyle karşılık vermesiyle sonuçlanıyor. Medyayı ve kamuoyunu sık sık işgal eden bu olaylar büyük güvenlik sorunu olarak kabul edildiğinden “zorbalara sıfır tolerans” deyişi sloganlaştırılıyor. TÜRKLER DE NASİBİNİ ALIYOR Fransa’da yaşayan Türkler de ırkçı ayırımcılıktan etkileniyor. Liberation gazetesinin bir haberine göre, Fransa’nın orta kesiminde yer alan Sainte-Sigolene kasabasında, hem de ikinci nesil Türklere karşı bilinçli bir ırkçılık uygulanıyor. 5 bin nüfuslu bu küçük kasabada, işverenler yeni nesil Türklere iş imkanı sağlamaktan kaçınıyorlar. Gıda muhafazası ile ilgili araç ve gereçlerin üretimi ile ünlü kasabaya, Türk işçiler ilk defa 20 yıl önce gitmişler. Son yıllarda işverenler kasıtlı bir biçimde yeni nesil Türklere iş vermek istemiyor. Başkan Zidan! Fransa’nın 1998 Dünya Futbol Şampiyonası’nda kupayı alması alelade bir spor zaferi olmaktan öte bir şeyler ifade ediyordu. Toplumdaki ırkçı duyguların yükselişine rağmen, Fransız milli takımında, kökeni ülkede yaşayan göçmenlere dayanan bazı futbolcular da bulunuyordu. İşte bunlardan biri Cezayirli bir göçmenin oğlu olan ve takımın tartışmasız kahramanı kabul edilen Zinedine Zidane’dı. Milli takım adeta modern Fransız toplumunun etnik karışımını yansıtıyordu. Ve Zidane, ülkede ayırımcılığa maruz kalan büyük göçmen topluluğu ile Fransa arasında bir nevi uzlaşmanın sembolü haline geliyordu. DEVAM EDECEK
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT