BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > ‘Birinin adamı’ olmak!

‘Birinin adamı’ olmak!

Genç spor yazarı arkadaşlarıma “bunca yılın tecrübesi” ışığında “öncelikle” bir konuda bir öğütte bulunmak istiyorum!



Genç spor yazarı arkadaşlarıma “bunca yılın tecrübesi” ışığında “öncelikle” bir konuda bir öğütte bulunmak istiyorum! “Siz siz olun, birinin adamı olarak damgalanmayın!” “Damgalandınız” mı; bu damga belki de “bir ömür boyu” her zeminde ve zamanda “önünüze konacak”, adeta her an “ödenmesi gerekli yüklü bir fatura gibi” sizi zora sokacaktır! Gençsiniz ve elbette ki “hatta, yaşlı, başlı, tecrübeli insanların bile kolayca düştüğü” bu tuzağın içine çekilebilirsiniz! Önünüze “cazip” ve hatta “reddedilemez” yemler konabilir! Konacaktır! Kimbilir belki de konmaktadır! Ama unutmayın ki, “bu yemler” sizin “kara kaşınıza ve kara gözünüze değildir!” “Bu yemler”, sizi “kendi adamı” olmaya davet edenin “işine ya da menfaatine öyle geldiği” için size sunulmaktadır! “Yemi kaptınız” mı tuzağa düştünüz ve “damgayı yediniz” demektir! Artık herkes size “siz olduğunuz için” değil, “onun adamı olduğunuz için” bakacaktır! “Saygıyı” da “o sebeple görecek” ya da tam tersi “antipatileri” hatta “nefretleri” de “o sebeple” üzerinize çekeceksiniz! Önünüze çıkacak fırsatların bir bölümü “onun adamı” olduğunuz için “parıldayacak”, bir çoğu ise “onun adamı” olduğunuz için sönüp gidecektir! Bütün bunları neden yazıyorum? Etrafınıza bir bakınız! Meslek camianızda da, “spor camiasında” da “böylelerini göreceksiniz!” Ne yazık ki, “bu gençler” ya da “bu insanlar”, “kendilerine güvenmeyi ve inanmayı” adeta unutmuşlardır! “Onlar için” varsa da yoksa da “adamı oldukları” kişi vardır! Onun koltuğu altında yaşarlar, onun koltuğu altında korunurlar, onun koltuğu altında sevinirler, onun koltuğu altında mutlu olduklarını, güvende olduklarını zannederler! “Onun tarafından kullanıldıklarını” anladıklarında “iş işten geçmiştir!” Hatta “artık posaları çıktığı için” çöpe atılacak hale gelmişlerdir!” İşte ancak “gerçekleri” bu noktaya geldiklerinde farkederler ama “artık çok ama çok geç olmuştur!” “Kendilerini kullandıracak” ve “onun adamı” dedirtecek yeni bir “koruyucu” bulamazlarsa bitmişlerdir! “Şanslı olup” da böyle bir “koruyucu” bulanlara ise, “artık verilen yemler” hiç de “ilk defaki gibi cazip değildir!” Ve, “Onun eski adamı” şimdi “Bunun yeni adamı” olurken “çok daha ucuza”, hatta “boğaz tokluğuna”, hatta zaman zaman “açlığa dayanmak zorunda kalarak” yeni bir kapı bulmuştur! Ama “işte sadece bulmuştur!” “Bir tekme ile” kapının önüne konulacağı günler de yakındır. Evet “genç meslekdaşlarım”; etrafınıza bakınız! “Böylelerini” çokça göreceksiniz! Siz siz olun, “kendi kendinizin adamı olun!” Seçeceksiniz; “Onun adamı olmak mı, adam olmak mı?” “Adam olmak” zordur ama “aslolan adam olmaktır!” “Onun adamı olmak” ise kolaydır! Kolaycı olmayın! Zoru seçin! Önünüzde “çok uzun bir ömür” ve “şerefli” bir meslek var! Yarın pişman olmamak için, siz siz olun “kendinize inanın, kendinize güvenin” ve de “kendinizin adamı” olun! Ne diyeyim; “Önünüzde uzun ve zor bir yol var!” Kolay gelsin! Ooooo! Trabzonspor Başkanı Mehmet Ali Yılmaz “yeni ve beyaz bir sayfa açıyoruz. Bu yıl yeniden yapılanmaya başladık, gelecek yıl şampiyonluğa oynayacağız” demiş! Hımmm!... Trabzonspor’lular ve Trabzon’lular inanır mı bilmem!. Ben inanmak istiyorum ama... Göreve gelmeyi kafasına koyduğundan ve geldiğinden beri her yıl “hep aynı şeyleri söylüyor!” Sonra da “yan çiziyor!” Geçen yıl “olağanüstü genel kuruldan cayarken” çıkıp herkesin ortasında “Bu son! Eğer şampiyon olamazsak, kendim bırakacağım” demiş. Takım, “bıraktım şampiyon olmayı,” hatta “İnter Toto’ya bile katılamayacak” gibi görünüyor! Ve Başkan Yılmaz gene “aynı şarkıları söylüyor!” Bizim çocukluğumuzda “devamlı sınıfta kalan” çocukları için, babalar şöyle derlerdi: “Benim oğlum bina okur, döner döner gene okur!” Malûm Başkan Yılmaz “mühendis!” “Bina okumayı çok seviyor” ki, dönüp dönüp “gene” okuyor! Hayırlısı! Seçiniz bakalım! Baliç: Türkiye’ye geldi, büyük şöhret oldu, adeta baş tacı edildi! Milli Takım Teknik Direktörü Mustafa Denizli ona “Milli takımda oyna” teklifini yaptı. O “ayyıldızlı forma yerine”, Basna Milli Takımı’nda oynamayı seçti! Tayfun: Çift tabiyetli idi. Askerlik yapmamak ve Almanya’daki vatandaşlık haklarını kaybetmemek için Alman kanunları “seç” deyince “Alman vatandaşlığını seçti!” Sonra “pişman oldu” ve yeniden Türk pasaportu çıkardı! Mehmet Scholl: “Türk Milli Takımı’nda oynar mısın?” diye sorulduğunda “O da ne demek? Ben Alman’ım, Kendimi hiçbir zaman Türk hissetmedim” dedi. Mustafa İzzet: Kendisine “Milli takımda oynar mısın?” dendiğinde coşkuyla “evet” dedi. Türk vatandaşlığına geçiş işlemlerini hemen tamamladı. Türk bayrağını göğsüne bastırarak, stadyumlarda onbinlerce İngiliz’in önünde heyecanla gösteri yaptı. “Türk Milli Takımı’nda oynamaktan büyük bir mutluluk duyacağım” dedi! Şimdi, “bu örneklerden birini” seçin bakalım; “kimi seçeceksiniz?” Sevmek için, alkışlamak için! Gene de “mülahazat hanesini açık bırakıyorum!” Ve “şimdi” diyorum; zira “yarınlarda” neler olacağı hiç belli olmaz! Bu nasıl bir kompleks? Fenerbahçe Başkan adaylarına kulak veriniz! Ağzını açan “Galatasaray’dan oyuncu almaktan” söz ediyor! Koskoca Fenerbahçe’yi “küçültmeye çalıştıklarının farkında bile değiller!” Siz hiç Galatasaray kongre kulislerinde Galatasaray’ın başkan adaylarının “oy alabilmek için” çıkıp da “Fenerbahçe’den şunu, bunu alacağız” diye vaadde bulunduğunu hiç gördünüz mü, duydunuz mu? Ya da Beşiktaş’ta, başkan adaylarının “böylesine bir vaad yarışına” girdiklerini? Seçilirsin, gelirsin göreve; sonra da “Bastırırsın parayı, alabilirsen alırsın!” Üstelik de “göreve getireceğin teknik direktör isterse” ve de lüzûmlu görürse! Ortada “fol yok, yumurta yok” koskoca Fenerbahçe’nin “koskoca” başkan adayları “çocuk gibi” konuşuyorlar: “Galatasaray’dan şunu alacağım, Galatasaray’dan bunu alacağım!” Bu kafalarla “Galatasaray takımının tümünü de alsanız” ne yazar! 3 ayda “parça parça eder” bir kenara koyarsınız olur biter! Bakın bakalım; yıllar yılı “peşin peşin şampiyon ilân edilen” paha biçilmez kadroları ne hale getirdiniz? Siz “geleceklere bakacağınıza” şimdilik “Tutmayın beni” feryatları ile kaçmaya çalışanları zaptetmeye baksanıza! Kimlerin “ille de kaçmak istediğini” bir bir saymaya başlayalım mı? Doğru mu? “Olayın sıcaklığı devam ederken” yazmak istemedim! Hagi’ye ceza aldıran İstanbulspor - Galatasaray maçının gözlemcisi “Ergül Yücedağ ile ilgili” bir okuyucu mektubu gelmişti! Aradan bunca zaman geçtikten sonra “şimdi” yayınlıyorum! “Aykut Çolakoğlu” adlı okuyucumun yazdıkları “doğru ise” başta Hilmi Ok olmak üzere bütün bir Merkez Hakem Komitesi’nin “derin derin” düşünmesi gerek! İşte mektup: “Uluçmarket’teki “Gözlemci’ye bakın” başlıklı yazınızı okudum. İstanbulspor - Galatasaray maçının gözlemcisi sayın Ergül Yücedağ’ın fanatik Beşiktaş Jimnastik kulübü taraftarı olduğunu yazmamış olmanız beni üzmüştür. Kulüpte amatör futbol oynadığım dönemde (Yıl 1986) sayın Yücedağ sağolsunlar gelmişler ve yeni kurallarla ilgili olarak bilgiler vermişlerdi. O andaki atmosferden olsa gerek, her Türk erkeği gibi hangi kulübe sempatisi olduğunu açıklamıştı. Sempati boyutları ne şekildedir onu ancak kendi vicdanı bilir. 11 Puan geriden gelen bir takımın taraftarı olup da, liderin maçına gözlemci olmak ne kadar güzel olsa gerek!” Buyrun bakalım, “Hagi’nin dirseğini gören ama Suat’a atılan tekmeyi görmeyen” bir gözlemcinin “doğru olduğuna inanmak istemediğim bir başka yönünü öğrenin! Ok ve arkadaşları da öğrensinler! Ya da “Aykut Çolakoğlu’nun doğruları yazmadığını” açıklasınlar! Arif’i tarif! Galatasaraylı Arif’le ilgili olarak yazdıklarım için özellikle Galatasaraylılardan “tepki” faksları, telefonları aldım! “Olayı kulüpçü gözlerle değerlendirdikleri için” saygıyla karşılıyorum! Benim için “takdire değen” bir faks ise Kanada’dan geldi! Okuyucum Bülent Yurtsever, “Arif ile ilgili olarak yazdıklarım” dolayısıyla beni kutluyor ve “okumakta olduğu iş ahlâkı ile ilgili ilgili bir kitapla “uyuştuğunu” belirtiyordu! İşte kitabın yazdıkları: “Profesyonellikte herşeyden önce uzmanlık ve ahlâklı olmak şart! “Eğer kişi, iş ahlâkına aykırı davranıyorsa sonuçta cezalandırılmalı. Bu ise profesyonelin bağlı olduğu kurum ya da iş ile ilgili standartları, kuralları hazırlayan kurullar tarafından yerine getirilmeli! “Boğaziçi Üniversitesi mezunu ve Beşiktaş’lı” okuyucum Yurtsever’in yazdıkları beni mutlu etti! “İş ahlâkı, spor anlayışı, fair play konularında” bizlerin ve bizler gibi düşünenlerin, yazanların “yalnız olmadıklarını görmeleri” kadar güzel bir şey olamaz! Teşekkürler sevgili Yurtsever, teşekkürler! Bulutlar dağılacak mı? Perşembe günü gazetelerde bir haber vardı; “Özhan Canaydın Galatasaray Kulübü Başkanlığı’na aday olacak!” Temenni ederiz ki; Canaydın “bu kararından” caymaz! Temenni ederiz ki; Alp Yalman da aday olur! Temenni ederiz ki; Faruk Süren de, Mehmet Cansun da “bir daha gelmemek üzere” tam bir borç bataklığına gömdükleri Galatasaray Kulübü’nün yönetiminden “bir daha dönmemek üzere” giderler! Ve de bir daha “böyle bir ikili” Galatasaray yönetimine gelmez!. Galatasaray’ı kurtaracak olan tek formül “yeni bir yönetimin” iş başına gelmesi ve “şirketleşmenin böyle bir yönetimle gerçekleştirilmesidir!” Kimsenin inanmadığı, güvenmediği yönetimlerle Galatasaray’ın yarınlarının aydınlanması mümkün değildir! Bakınız açık seçik yazıyorum: Faruk Süren de, Mehmet Cansun da “Fatih Terim konusunda samimi değiller!” Faruk Süren “Terim’i istemiyor!” Bunu söyleyemiyor ama, bundan bir-iki ay önce Mehmet Cansun ağzından kaçırıvermişti! Cansun’un söyledikleri “bilinçaltlarının” nelerle dolu olduğunu çok iyi gösteriyordu! Yaptığı gafı anlayan Cansun, daha sonra “Terim’in gönlünü almak için” neler neler yapmaya çalışmıştı ama, “ok yaydan çıkmış ve hedefi doksandan vurmuştu!” Süren de, Cansun da “medyada Terim’in gölgesinde yaşamaktan” kulübü “ona yönettirmekten”, hatta “Terim’in başarısı ile ayakta durabilmekten” bıkmışlar, usanmışlardı! Üstelik Terim, “Süren’i takmayan futbolcuları baştacı etmiş”, Başkan’a kafa tutanları da “oynatmaya, kaptan yapmaya” devam etmişti! İşte onun için “Terim’le yeniden anlaşma masasına oturulmamıştı!. Gazetecilere söylenen “bütün sözlere rağmen”, belliydi ki Süren ve arkadaşları “eğer yeniden seçilirlerse” ve de “Terim UEFA Kupası’nda beklenen büyük başarıya ulaşamazsa”, hiç kimsenin beklemediği bir gelişme olacaktı! Terim “yeniden görev almak için” ortaya şartlarını koyacak ve “bu şartlar kabul edilmeyince” Galatasaray Teknik Direktörü, “Allahaısmarladık” diyerek ayrılacaktı! Yani “ayrılan” Terim olacak, Süren ve arkadaşları da “Ne yapalım o gitti” diyeceklerdi! “Galatasaray’ı yüzlerce milyonluk şirketleşme emrivakisi ile karşı karşıya bırakan” Süren ve arkadaşlarının “Fatih Terim ile anlaşmayı genel kuruldan sonraya bırakmalarındaki sebep” eğer “ortada bir mantık dengesi varsa” bu senaryodan başka ne olabilirdi? Üstelik “Başka yönetimlerin gelme ihtimali varken” 4 yıllık sözleşmeyi yapan da onlar değil mi? Terim de “durumu anlamaya başladığı için” tavrını açık olmasa da, “bir başka deyişle”, TSYD Ankara Şubesi sohbetinde ortaya koyuvermişti! “Terim’i isteseler, onunla çoktaaan anlaşırlardı! Kim gelirse gelsin, “Terim’i istemiyoruz” diyebilir miydi? Ayrıca “böyle diyen” çıkarsa, Terim “Hayır, benim anlaşmam var, gitmiyorum ya da tazminatımı verin” der miydi? “Terim’i seviyoruz ve inanıyoruz” diyenler demek ki Terim’i tanımıyorlar ve ona inanmıyorlardı! İşte “tablo” ortada! “İtiraz eden varsa” çıksın açık açık söylesin de tartışalım! Terim kırılmakta da, gücenmekte de haklıdır! Süren - Cansun ikilisinin de “hiç ama hiç samimi olmadıkları” ortadadır! Gerisi sadece ve sadece lâf! Lâf’tan da öte; “Lâf - ı güzaf!” Kim doğru söylüyor? Trabzonspor Asbaşkanı Hikmet Onur “geçen hafta yazdığım yazıyı” tekzip etti! Gönderdiği cevabi yazıda, “ben Federasyon Başkanı’nın Trabzonspor’lu olmasının Trabzonspor’a artı avantajlar sağladığı yolundaki sorulara cevap verirken Federasyon Başkanı’nın Trabzon’lu olmasının Trabzonspor’a sağladığı hiçbir artı yoktur, olması da gerekmez. Biz haklarımızın gasp edilmesine göz yumulmamasını, bu konuda hassasiyet gösterilmesini bekleriz dedim.” diyor. Onur’un “Biz Halûk Ulusoy’un şu ana kadar kıyağını görmedik. Bize daha çok zararı oldu” demediğine ve sorulara “yukarıdaki gibi” cevap verdiğine inanmak isteriz. Ne var ki, “Bu açıklamayı” bizim yazımızdan sonra değil, Futbol Federasyonu Başkanı Halûk Ulusoy’un “bu konuda yaptığı açıklamadan sonra” yapabilseydi, kimbilir belki de ona inanabilirdik! “Benim yazdıklarım,” kelimesi kelimesine Federasyon Başkanı Halûk Ulusoy’un açıklamasında yer alan cümlelerden ibaretti! Onur’un “ne söylediğini,” Ulusoy açıklamış ve “sert tepki gösterdiği” de gazetelerde yer almıştı! Soruyorum; “Onur neden Ulusoy’u değil de bizi tekzip etti?” Ayrıca “Kamplarda oyun oynanmaması ve Onur’un kamplara gitmemesi” konusundaki “Başkan talimatlarının” da “Biz yazdıktan sonra” tekzip edilmeye çalışılması ve “Bu haberlerin Trabzonspor yönetimini aşağılamaya yönelik hayal mahsûlü iddialar olduğunun” Onur’un cevabi mektubunda yer alması da bizi şaşırtıyor! “Bu konular,” sıcağı sıcağına ve “olaylar gelişirken” hemen hergün gazetelerde yer aldı; hem de bizzat “Başkan’ın açıklamaları” olarak! “Sevgili” Şirin Berber başta olmak üzere “bir çok” Trabzonspor yazarı da “bu konuları sütunlarında” işleyip durdu! Şimdi biz, “O gün tekzip edilmeyen” o haberlere, Başkan’a ve sevgili Berber dahil “birçok” Trabzonspor yazarına mı inanalım, yoksa Onur’a mı? Bilmem ki “Trabzon sokaklarında” bu konuda kime hak veriliyor? “Biz haksız isek” özür dileriz! Ama “yazdıklarımız doğru ise” kim dileyecek?
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT