BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Anadolu’da en güzel yaylalar BİNGÖL’de!

Anadolu’da en güzel yaylalar BİNGÖL’de!

Evliya Çelebi Anadolu’daki çeşitli yaylaları sayar, bunların arasında en güzel, en seçme, en meşhur ve en beğenilenin Bingöl Yaylası olduğunu söyler...



MEMLEKETTEN HABER VAR HAZIRLAYAN: Behçet FAKİHOĞLU behcet.fakihoglu@tg.com.tr SUNUŞ Bingöl ovasının dört tarafı dağ sıralarıyla çevrili. Dağların yüksek kısımlarını buzul gölleri, eteklerini moren kalıntıları kaplar. Dağlar genellikle seyrek ormanlı, meşe ormanları ise 1800 metreden aşağı kısımlarında görülür. Bu ormanlar eskiden çok gür iken, zamanla kesilmiş, tahrip edilmiş... EN BEĞENİLENİ Evliya Çelebi Anadolu’daki çeşitli yaylaları sayar, bunların arasında en güzel, en seçme, en meşhur ve en beğenilenin Bingöl Yaylası olduğunu söyler... KRATER GÖLLERİ Bölgedeki dağların zirvelerinde geniş düzlükler ve krater gölleri dikkat çekiyor. Eskiden çok gür olan meşe ormanları ise zamanla kesilmiş ve tahrip edilmiş...  YÜZEN ADALAR İLGİ GÖRÜYOR Yüzen Ada, Solhan’ın Hazarşah Köyü, Aksakal mezrasında bulunmakta. Göl, 3 tarafı dağlar ve tepelerle çevrilmiş düz arazi üzerinde bulunan krater gölü konumunda. 400 metrekarelik göl, 50 metre derinlikte ve devamlı dip akıntısı bulunmakta. Gölden Masalla Deresi beslenirken, su seviyesi yaz-kış aynı kalmakta. Suyu tatlı ve berrak olan göl üzerinde hareket eden 3 adacık bulunuyor. Adalardan birinin üzerinde 3 adet dişbudak ağacı mevcut. Gölün çevresi meşe ağaçları ve yeşil alan ile kaplı...  Bingöl eşrafından Yusuf Artukaslan  Bingöl esnafından İsmail Akgül Bingöl; iklimi, bitki örtüsü, suları, termal kaynakları, yaylaları, tabii güzellikleri ve tarihî eserleriyle ilgi çekici bir il; adeta keşfedilmemiş topraklar konumunda. Üzerinde çok sayıda buzul gölü bulunan ve şehre adı verilen Bingöl Dağı ve yaylaları tarih boyunca ilgi çekmiş, haklı bir şöhrete kavuşmuş. Günümüzde olduğu gibi, Osmanlılar döneminde de Çapakçur’da yaylacılık oldukça yaygındı. Evliya Çelebi, Anadolu’daki çeşitli yaylaları sayar ve bunların içinden en güzel, en seçme, en meşhur ve en beğenilen yaylanın Bingöl Yaylası olduğunu söyler. ŞİİRLERE KONU OLMUŞ Bir zamanlar Bingöl’de öğretmenlik yapan Şair Kemalettin Kamu da bu yaylalara ve çobanlara vurulur, edebiyatımızın klasikleri arasına girmiş “Bingöl Çobanları” şiirini yazar: “Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum /Bu dağların eskiden aşinasıdır soyum /Bekçileri gibiyiz ebenced buraların /Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların... Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla /Bingöl yaylalarının mavi dumanlarına /Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına...” Bingöl (Çapakçur) eski şehir merkezi halkın “Aşağı Çarşı” dediği nehir kıyısında idi. Şimdiki şehir merkezinin bulunduğu yer, balta girmemiş gür ormanlarla kaplı imiş... MENDERES’İN ETKİSİ Çapakçur’un dere yatağındaki halini anlatan Bingöl eşrafından Yusuf Artukaslan, o zamanlar şehir nüfusunun 2 binden az olduğunu, sadece bir ilkokul bir de halkevi bulunduğunu söylüyor. Yusuf Bey’in söylediğine göre, rahmetli Menderes’in gelmesiyle şehir birden gelişmiş, civardan göç alarak büyümüş. 71 depreminden sonra, devletin katkısıyla şehir daha da gelişmiş. Yusuf Bey’in söylediğine göre, şehrin eski yeri olan dere kıyıları da tamamen istimlak edilmiş; ıslah edecek, yeşil alan ve park yapacak yetkilileri bekliyor. Yine Bingöl eşrafından İsmail Akgül de 1952’li yılların Bingöl’ünü anlatıyor; o zamanlar şehirde araba yokmuş, sadece 2 fayton varmış. İsmail Bey, o zamanlar Bingöl’ün sayılı esnaflarındanmış, yeni yerdeki ormanın şehre dönüşmesini adım adım görmüş... Bingöl’den Elazığ’a, oradan dolmuş taksilerle Malatya’ya, oradan otobüslerle Ankara’ya ve İstanbul’a binbir meşakkatle gidilebiliyormuş... Eski Bingöl’ün (Çapakçur) bulunduğu yere, dere kıyısına iniyoruz. Yer yer yıkıntılar bulunuyor, her taraf ağaçlık, yeşil... Günümüze gelebilmiş ender yapılardan İsfahan Bey Camii’ni görüyoruz. Kesin inşa tarihi bilinmemekle birlikte, bu caminin19. yüzyıl içinde inşa edilen bir Osmanlı eseri olduğu söyleniyor. Irmak ve üstündeki tahta köprü çok etkileyici. Aşağı Çarşı denen bu eski şehir yerinin, Bingöl için ideal bir park ve dinlenme yeri olduğu, şehre nefes aldıracak çok önemli bir yeşil ada olduğu belirtiliyor. Şehir bakımlı ve ferah. Merkezdeki Ulucami ve civarındaki parklar çok güzel bir bütünlük oluşturmakta. Şehrin arkasındaki meşelerle kaplı dağlar ve ovanın öbür ucunda görülen ucu karlı dağlar da Bingöl’e başka güzellikler katmakta. Bingöl’ün Kiğı, Genç, Solhan gibi ilçeleri eski yerleşim yerleri ve birçok tarihî eserle dolu. Kiğı’da Eski Mahallede bulunan Piltan Bey Camii, Akkoyunlu dönemine ait. 1400’lü yılların başında yapılan cami, sonraki zamanlarda çeşitli tamirler görmüş, günümüzde de kullanılmakta. Cami dikdörtgen planlı, içten ahşap tavanlı, dıştan kırma çatılı üst örtüye sahip. Bir Osmanlı eseri olan Kiğı Kerek Hamamı da zamana karşı direnen eserlerden. Kiğı’nın Çanakçı köyünde bulunan Mürsel Paşa Abidesi, burada düşmana karşı kahramanca savaşan Mehmetçiklerimizin anısına dikilmiş. Kiğı merkezinde bulunan, Osmanlı’nın son dönem eserlerinden, 2. Abdülhamit Han tarafından yaptırılmış Kiğı Mektebi de anıtsal bir formda inşa edilmiş. Yine Kiğı yakınlarında Peri Suyu üzerinde bulunan ve 2. Abdülhamit Han dönemi eserlerinden Selenk Köprüsü de tarihî eserlerimizden. Solhan’ın Kale Köyü’nde bulunan Kale Camii 1570’te yapılmış bir Osmanlı eseri. Duvarlarda taş malzeme kullanılmış. Solhan Eski Mahallede bulunan 16. yüzyıl Osmanlı Eseri Mezgeft Camisi’nin ise maalesef sadece bazı duvarları kalabilmiş. İlgililerin buna bir an önce el atması gerekir. Genç’teki Kral Kızı Kalesi’ni, Pers Kralı Dara’nın kendi kızı için yaptırıldığı söylenmekte. Yine Genç’teki Kuba Kümbeti, Genç Kümbeti ve diğer eserler de restore edilmesi, korunması gereken değerlerimizden... Karlıova, Adaklı, Yedisu ve Yayladere ilçelerinde de bambaşka güzellikler bulunurken; Bingöl’ün değişik yerlerinde bulunan şifa kaynağı kaplıcalar büyük ilgi görmekte. İçlerinde kalıntılar ve süslemeler bulunan mağaralar da görülmeye ve incelenmeye değer kültür ve turizm varlıklarımızdan. GÜNEŞİN DOĞUŞU Karlıova ilçesinin 3250 metre yükseklikteki Bingöl Dağları’nın Kale Tepesi’nde, 15 Temmuz ile 15 Ağustos tarihleri arasında güneş bir başka güzellikte doğar. Dünyada tam anlamıyla ‘güneşin doğuşu’nun iki yerde görüldüğü söylenir; Alp Dağları ile Bingöl Dağları’nın Kale Tepe’si. Güneş doğarken ilk başta bir kızartı belirir, etrafta renkli güzellikler oluşur. Sonra insana korku veren bir karartı şeklini alır. Kızarıklıklar kor parçası haline gelir, bunun içinde insan yüzünü andıran 3 büyük siyah leke belirir. Güneş, oluşumunu tamamlarken, altın bir küre gibi görünmeye başlar. Döndükçe etrafa binlerce ışık saçar, çeşitli renkler oluşur. Sonra da güneş elmas parçası gibi kristalleşip, eski durumunu almaya başlar.  Lezzetli bir Bingöl yemeği LÖL Bingöl mutfağı, yörede üretilen ürünlere dayanmakta. Yemeklerin çoğu bulgur, ayran, süt, et, çökelek ve yenilebilecek bitkilerden yapılmakta. Löl (Gömme), sirın, tutmaç, eşkek gibi yemekler de bunlardan... Löl (Gömme), özellikle kış mevsiminin yemeği. Hamurun içine kıyma, peynir veya çökelek konarak, ocağın büyüklüğüne göre kalın ve yuvarlak bir ekmek şekli verilir, temizlenmiş kızgın ocağın tabanına konur (bazen de iki saç arasına konur). Üzerine saç kapatılır, ateşle örtülür ve pişirilmeye bırakılır. Piştikten sonra çıkarılarak, geniş bir tepsinin içine konur ve kızgın tereyağı dökülerek servis yapılır...  Semer ve palan ustası Hamdullah Akyol ile hem babası hem de ustası Abdullah Akyol, Anadolu insanının sıcaklığıyla karşılıyor bizi... Palancılık da can çekişiyor El sanatları Bingöl’de de diğer illerdeki gibi can çekişiyor. Yolumuz bir palancıya düşüyor. Palan yapmakta olan Hamdullah Akyol, Anadolu insanının sıcaklığıyla karşılıyor, muhabbet ediyoruz. Hamdullah Usta 22-23 yıldır bu işi yapıyor, ustası da babası Abdullah Akyol. Biraz sonra Abdullah Usta da geliyor. Baba-oğul ustalar anlatmaya başlıyor. Ağaç kullanılırsa semer oluyormuş ki, genellikle bu, yük için kullanılır. Ağaç kullanılmayınca da palan oluyor, genellikle binmek için... Keçi kılından çul, koyun yününden keçe, göl kıyısından da kamış gibi bir ot bir araya getirilip palan yapılıyor. Günde bir tane yapabiliyorlar. Palanlar büyüklüğüne göre 100-200 liraya satılabiliyor. Eskiden 5 semerci atölyesi varmış, her biri günde 1-2 tane yaptığı halde bir ay sıraya girilirmiş. Şimdi ise sipariş bulmakta zorlanıyorlar. Heybe, kepenek ve bunların minyatürlerini de yapıyorlar. Vali Bey ve diğer yetkililer gelip, “Sakın bırakmayın, bu sanatı yaşatın” diyorlar. Ama nereye kadar...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT