BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Diyalog

Diyalog

Yılların emeklisi Tahsin Efendi, bir elinde bastonu, diğer elinde filesiyle, üç basamaktan oluşmuş sokak kapısının sahanlığına ağır adımlarla çıktı.



Kırmızı kaplı not defteri Yılların emeklisi Tahsin Efendi, bir elinde bastonu, diğer elinde filesiyle, üç basamaktan oluşmuş sokak kapısının sahanlığına ağır adımlarla çıktı. Bir iki dakika soluklanma faslından sonra, her çarşıya gidişinde, sanki inadına yapılıyormuş gibi, başaşağı çevrilen kapının turuncu tokmağındaki dört yazısını bükerek sıkıştırdı ve nihayet zile dokundu. Her Cuma akşamında olduğu gibi, buruşuk yaprakların arasından yüzüne sis çökmüş hamile kadınların görüntüsünü veren “Kızıledip”ler kımıldadı ve yıllardır beraber yaşadığı karısı Habibe Hanım “Kim o” dedi, yüzündeki kırışıklıkların bir kısmını sesine yükleyerek. “Bu saatte kim olur ki a kadın” diyecekti, demedi, diyemedi. Tahsin Efendi “Benim hatun” dedi kısaca; hanımının kırışık dolu sesine, buruşuk bir tonla karşılık vererek... Her zamanki cumalardan biriydi işte. Haftada bir gün sadece cumaları evden çıkar, sabah kahvaltısından sonra çarşıyı boylar, emekli maaşının vaktiyse onu alır, vergi, taksit gibi işlerini yapar, alacağını alır, vereceğini verir, dostlarını arkadaşlarını dolaşır, namazlarını kılar, kabristan ziyaretlerini yapar, serinlikte gittiği çarşıdan gene serinlikte, güneş batmaya yakın dönerdi. Kimisi daireden, kimisi mahalleden bir sürü arkadaşı vardı Tahsin Efendi’nin. Birinden biriyle mutlaka yol arkadaşlığı yapar, ilerlemiş yaşına rağmen genç zekasıyla politikadan ekonomiye, sanattan okul taksitlerine kadar her konuda fikir sahibi olur, azımsanamayacak mesafedeki çarşı yolunu sanki sekerek gelir, eve, “Hatun”a bir sürü havadis getirirdi. Çarşıdan gelen zerzevat dolu fileyi alan kadın önde, Tahsin Efendi arkada bir kaç basamakla çıkılan eve girdiler Kadın, fileyle mutfağa yöneldi, adamsa misafir odasına. Ta sekiz on sene evvel, (yok yok on onbeş sene de olmuştur) büyük oğlanın aldığı çekyatı, bildik çıtırtı sesleriyle açacak kırmızı kaplı not defterini evrakların bulunduğu naylon çantadan çıkaracak, çözdüğü o kadar bulmacaya, yazdığı o kadar mektuba rağmen bir türlü tükenmeyen mavi tükenmez kalemiyle gene bir takım hesaplar yapacak, yeni yeni yazılar yazacak, bazı satırların üstünü karalayacaktı. İki yaşlı insan her gece olduğu gibi namazlarını kıldılar, yemeklerini yediler, televizyon izlerken çaylarını yudumladılar. Duvardaki, çocuklarının, torunlarının resimlerine baka baka, dereden tepeden, cuma günlerinin bol havadisiyle sohbet ettiler ve kendileri gibi yaşlanmış yataklarına bir kez daha yorgun bedenlerini bıraktılar. Gece lacivert esvabına bu iki ihtiyarı sarıp, göz kırpan yıldızlara ninni söylemeleri emrini verecekken, “ Üç kaldı”, dedi yaşlı adam fısıltıyla. “Hı” dedi kadın soran sesiyle? “Üç kaldı” dedi beriki derin bir solukla. Bu adam da yaşlandıkça bir tuhaf oluyordu, bunuyor muydu ne/ Geçen ay da “Dört kaldı” diye dolanıp durmuştu bir hafta boyunca. Üstünde durmadı yaşlı kadın, “Ya taksittir, ya alacak verecek meselesi” dedi içinden... Haftalar haftaları, cumalar cumaları kovaladıkça gene “Kızıledip”ler buruşuk yaprakların arasından kımıldıyor, yorgun bir çekirge duvarın üstünden başka taraflara zıplıyor, turuncu tokmaktaki rakam başaşağı ediliyor ve kanatlı ahşap kapı Tahsin Efendi’yi eve buyur ediyordu. Değişen tek şey, yaşlı kadının gurbetteki çocuklarından gelen telefonlara, tülbentiyle ağzını kapatarak, fsıltıyla, yaşlı adama belli etmemeye çalışarak, “Babanıza bir şey oldu. Dört kaldı, üç kaldı, iki kaldı, diye dolanıp duruyor” yollu şikayetlerdi. “Kızıledip”ler, yeni bir bahara gene duvar üstünden merhaba derken, şehrin bir başka köşesinden bir başka ihtiyar, Ömer Efendi, sedirin altındaki kutudan mavi kaplı not defterini çıkarıyor, Tahsin Efendinin adının ve telefon numarasının üstünü, gözleri nemlenerek karalıyordu... (Not: Kızıledip, bir üzüm cinsidir) Fatma PEKŞEN/ SİVAS Şehit Orhan’a Aynı parlak yıldız mı belli değil hava sisli Yerde ne çamur var, ne de bir ayak izi Hain pusu kurmuş belli değil olduğu yer Belliydi bir şeyler olacağı, Orhan belliydi... Çukurca o gece kızıla boyanmış hava puslu Silahlar hiç susmadı sabaha kadar kan kustu Severdi macerayı yiğitler kükredi hepsi coştu Hazırdı ölüme hepsi de ondan ötesi yoktu. Ay mı daha parlak, yıldız mı yakın kan gölüne Orhan da vuruldu yatıyor sivri taşın dibinde Onun sevgilisi sade vatanıydı, gönlünde Ay da, yıldız da parlak şimdi yattığı yerde. Kanını koymuş beze hilali, yıldızı unutmamış Getirip gözünün göreceği bir direğe asmış Rüyamda gördüm şimdi gölgesinde rahatmış Her gece şehitler gelir onlarla sabahlarmış. Şimdi onun yattığı yer çok hem de çok farklı Şanlı bayrağımızın yanında bir de yazma asılı Yazma, evlenmeden önce asılırmış manası O yüzden daha nazlı albayrağın dalgalanması. E. TURGUT/ KONYA (Not: Bu şiir gerçek bir olaydan sonra kaleme alınmıştır. Orhan, şairin komşusunun oğludur.) Sine sine Rüzgâr ektim yüreğime Fırtınaya döndü yine Dertler sardı sine sine Yandı gönül, yandı sine. Hasret ektim yüreğime Ah u zara döndü yine Yağmur durdu gözlerime Bulut küme, kan seline. Döner gider ömür yolu Çile dolu sağı solu Çağlar gözüm dolu dolu Hayatın acı gününe. Ne derdimi diyebildim Ne gözyaşı silebildim İmtihanmış bilebildim Beşikten mezar eline... Nihayet AĞÇAY/ İSTANBUL Gül bahçelerinde Kızıla karışan gün ağarırken Sabrını yitirmek üzere bülbül Şebnemler güller üstünde Ilgıt, ılgıt eserken tan yeli Kor olmuş küçük yüreği Leh-il mahfuzda yazılı kaderi Goncanın bir sürprize döndüğü An... Bu kaçıncı düş Kaçıncı bahar? Gene ağlayan günü bekleyecek. Acısı içinde kanat çırpacak Hançer gibi dikenler olsa da Ulaşmak isteyecek menzile Semada doğan güneşle Zikrullah’la şifreyi çözecek Dost kapısıdır gül bahçeleri Zümrütle yakut karışık. Güller gonca gonca Vecde gelmiş Secde eder duası. Arşın katlarına döner Gül çekici vuslat gönülde Şifresi çözülmüş fecirde Gün doğuyor gül bahçelerinde. Şükran BEŞIŞIK Gönül Vuslatı bulamadım, gönülden han içinde Yolda bıraktın beni, kaldım hazan içinde Kaybetme benliğini, şeref ve şan içinde Yıllar geçiyor artık uslan dilinden gönül. Hiçbir zaman gülmedin, güllerle can içinde Varlık peşinde koştun, bıraktın zan içinde Avuttun hülyalarda koydun hüsran içinde Takma peşine kurtul, hayal selinden gönül. Güldürmedin, gülmedim, eş-dost akran içinde Yaprağımı savurdun, binbir hicran içinde Bataklık girdabında, inledim an içinde Unuttum ayı-günü, esen yelinden gönül. H.Osman Nuri GEMİCİ/ ESKİŞEHİR Ağlama gece Ey gece Biliyorum neleri sakladığını Kaç kere gördüm Kara gözlerinin ıslandığını. Ay uyanmadı nice zaman Güneş az mı yakaladı ağladığımı, Bilmez misin kara urbanın Güneşe dayanmadığını? Yıldızlardan aksedip Düşer yüreklere Ayyuka çıkan Gamların, ağıtların... Ağlama gece Ellerimi al Senin olsun Ört gözlerimi Tıka kulaklarımı. Gündüzden kalma hüzünler Başka kapı bulsun. Zeynep ARSLAN/ TUZLA Türkiyem Türkiyem hızlanıyor ufuklardan Yeşiller, allar, maviler içinde. Genci, yaşlısı, kızı, kızanı Mutlu gülüşler içinde... Uykusunu almış beden gibi Kökleri sağlam fidan gibi Adil, asil bir kumandan gibi Türkiyem şahlanışlar içinde. Ovası bereketli, ocağı sıcak Yarını dünden güzel olacak Tüm mazlumlara kucak açacak Türkiyem güçlenişler içinde. Nevin ŞAMAN/ SİVAS
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT