BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Radyomuz yetim kaldı

Radyomuz yetim kaldı

Vehbi Arvas kadife kadar yumuşak, su kadar duru bir insandı ama haramlara karşı da çelik duvar. Özel radyoculuk tarihinde ayrı bir yeri var. Görme özürlü birine program yaptıran gözü kara bir adamdı o... İpek ruhlu bir adam... (Mehmet Çelenk)



TAKDİM Seyyid Fehim Hazretlerinin torunu, müftü Nizameddin Efendi’nin oğluydu. 23 Şubat 1953’de Van’da doğdu. İlk orta ve liseyi Van’da okudu. Ziraat Meslek Lisesinden mezun olduktan sonra Iğdır ve Van’da vazife yaptı. Van Teknik Ziraat Müdürlüğünde çalışırken çiftçiler için TRT ile ortak yapımlar hazırladı. Ki radyoculuğu o yıllara dayanırdı. 1978 yılında A.Ü. Edebiyat Fakültesini bitirdi. 1989 yılında İstanbul Tarım İl Müdürlüğüne tayin edildi. 1995 yılından itibaren TGRT FM’de Program Müdürlüğüne getirildi. 12 Nisan 2008 günü vefat etti. ARAMIZDAKİ ŞAİR Herkesle geçinirdi, balıkçıyla balığa çıkar, avcıyla ava... Can yakacağından değil gezmek olsun ona. Bırakın ateş etmeyi, çiçek bile koparamazdı. Tenha bir yer buldu mu atlayıverir suya, çok güzel yüzer, yumuşacık kulaçlar atardı. Ama daha çok sevdiği şey sırtını sıcak bir kayaya verip gün batımına dalmaktı. Şairce bir yanı vardı, beyitler dizerdi oracıkta. Necdet Suna GENÇLERLE YAN YANA Vehbi Ağabey kabiliyet avcısıydı... Gençlere vakit ayırır, dinler, ölçer, tartar ve istikamet çizerdi. Arkadaşımız İnan Arvas da ondan hız ve ivme alanlardan biriydi mesela... İPEK RUHLU BİR ADAM Vehbi Arvas kadife kadar yumuşak, su kadar duru bir insandı ama haramlara karşı da çelik duvar. Özel radyoculuk tarihinde ayrı bir yeri var. Görme özürlü birine program yaptıran gözü kara bir adamdı o... İpek ruhlu bir adam... (Mehmet Çelenk) Yürüyeli 2 yıl olmuş Rahmet-i rahmana... Lâkin aramızda gibi hâlâ... Hani asansöre binse, mescide girse, hatta masama otursa şaşmam. Bana mı öyle geliyor acaba? Sırrı “Bence de öyle” diyor, İnan “He Valla!” Vehbi Abi İstanbul’da yaşardı, kalbi Van’da atar. Bilgisayarın ekranında iki çay resmi. Biri dumanı tüten semaver çayı, öbürü gümbür gümbür akan Müküs Çayı. Dostları onun memleket sevdasını iyi bilir, “Ah be abi şimdi çiçekler de açmıştır” diye peşrev yaparlar. Vehbi Abi zarf atıldığını bilir ama duramaz, kedisinden, kefaline, cevizinden, kalesine geçer, daldan dala atlar... Kahvaltı sofraları, otlu peynirler, ballar, cacıklar... Üç harfle “Van” de ve dinle... Vehbi Ağabey sadece göl suyunun saça ve cilde olan faideleri hakkında oturup kitap yazar... Hasreti büyüdü mü 26 saatlik yolu göze alır, garaja koşar. Bir hafta on gün dolanır, akranlarını akrabalarını sorar. Bahçesaray’dan girer, Hoşap’tan çıkar. Başkale, Yüksekova, Nehri, Hizan, Gayda, Doğanyayla... Edremit’e reçellik kayısı ısmarlar, Şamranaltı’ndan hormonsuz turşuluk bakar... Dilerseniz bırakalım onu, onu tanıyanlar anlatsın: GURUB GRUBU Vehbi abi hatadan hoşlanmazdı. Programdan evvel metinleri yazar ona gösterir, bir nevi denetimden geçeriz... Kağıtlar önüne geldi mi eline kırmızı kalemi alır, çizip karalamaya başlar. “Bunlar bizim kırmızı çiçeklerimiz” derdi kibarca... Aman kağıt kızarsın, biz kızarmayalım da... Tabii en güzel çiçek “uygundur” yazısı olurdu ve paraf. O yıllarda odası ayrıydı ve ben onu çok otoriter sanırdım. Camı yarıya kadar boyalıydı, koridordan eğilerek geçerdim. Görmesin, n’olur n’olmaz. Ne zamanki duvarlar kaldırıldı hakiki Vehbi ağabeyi tanıdım. Gün geldi kelimelere bile hacet kalmadı. Bize öyle bir rahatlık verirdi ki anlatamam. Gülüşebilir, kaytarabilir, sığınırdık şefkatine. Her gün yeni bir şey öğrenirdik ondan. Ben sabırsız ve fevriydim, o ise olgun ve mutedil. Havayı yumuşatmasını bilir, gülümsetecek bir şeyler bulurdu mutlaka. Bir sabah bir karikatür kesmiş bırakmış masama... Kardan adam, omzunda çıkın “Balkanlardan...” Buzdan dondan pek hoşlanmazdı. Muhacirim ya takılır “kız bu soğuklar hep sizin ordan!” Yedirmeyi çok severdi, hepimizi çiğ köfte ustası yapmıştı sonunda. Bir gün eşimle gelmiştik, oturup tarifini yazdı. “Kız sen becerirsin” dedi, “şu adamcağıza yap da yesin biraz!” Yanıma torba torba baharat kattı, şundan miktarı kafi, bundan bu kadar. Hemen o akşam yoğurdum, evine götürdüm. Kapıda tattı “işte bu” dedi “sen olmuşsun. Tamam!” Gün batımını çok severdi, ne zaman hava kızarsa cam kenarı ekibi işaretleşiriz. Jaluziler çekilir, grup olur, gurubu seyrederiz. Biliyor musunuz güzel bir gün batımı olsa gözümüz masasına kayar hâlâ. Yutkunuruz, herkes nemli bakışlarını birbirinden saklar. Hülya Düzgün Aksu KULAĞIMIZIN PASINI SİLDİ Vehbi abi idealist bir radyocudur, sektöre de çok şey katar. Emektar alametler tavan arasından iner, büfelerde tereklerde yerlerini alırlar. O güne kadar radyo denince müzik kutusu anlaşılmaktadır, Vehbi abi Türkiye’de ilk defa konulu sohbet programlarına imza atar. Onun kültürümüzü yaşatmak gibi bir derdi vardır. Güzel Türkçemizi korumalıdır sonra. Görme engellilerin, sakatların, hastanede, mapusanede kışlada gün sayanların hasılı sese ihtiyacı olanların sesine koşar, onlar için hususi programlar hazırlar. Yaşlıları, çocukları, ev hanımlarını da unutmaz, analarımızı bacılarımızı dini ve milli bilgilerle donatmaya bakar. TRT bile radyo tiyatrolarından vazgeçer ama o klasiklerden caymaz. Stüdyoda kitap okutur, usta işi şiir tahlilleri yapar. Gün gelir dinleyicilerle programcılar arasında bir ünsiyet başlar. Anadolu halkı TGRT FM çalışanlarını evlerine, köylerine çağırır, beyler paşalar gibi ağırlar. NERDE TRAK ORDA BIRAK O gün işler nasıl yorucu, nasıl sıkıcı... Bitmiş tükenmişiz, bir ara göz kırpttı. “Kalk!” Kalktım. Kapıdan gizlice çıktık, doooru Sultanahmed’e. Köfte mi yemedik, çay mı içmedik. Bir güzel dolaştık, denize taş attık. Mektep kırmış liseliler gibi tadını çıkardık. Halbuki o bizim amirimizdi. Kolay mı, koskoca Vehbi Abi! Çok sakindi, hatta haddinden fazla sakindi. Olur ya farklı bir şey söyleyeceğin tutar, “tamam sen haklısın” der “öyle yapalım o zaman.” Halbuki konuya bizden daha hakimdi, projeler üretirdi. Mesela.Saatli Maarif com onun fikriydi. Muhabbet Saati Hatice ve Mehmet Abinin üzerinde görünse de o deruhte ederdi. Bazı geceler oturup dertleşirdik, bizi yönlendirir, moral verirdi. Daima mükemmeli kovalar, oluversin demezdi. Nasıl markette her şey varsa bizde de o olacaktı. Rumeli programı vardı, Karadeniz vardı, her telden, her daldan... Elemanına destek verir, cesaret verir, çok güvenirdi. Düşünebiliyor musun santralcıya memleketinin programını yaptırdı, çocuk altında ezilmedi. Vehbi abi farklı renklerden ahenkli bir mozaik çıkardı. Onun zamanında “yılın en iyi radyosu” ödülünü aldık ki, kesinlikle hakkımızdı. HADİ ÜTÜLE DE GEL Doğrusunu isterseniz benim programımdan pek hoşlanmazdı, “hadi git milletin kafasını bi ütüle” derdi, gelir bakarım radyo kapalı. Demek ki dinlemiyor. Ama lüzumuna inanırdı, neticede o da bir tarzdı... Birine yük olacam diye ödü kopardı. Çayını kalkar kendi alırdı. Vehbi abinin “İyilik edene iyilik et, kötülük edeni affet” diye bir düsturu vardı... Ve uygulardı! “Abi size de sıkıntı oluyoruz” diyeceğim tutmuştu bir gün, Umursamaz bir şekilde elini salladı. “Boşver be Selahaddin, ölüm var!” Çocuklarını çok severdi, yemekhaneye ineriz, bakarız Fehim ile Emin oturuyorlar. “Görüyor musun” der, “benim oğullarım ne kadar tatlılar “ Ardları sıra dualar okur, dudakları kıpırdardı... Şükrü abiyi, Ali ve Burak Çelik’i çok severdi. Beni de severdi yalanı yok ya, Vefat ettiği gün mesai bitti, ceketimi kaptım “abi ben gidiyom!” -Ya oolum dur cemaat yapalım. -Yok abi, ben yolda kılayım. Ulen dön işte... Söz dinle! Son görüşüm imiş, o günden beri içim yanar... Selahattin Aksongur AYNEN DEVAM! Baba dostuydu, hizmet ehliydi, sabırlıydı, kibardı. Sık sık yanına giderdim. Sözün radyodan radyoculuktan açıldığı günlerden birinde gözü bana takıldı... “Gel sana program yaptıralım!” - Etme abi ben ne anlarım... - Senin muhabbetin çekiliyor. Yaparsın yaparsın!.. Vehbi abiye hayır demek mümkün mü? Büktüm boynumu “kabul” dedim. O hafta divan edebiyatı cildlerini devirdim. Mutasavvıflardan beytler apardım ve “İlahi Aşk” gibi derin bir deryaya yelken açtım. Demo bandı Vehbi ağabeyin önüne geldi, birlikte dinlemeye başladık. Sanırım girdiğim renkler Van Gogh’un tablosundakileri aratmadı. Mikrofon başında tıkanmışım, burnumu çekmişim, aksırmışım, tıksırmışım... Bunlara hiç takılmadı. Aksine gülerek gözümün içine baktı: “Bak Kurtbay” dedi “Ses tonun iyi... Ama bunlar ağır konular. Gel, sen beni dinle. Neşeli şeyler hazırla! Bırak millet gülsün, mesaj da ver ama yeri geldikçe, azar azar.” - O dediğini nasıl yapacaz abi? - Selahaddin’e bak ve karar! Hani üzüm üzüme baka baka... İşte bu ivmeyle start alan “Kurtbay’la Otokontrol” programına binlerce genç dahil oldu, müdavimler her geçen gün arttı. Kahkahalar gırla gitti, zaman zaman girift mevzulara da girildi. Peki sulusun diyen olmadı mı? Oldu tabii. Her Cuma tavsiyelerini dinlemek için yanına uğrardım. O gün nedense bana durgun gibi geldi. “Aynen devam ediyorsun Sırrı! Tamam mı?” dedi. “Bazıları seni hafif bulabilir, beğenmeyebilir. Kulaklarını tıka, duyma! Bizim niyetimiz halis, aldırma!” Ve Yahya bin Muâz-ı Râzi Hazretlerinden bir vecize nakletti “Bir Müslümanı methedemiyorsan, bari kötüleme! Faydalı olamıyorsan bari zarar verme! Sevindiremiyorsan bari üzme!” Kalkarken dua istedim, “Büyüklerin duası olsun! dedi (Zaten hep öyle derdi). Meğer son görüşmemizmiş, aklıma mı gelirdi? Vefat ettiği gün takvim yaprağında yukarıdaki vecizeyi görünce dondum kaldım. Vehbi ağabeyi anlatıyordu sanki. M. Sırrı Önür BAĞLUM’DA Vehbi Ağabey, Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerine karşı derin bir muhabbet besler, daraldıkça Ankara’ya gider, kabrini ziyaret ederdi. Samimiyetine bakın ki o büyük velinin yanı başına defnedildi.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT