BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > ACILI YURDUN İNSANLARI

ACILI YURDUN İNSANLARI

En son yurtlarına dönenler Kırım Türkleri oldu. Sürgündeki 21 halktan yalnız biri kaldı: Ahıskalılar. Dünya dillerinde Mesketler olarak bilinen Ahıskalılar.



Vatansız yaşanır mı? Başlarken Herkesin bildiği hikâyedir... Bülbülü altın kafese koymuşlar da “Ah vatanım!” demiş. İnsanoğluna kendi toprağı hariç dünyayı versen vatanının özlemini kalbinden söküp atamıyor. Birçok ülkede gazetecilik çalışması yaptım; hemen her ülkede “ah vatanım!” diyen insanlara rastladım. Bu insanlar ki, yerini yurdunu edinmiş, çoluk çocuğa karışmış, zengin olmuş; kimi de o yerde doğmuş ama ana-babasının, atasının geldiği toprakları unutmamış. Öyle olaylarla karşılaştım ki, beni çok etkilemiştir. Kudüs’te Ermeniler, Yunanistan’da Karamanlılar ve en son Ahıskalılar! Bunları bizzat görmesem, dinlemesem meseleyi abartıyorlar diyeceğim. Ama öyle değil... Ermenilerle ilgili hatıramı başka bir yazı dizimin içinde anlatmıştım. Yunanistan’a 1924 mübadelesinde oradaki Türklerle değiş tokuş ettirilmiş Anadolu Rumları (veya Karaman Türkleri) ile ilgili geniş röportaj yapmış ve yayınlamıştım. Ermeni de, Rum da Türkiye’yi unutamamıştı. Bu topraklar onun öz vatanıydı. Müslümanlarla bir alacağı vereceği yoktu ama başkalarının politikalarına kurban gitmişlerdi. Ahıskalıların dramı bambaşka... Ahıskalılar sadece ve sadece dünya siyaset tarihine ismi, çağdaşı Hitler’le birlikte en acımasız diktatör olarak geçen Stalin’in keyfî uygulamalarının kurbanları idiler. Ahıskalılar neden yurtlarına dönemiyorlar, neden dünyanın dört bir tarafında, acılar, sefaletler içinde yaşıyorlar? Neden başkaları döndü de onlar dönemedi? Neden? Neden? Ahıskalılar 1994 yılında Çeçenistan’da karşıma çıktıklarından beri, bu sorunun cevabını Özbekistan’da, Gürcistan’da ve en sonunda da Ukrayna’da aradım. Ukrayna’da Ahıskalıların “kampları”nı gezdim... Yurt özlemlerini, yoksulluklarını, çaresizliklerini gözledim. Bu yazı dizimiz, Ukrayna’da yokluk içinde yaşamaya mecbur bırakılmış Ahıska Türklerinin hayatlarından hareketle bu acılı “vatansız” insanların geçmişi ve geleceği üzerinedir. Karaçay Türklerinden Halimat Bayramuk’un “İki Kasım Bindokuzyüz Kırküç” romanı kadar beni yaralayan, düşündüren eser çok azdır. Erich Maria Remarque (1898-1970)’ın (Ünlü “Garp Cephesinde Yeni Birşey Yok” romanının yazarı) “İnsanları Seveceksin” romanı hem üslûp bakımından, hem roman tekniği bakımından çok güçlü olmasına rağmen (ikisi de çeviri kitaplar olduğu için çevirirken edebî kayıplar eşit) “İki Kasım Bindokuzyüz Kırküç” (Ötüken Yay.) gibi hiç etkili olmadı. Erich Maria Remarque bir Yahudi ve soyunun Nazilerin kırımına uğramasını dramatik bir dille anlatıyor. Hele Nazi kamplarını anlatığı bölümler son derece çarpıcı ve insana, böylesine işkenceyi yapabilecek insanın yeryüzündae olamayacağını gösteriyor. “İki Kasım Bindokuzyüz Kırküç”, bende neden “İnsanları Seveceksin”den daha etkili oldu? Herhâlde benim dilimin bir versiyonunu konuşan, benim dinimden olan insanların inanılmaz sürgün dramını anlattığı için. Ünlü Özbek şairi Süleyman Çolpan (1897-1938) bir şiirinde esareti terennüm etmiştir: “Külgen başkalarıdır, yığlayan menmen Oynağan başkalarıdır, inleyen menmen Erk erteklerini eşitken başka Kulluk koşuğunu tinleyen menmen” (Gülen başkalarıdır, ağlayan benim. Oynayan başkalarıdır, inleyen benim. Hürriyet hikâyelerini işiten başka; kölelik şarkılarını dinleyen benim.) İNSANLIK DIŞI Stalin, “köleleri”ne hep aynı muameleyi yapıyor. İnsanlar hayvan katarlarına dolduruluyor ve çok ağır, çok meşakketli bir yolculukla sürgüne gönderiliyor. Halimat Bayramuk’un “İki Kasım Bindokuzyüz Kırküç” her satırı, her sayfası insan yüreğinin derinliklerinde tortu bırakmış sürgün acılarının yansımasıdır: “Gün, yıl kadar; gece ise ondan da uzun görünüyordu. Katar yol almaya devam ediyorsa da zaman ilerlemiyor gibiydi. Her zaman olduğu gibi günde bir kez ihtiyaç molası ve ölü çıkarma. Feryat, figan ve gözyaşı. Ölülerin sayısı da her geçen gün artmakta. Burada aklı olan, aklını yitirmiş gibidir. Gerçekten delirenler de vardı. İnsanlar adeta ağaç kütüğü gibi olmuşlar, idraklerini kaybetmişler. Tek yaptıkları veya yapmaya çalıştıkları şey yiyecek aramak, soğuktan korunmak. Gokka Abidat’ın sessizce ağladığını görerek sorduğunda: - Çocuk öldü ama onu kimse duymasın, hatta öteki çocuklarım bile. Onlara uyuduğunu söyledim. Gideceğimiz yere bir an önce yetişebilirsek, onu kendi ellerimle toprağa vereceğim, dedi. Mola verdiklerinde yere kar yağmış olduklarını farkettiler. Gokka annesinin yere inmesine yardım ederken, soldatların, bunların vagona doğru gelmekte olduklarını gördü. Abidat ölen kızının yanında kalmıştı. Aslında ölünün vagonda kalmasının sakıncalı olduğunu Gokka bilmiyor değildi. Yine de telaşlandı. Çok geçmeden çocuğun cesedini de çıkardılar. Abidat’ın ağlayacak gücü yoktu, peşlerinden bakakaldı. Tekrar vagona toplandılar. Artık ağlayan, inleyen pek yoktu, zaten buna güçleri de kalmamıştı. Çocuklar kıpırdamadan yatıyordu. Sözün kısası hayat gittikçe sönüyordu.” UZAKTAN UZAĞA SEVGİ Stalin 21 halkı yerlerinden etmiş. Kafkas halklarının Müslüman olanlarını, Kırımlıları, Korelileri ve başkalarını... En son yurtlarına dönenler Kırım Türkleri oldu. Sürgündeki 21 halktan yalnız biri kaldı: Ahıskalılar. Dünya dillerinde Mesketler olarak bilinen Ahıskalılar. Ahıska, bizim hemen sınırımızda. Kırım da öyle. Kırım’la aramızda Karadeniz var. Ahıska ise doğumuzda, Posof’a 12 kilomektre uzakta. Tel örgülerin öte yanı. Kim bilir Türkiye’ye gelebilen nice Ahıskalılar tel örgülerin bu tarafından öbür tarafına bakarak iç geçirip ağıt düzmüşlerdir. Ukrayna’da bir kampta karşılaştığım Ahıskalı, 1944 sürgününden önceki dönemi anlatırken, tel örgülerin Ahıska tarafından Türkiye tarafını seyrettiklerini, uzaktan uzağa bayramlaştıklarını, düğünlerine, yaslarına ortak olduklarını söylemişti. DEVAM EDECEK
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 91445
    % -1.5
  • 5.4513
    % -0.73
  • 6.1428
    % -1.25
  • 7.0355
    % -0.45
  • 211.13
    % -0.42
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT