BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bir yiğit gurbete düşse

Bir yiğit gurbete düşse

Batılıların güreşten anladıkları Koca Yusuf’a uymaz. Organizatörler boğuşmasını değil şov yapmasını ister ondan.



YİĞİT ÖLÜR ŞAN KALIR Batılı organizatörler için yenmişsin, yenilmişsin ne farkeder? Devlet, bayrak, millet kelimeleri kulağa hoş gelse de para etmez... Yusuf bu dalavereci adamların isteklerine boyun eğmez, çıkardığı temiz, şaibesiz müsabakalarla gönülleri fetheder... ...MIŞ GİBİ YAP! Batılıların güreşten anladıkları Koca Yusuf’a uymaz. Organizatörler boğuşmasını değil şov yapmasını ister ondan. ŞER MEYDANI Hakemler akla zarar kararlar alır, saç baş yoldururlar. Zayıf ve beceriksizler kazanmalıdır ki bahisçileri soysunlar. TAKDİM Koca Yusuf’un Deliorman havalisinde, Kırkpınar’da yaptığı güreşler kulaktan kulağa anlatılır ki manzara fludur aslında... Ancak Fransa ve Amerika güreşleri berraktır. Batılı gazeteciler ayrıntıları kaçırmaz, fotoğraf ve çizimler de kullanırlar. Organizatörlerin, menajerlerin, hakemlerin, isimleri nettir. Hatta hasımlarının kaç kilo olduğu, bel, pazı, bacak kalınlıkları da geçer kayda... Müsabakayı kaç biletli seyirci izledi, kaç saniye sürdü, kim faul aldı, kime ihtar yazıldı, nasıl tezahürat yapıldı... An be an... Tafsilatıyla... Osmanlı pehlivanları sadece yazın güreşir, kışın işlerine güçlerine bakarlar. Bizde güreş geçim vesilesi değildir çoğunun bir sanatı vardır ayrıca... Bir gün Filiz Nurullah iki gavurcukla gelir, Koca Yusuf’un kapısını çalar. “Tanıştırayım” der “Mösyö Doblier ve Bay Petrof... Eski şampiyonlardan....” - Ne istiyorlar? - Fransa’da salon güreşleri yapılıyormuş. Büyük para teklif ediyorlar. - Bırak bre, ne işimiz olur parayla! - Ya para lafın gelişi... Önümüz kış, paslanacağız burada... Hem Türk’ün gücünü nassı duyurcaz dünyaya? Neyse Filiz alttan girer üstten çıkar, (biraz da Hergeleci İbrahim’in yardımıyla) Yusuf’u ikna eder sonunda. Vapur Bahr-i sefid üzerinde ilerlerken Doblier onlara grekoromen güreşin inceliklerini anlatır. “Belden aşağı tutma! Ayaklarını kullanma! Minder dışına çıkma!” Güreş değil, itişme kakışma... Marsilya’dan trenle Paris’e gelirler, başlarında sarık, sırtlarında cepken, ceplerinde köstek, ayaklarında yemeni ve bellerindeki sırma kuşak. Bilhassa Filiz 2.10’luk boyu ve iri cüssesi ile alâka toplar. TÜRK GİBİ ZARİF Fransızlar onları ürkütücü değil sevimli bulurlar. Yusuf tribünlerde saçı başı açık kadınları görünce pek şaşar, sahi ne işleri vardır bunların burada? Organizatörler tansiyon yükseltmeyi iyi bilir, gazetelerde diledikleri haberi çıkarırlar. “Göreceğiz bakalım sultanın aslanları nasıl kükreyecek? Yoksa kedi gibi mi miyavlayacaklar?” Yusuf ilk elde Fransa’nın en teknik güreşçisi Fenelon’la karşılaşır. Elense ile dizletip bastırır, dakikada çevirip tuşlar. Ertesi akşam salon hınca hınç dolar, ona sürati ile tanınan Paul Fornier de dayanamaz. Danimarkalı Bek Olsen’i (ki bu göğsüne sardığı zincirleri kıran bir yarmadır) üç kere yener ardı ardına... Dalavereci Sabes ise ilk güreşi tatil ettirse de, diğerinde ancak 4 saniye dayanır. Bilete avuç dolusu para verenler çok bozulurlar... Seyircilerin gönlü hoş olsun diye onu arka arkaya iki kişiyle güreştirmeye başlarlar. Yine olmaz, 10 dakika dayanana 500 frank ödül koyarlar, rakip çıkmaz. Parmaklar Pol Pons’u gösterir sonunda... Fransa’nın efsane şampiyonu Pol Pons gerçek bir devdir, boyu Filiz Nurullah’tan aşağı kalmaz. Çınar gibi bir adamdır, serapa kas. Biletler çıktığı gibi karaborsaya düşer, heyecan dorukta... Pol, salona girince yer yerinden oynar görülmemiş bir tezahürat! PADİŞAH DUASIYLA Birkaç genç kız da “Yasef Yasef” diye bağırır o kadar. Tam gong vurmak üzeredir ki üç beş fesli çocuk bayrak açar. Pehlivanımız nazlı hilali görünce bir hoş olur, yeni bir güç yürür damarlarına. Pol Pons maç boyunca Yusuf’tan kaçar ve beraberlik kararı ile havalara sıçrar. İkinci güreşte hepten çamura yatar. Üçüncüde Yusuf’un yüzüne yumruk atar “İhtar!” Bir yumruk daha atar “ikinci ihtar”, bir yumruk daha atar ve dışarıya! Ama Yusuf hükmen galibiyeti kabul etmez, rakibini mindere çağırır ve eze eze yener. Canını çıkarasıya... Karşılarına çıkan kalmayınca aralarında boğuşur, Türk güreşini tanıtırlar. Abdülhamid Han onları dikkatle izlemektedir, ziyadesiyle memnun olurlar. Hatta Amerika’ya gitmesini de işaret buyururlar. Çünkü Amerikalılar hakka değil güce inanırlar. FIRILDAK YAP, PARA KAP Amerika’da güreş sirk cambazlığı gibi sunulmaktadır o yıllarda. Farz-ı misal ağzına kafes takılmış aslan ya da ayı ile boğuşurlar. Hayvanı uyuşturup mayıştırırlar o başka... Menajer Doublier eski bir sirk sahibidir, herkese çağrı yapar. “Ard arda üç müsabaka! İkisini kazan 300 doları al!” Ama kimse çıkmaz, Yusuf sıkılmaya başlar. Neticede şampiyon Roeberi razı eder, sırtını sıvazlarlar. Gazeteciler işi abartır ve Medison Square Garden’ı lebaleb doldururlar. Roeber bir süre, tazı önündeki tavşan gibi kaçtıktan sonra kendini platformdan atar. Rakibine eli bile değmeyen Yusuf diskalifiye edilir. Haydaaa! Bahisçiler ezici ekseriyetle Yusuf’a oynamıştır, çakallar Reober’i kazandırıp parayı bulurlar. Yusuf bu âlemin yabancısıdır, lakin dönen dolapları anlamakta zorlanmaz. Rakiplerine net bir teklif yapar. “Yeter ki kaçmayın, bir saat içinde üç tuş yapamazsam mağlup saysınlar!” Mc Cormick 7 dakika dayanabilir mesela... Tuş, tuş, tuş, tamam. Metropolitan Opera’da Roeber ile bir daha karşılaşırlar. Rober çirkefleşir, aşikare yumruk atar. Yusuf mukabelede bulunmasa da ortalık karışır, polisler, ıslıklar... Derken Jenkins... Bu zenci, hâzâ sporcudur ama... Islak sabun gibidir adamın elinden kayar. Yusuf onu yener ve mertçe güreştiği için ödülünün yarısını rakibine sunar. KÖYÜMÜN YAĞMURLARINDA Yusuf, Rum Heraklides’i önce 47 sonra 23 saniyede yener. Halbuki o sıra tifo olmuştur, alev alev yanmaktadır, eli ayağı tutmaz. Sonra Chigago’da Strangler (boğazlayan) Lewis adlı ABD şampiyonu ile karşılaşır. Hakemler anlaşmalıdır daha dokunmadan faul verir, maçı durdururlar. Yusuf lisan bilen birini çağırır. “Kazanılacak parayı rakibime veriyorum” der, “yeter ki delikanlı gibi boğuşsun, insanlar güreş seyretmeye geldiler buraya!” Hasmı diz, dirsek, yumruk atar, hatta ısırır. Yusuf buna rağmen onu iki defa mindere yapıştırır. Maçtan sonra Lewis Yusuf ‘a haber yollar. “Sen bizden üstünsün, ne yapalım ki burada işler böyle yürüyor.” Nerede bizim er meydanlarımız. Kıran kıran paylaşılan kozlar. Öpülesi eller, öpülesi alınlar... Yusuf iyice darlanmıştır, “beni yurduma yollayın”, der “boğulacağım yoksa!” KABRİ OKYANUS KADAR Amerikalı Organizatörler Koca Yusuf için gayet lüx emniyetli bir gemi ayarlar. Ancak pehlivanımızın tahammülü kalmamıştır, iyisine kötüsüne bakmaz Fransız gemisi Bourgogne ile yola çıkar. (2 Temmuz 1898) O gün Atlas Okyanusuna sis çök-müştür gemi kesik kesik düdük çalarak suları yarar. Derken başka bir düdük sesi... Ve çatırtı kopar. Nasıl panik! Gemisini kurtaran kaptan! İtalyan tayfalar bıçaklarını çeker, filikalara kimseyi yaklaştırmazlar. Okyanusta kaybolanlar arasında Yusuf da vardır. Kadın ve çocuklara yardımcı olayım derken hayli vakit kaybetmiştir zira. Anlatılanlar doğruysa bir sandala yapışmayı başarır, ancak tayfalar başına kürekle vururlar, bırakmayınca parmaklarını budarlar baltayla. Şehittir İnşaallah! Mâlum, zulümle öldürülenlere ve suda boğulanlara müjdeler var... Halil Delice işinin delisidir, organizasyonlara hayli kafa yorar. Kırkpınar ağaları onun birikimini bilir, istifade etmeye bakarlar. Halil Delice Hafif delice Halil Ağabey bizim kuşaktır... Çok olsun da 50 yaşlarında filan. Bulgaristan Kırcaali göçmenidir... Edirnelidir ve Edirnecidir! Kırkpınar’ı ilk kez 1986 yılında babasıyla izler ve yüreğine bir aşktır düşer. İstanbul Hukuk mezunudur... Gazeteciliği “hakimliği bırakacak kadar” sever. 25 yıldır muhabir olarak Kırkpınarı kovalar, ki yazdığı makaleleri, sunduğu tebliğleri üst üste koysa boyunu aşar. İşini de ciddiye alır. Pehlivanların hislerine tercüman olabilmek için kıspet kuşanıp, yağlanır. El bağlar peşrev atar. Gözü karadır. Kırkpınar’ın hakiki yerini bulabilmek için en gergin dönemde Yunanistan topraklarını harmanlar. Halil Hoca, sadece güreş kültürü, meydan âdabı hususunda değil Balkan Türkleri, göç, mübadele üzerinde de bir deryadır... Nitekim TGRT FM’de yıllardır “Rumeli programı” hazırlayıp sunar... YUSUF YÜZLÜLER Koca Yusuf, basit bir güreş tefrikası değil. Devrin Şumnu’sunu Edirne’sini, İstanbul’unu da detaylı bir şekilde işliyor. Romanda bir güreş ustasının yanı sıra halis bir mümin, bir vatansever anlatılıyor. Ki onlardan az kaldı son zamanlarda... Kitap, kısa sürede 7 baskı yapmış. Büyük akis uyandırmış. Bulgaristan Eski Cuma Müftüsü, mektup yazmış “elimizde tek nüsha olduğu için akşamları bir araya geliyor, gür sesli bir gence okutuyoruz.” Abartıyorsun dediğinizi duyar gibiyim. Ama rakamlar ortada... Türkiye’de 2007, 2008 ve 2009 yıllarında erkek çocuklara en fazla konulan isim “Yusuf” olmuş (ikinci Arda) Son yıllarda Yusuf adlı bir parti lideri, futbolcu, şarkıcı çıkmadığına göre... Zikrolunan kitabın tesiri olmalı mutlaka... Yusuf Aleyhisselama beslenen sevgi elbette bunun fevkinde... Amenna! Halil Hoca velûd bir kalem. Koca Yusuf’un yanı sıra, “Kara Ahmet” ve “Görmedin mi Alişimi Tuna Boyunda” adlı iki romanı daha var “Mümin Hoca” da gün sayıyor. Eli kulağında...
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 94219
    % 2.13
  • 5.8343
    % -0.59
  • 6.5282
    % -0.96
  • 7.3229
    % -0.53
  • 252.745
    % -0.09
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT